Kategori arşivi: Teknoloji

Türkiye Ekonomisinde Otomotiv Sektörünün Yeri Ve Önemi

Kurtuluş savaşı zaferi sonrasında kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ekonomi alanında da atılım yapmayı hedeflemiştir. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemi sonrası uyguladığı politikalar karma ekonomik yapıda kabul edilmekte olup, orta ve uzun vadede özel sektör ile ekonomik kalkınmaya ulaşmak için gerekli olana fiziki altyapı sermaye birikimi ve beşeri sermaye oluşumunun sağlanması için devlet çeşitli alanlarda politikalar yürütmüştür. Ekonomik büyümenin sağlanarak sürdürülebilir kalkınma ile işsizlik sorununa çözüm bulunması hususunda özel sektörü teşvik yönünde politikalar uygulanmıştır. Türkiye’nin sanayileşme programı kapsamında değerlendirildiğinde otomotiv sektörü kilit bir noktada bulunmuştur. İlk aşamada otomotiv sektörü ekonomik aktivitenin devamı sağlayacak ulaştırma faaliyeti için gerekli olan düzeyde araçların üretimi yapmayı hedeflenmiştir. 1980’li yıllardan itibaren ise, otomotiv sektöründe katma değer oluşturarak ihracat yapma stratejisi benimsenmiştir. Söz konusu olgu, iktisat politikası yapıcılarının ithal ikame politikası stratejisi yerine ihracata dayalı büyüme stratejisinin seçmeleri ile doğru orantılıdır.
1960’lı yıllardan itibaren uygulanmaya başlayan kalkınma planlarının sonucunda otomotiv sektörünün Türkiye ekonomisi içinde payı ağırlık kazanmış ve sektör montajdan imalata yönelmeye başlamıştır. 1980’li yıllar içerisinde Türkiye ekonomisinde serbest piyasa koşullarının geçerli olması ve 1996’da Gümrük Birliği anlaşmasının imzalanması sonucunda, Türk otomotiv ve AB ülkelerinin otomotiv sanayi arasındaki etkileşim seviyesi uluslararası ticaret bağlamında yükselmiştir. Bu süreçte, Türkiye’nin otomobil ihracatının önemli bir kısmı (%60’ın üstünde) AB ülkelerine gerçekleştirilmeye başlanmış ve büyüyen pazar ve yükselen rekabet koşulları ile Türk otomotiv sektöründe ileri teknoloji kullanımına bazlı bir yapılanma sürecini tetiklemiştir. Bununla birlikte, 1994 ve 2001 ekonomik krizleri otomotiv sektörünü olumsuz etkilemiş ve sektör nitelikli işgücünün üçte birini kaybederek ve kapasite kullanım oranları %30 seviyesine inmiştir. Ekonomik krizlerin beraberinde getirdiği iç pazardaki daralma ihracatta meydana gelen artışlar ile telafi edilmiştir ve ekonomik krizlerin otomotiv sektörüne olan olumsuz etkileri hafifletilmiştir. Öte yandan, 2000’li yıllar ile birlikte enflasyon ve faiz oranlarının 1990’lı yıllara kıyas daha düşük seviyelere inmesi otomotiv sektöründeki yaşanan talep ve üretim artışına
destek vermiştir.

Tabloda da gösterildiği üzere, 1960 ve sonrasında öncelikle ithalatçı politikalar izlenmiş ve iç piyasanın ihtiyacı karşılanmıştır. Bu noktada, başlangıçtahane halkının kullanacağı otomobillerden ziyade tarımsal üretim ve sanayinin ihtiyaçlarının giderişi taşıt araçlarının üretimine ağırlık verilmiştir. İzleyen süreçte ve hane halkının talep edebileceği yönde otomobillerimizin üretimi için de çalışmalar başlatılmıştır. 1990 dönemi ihracatçı politikaların izlendiği ve otomotiv sektöründe korumacı önemlerin ortadan kaldırılarak dışa açık tedbirlerin uygulandığı bir dönem olarak gerçekleşmiştir. 1990’dan sonra yabancı yatırımcılara ortaklık kurma yolunda izinler verilerek yabancı otomotiv üreticilerinin üretim merkezlerini ülkemizde kurması sağlanmaya başlanmıştır.
Türkiye’de otomotiv sektörünün gelişimi daha detaylı incelendiğinde, otomotiv sektörü ürünlerinin Türkiye’ye ilk girişinin Birinci Dünya Savaşı sonrasına denk gelmekte olduğu görülmektedir. İlk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nden “American Foreign Trade” şirketi aracılığı ile Ford ve Chevrolet markalı binek araç ve ticari araçları getirilmiştir. Aynı dönemde ayrıca, Türkiye pazarına giren bir başka marka da İtalyan Fiat olurken,1929 yılı sonrasında Türkiye’ye satılan araçların tamir ve bakımı için Ford tarafından yedek parçalar da temin edilmiştir. Benzer şekilde, montajların yapılması ve ülke içinde otomotiv endüstrisine bağlı olarak ilk üretimler gerçekleşmesi de bu yıla denk düşmüştür. Ülkemizde Ford tarafından yapılan montajlar ile traktör ve kamyonet üretimlerin gerçekleştirilmesi ve üretilen ürünlerin Sovyetler Birliği’ne de satılması öngörülmüş olmak ile birlikte, 450 işçi çalışan ilgili tesis 1930 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan küresel krizden oldukça olumsuz etkilenmiş ve planlanan satışlar gerçekleştirilememiştir. 1934 yılında fabrika üretimini tamamen durdurmuş ve Türkiye’de otomotiv sektöründeki durgun sayılabilecek durum İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Bununla birlikte, 1950-60 arası dönemde Türkiye ekonomisinin büyümesi sürecine bağlı olarak otomotiv sektöründe de hareketlenme gerçekleşmiş ve yurt içinde araç üretimi yükselmeye başlamıştır. 1954 yılı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nın jip ve kamyon ihtiyacının giderilmesi için İstanbul tarafında bir üretim merkezinin daha kurulması açısından önem arz eder hale gelmiştir. 1954 yılında ayrıca tarımsal üretimi yükseltmek için Ankara’da bir traktör fabrikası faaliyete geçmiştir. Bu doğrultuda, Koç Ticaret Şirketi tarafından Ford Motor’un Türkiye Genel Temsilciliğinin alınması sektördeki ilk özel girişimi olarak kabul edilmekte olup, 1956’da ilk kez özel sektör üretimi başlamıştır. İlk Türk otomobilin üretimi Eskişehir’de “Devrim” adı ile çıkarılan otomobil olmak ile ve bu üretimin başlamasında cumhurbaşkanlığı etkili olduğu ve hane halkının ihtiyacını karşılamaya yönelik otomobil üretiminin başlamasının hükümet politikasının üstüne bir devlet vizyonu olduğu öne sürülebilecektir. 4 adet üretildikten sonra üretimi devam etmeyen Devrim arabaları, yerini 1964 yılında çıkarılan Montaj İmal Tadil Talimatnamesi’ye Anadol araçlarına bırakmıştır.
1950-1960 dönemi dikkate alındığında, otomotiv sektöründe en fazla üretim traktör için gerçekleştirilmiştir. Söz konusu duruma Türkiye ekonomisinin ilgili yıllarda tarım ağırlıklı bir ekonomik yapıya sahip olmasının neden olduğu kabul edilmektedir. Yıllar içerisinde Türkiye ekonomisini yapısının değişmesi, otomotiv talebinin ve dolayısıyla da otomotiv arzının değişmesine yol açtığı bilinmektedir. Bir başka deyişle, sanayinin gelişmesi ticari araç üretimi ve ithalatını tetiklemiştir. Otomotiv sektörü açısından 1968 yılı önem arz etmekte olup, ilgili yıl içerisinde otomobil üretimin artırılması için Koç Şirketi İtalyan Fiat ile anlaşmış ve Tofaş markasının üretimine üretimi başlanmıştır. Bu süreç 1969 yılında Oyak ve Renault’un ortaklığı ile başlayan üretim hamlesi ile desteklenmiştir. 1990 yılından sonra ise, dışa açık ekonomik politikalar ile uyumlu olarak ihracat için atılan adımlar ile üretim kapasiteleri geliştirilmeye ve yeni yatırımlar gerçekleştirilmeye
başlanmıştır. 1994 yılında Türkiye, Toyota, Hyundai ve Honda için üretim üssü haline gelmiş ve ilgili durum Türkiye’nin Gümrük Birliği’nin imzalanması ile küresel üretim teknolojilerine geçiş ile farklı bir boyut kazanmıştır. Dolayısıyla, Türkiye otomotiv sektörü ihracat ve ithalatın etkilerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiği bir yapıya kavuşmuştur. 2000’lere gelindiğinde ise, Mercedes-Benz, BMC ve MAN fabrikaları kurulmuş, ilgili markalar kendi projelerini hayata geçirmeye başlamış ve otomotiv sektörünün dışa açık yapısı perçinlenmiştir. Almanya ve Japonya’ya benzer yapıda bir otomotiv sektörü oluşturmak isteyen Türkiye gibi ülkelerde sektörün gelişimi açısından kilit hususlara bulunmaktadır. İlgili hususların başında üretilecek olan ürünün fiyatlaması gelmektedir, zira hangi araç söz konusu olursa olsun otomotiv üretimi kompleks bir süreç içermekte olup her bir aşamanın kendine özgü maliyeti bulunmak ile birlikte maliyet hesaplamasında hatalar yapılabilmektedir. Bu olgunun varlığı otomotiv sektörde fiyatlamanın olması gereken gibi yapılamaması ve hedeflenen karlılığa ulaşılamamasına neden olabilmektedir. Bununla birlikte, üretilen ürünlerin ebat bakımından büyük olması onların çoğu zaman uluslararası pazarlara getirilmesi hususunda yüksek lojistik maliyetlerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Maliyetlerin düşürülmesi ve nakliyat risklerinin düşürülmesi amacıyla, ülkelerin birbirleri ile yapacakları gümrük anlaşmaları ve üretim üssü olarak belirli yerlerin kurulması ile üretici ve satıcıların kümelenmesinin sağlanması bu sanayideki maliyetlerin azaltılmasına, satış rakamlarının düşmesine ve/veya karlılığın artmasına yardımcı olacaktır.
Öte yandan, otomotiv sektöründe üretim statik bir süreç olmayıp tüketicinin talepleri yakından izlenerek zaman boyutu içerisinde yeni ürünlerin geliştirilmesi gerekli olmaktadır. Tüketicilerin talepleri içerisinde güvenlilik boyutu önem taşımakta olup, aynı zamanda ürünlerin yakıt tasarrufu sağlayabilmesi tüketicilerin öncelikleri arasında yer almaktadır. İlgili hususlara hane halkının talep ettiği otomobiller çok sık görülmekte olup, ürünlerin dayanıklı olması parça değiştirme imkanlarının var olması sektör genelinde dikkate alınan diğer hususlar olarak ön plana çıkmaktadır. Özellikle de kullanılan otomobil tüketiciler nezdinde prestij göstergesi olarak değerlendirilebildiğinden markanın teknolojik gelişmelere adaptasyonu tüketicilerin markaya olan bağımlılığını artırabilecektir. Dolayısıyla, Türkiye’de üretilecek otomobillerin istikrarlı biçimde teknolojik gelişmelere ile doğru orantılı olarak gelişme kat etmesi sektörde zaman boyutu içerisinde arz ve talep dengesinin sağlanması açısından önem taşımaktadır. Bu durum, Türkiye’de otomotiv üreten işletmelerinin yeni yatımlarını finanse edebilecek karlılık seviyesine ulaşmasına yardımcı olacaktır.
Otomotiv sektöründe özellikle otomobil talebi hane halkının gelir akışı ile sınırlı olmakta olup, tüketici olan hane halkının fayda maksimizasyonu ilkesi gereği yürüttüğü işlem elde edilebilecek maksimum fayda seviyesini göstermektedir. Hane halkının harcama kapasitesi borçlanma imkânları ile genişleyebilmekte ve tüketiciler daha üst fayda seviyesine ulaşabilmektedir. Bu çerçevede, otomobil satıcılarını çeşitli finans kurumları ile anlaşmalar yaparak kredilendirme gibi konularda müşteriye sağlayacağı faydalar pazarın hareketlenmesi açısından fayda sağlayacaktır. Bununla birlikte, vergilerin iyileştirilmesi, eski ürünün iyi fiyatlara satın alınması ve sigorta işlemlerinde kolaylıkların sağlanması hem müşteri memnuniyetini hem de sayısını arttırabilecektir. Hane halkının otomobil talebin karşılamak için yaptığı borçlanmanın maliyeti olan faiz oranlarının düşük seviyelere inmesi de talebi canlı tutarak arzın uzun vadede yükselmesi için gerekli koşulları oluşturacaktır. Dolayısıyla, otomobil sektörünün para politikası değişiklerinden yakinen etkilendiğini ve sektörü inceleyen kantitatif modellerin faiz faktörünü dikkate alması gerekmektedir. Finansman koşullarının iyileştirilmesi hususunda, Türkiye genelinde faiz oranlarının düşürülmesinin önemli olduğu araştırmacılar ve iktisatçılar tarafından varsayılmaktadır. Otomotiv sektöründe toplam talebin tetiklenmesi için, pazarlama faaliyetlerini niteliğinin yükseltilmesi gerekmektedir. Bu noktada, yapılacak reklamların doğru açıdan yönlendirici olması otomotiv sektörünün uzun vadede canlı tutabilecektir. Aksi durumda, tüketicilerin ihtiyaçları olmayan araçları satın almaları sektöre yönelik güven duygusunu zayıflatabilecek ve otomotiv sektörünün büyümesi sekteye uğratabilecektir. Türkiye gibi ülkelerde reklamın, dikkat uyandırmasının yanında doğru bilgileri ile tüketicileri yönlendirme vasfına sahip olması önem arz etmekte olduğundan pazarlama faaliyetlerinin denetiminin sağlanması önerilebilecektir. Tarih arşivi sizler için otomotiv sektörünü ele alıyor…
Otomotiv sektöründe tüketim zaman boyutunda gerçekleşmekte olup, toplam talebi etkileyen faktörler arasında tamamlayıcı malların veya hizmetlerin fiyatlarındaki değişikler Türkiye’de sektörün gelişimi açısından önem taşımaktadır. Müşterinin ihtiyacına göre bakım ve tamiratın yapılabileceği geniş ve ucuz yedek parçanın pazarda bulunması ve kolay tedarik edilebilmesi, müşterinin ürünü alma aşamasında seçimine yön veren en önemli unsurlar arasında yer almaktadır. Bu hizmetler içinde yol yardımı, kilometre kontrolü, bakım/onarım, kaza sonrası tamirat gibi işlemler sayılabilir (KPMG, 2014: 24). Otomotiv sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin önemli bir çoğunluğu küresel ölçekte olduğundan bayi ağının geniş olması sebebiyle müşterinin dünya genelinde hizmete ulaşabilmesi giderek önem kazanmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’de otomotiv sektörüne yatırım yapacak işletmelerin yukarıda belirtilen özelliklere sahip olması için dünya geneline yayılmış ve hizmet bakından aynı standartları yakalamış bir bayi ağının varlığı gerekmektedir. Bu husus ayrıca müşteriler için büyük bir avantaj anlamına gelebilecek ve üretici markanın da imajına pozitif bir biçiminde yansıyacaktır.
2008-2009 Global Finansal Krizi Öncesinde Türkiye’de Otomotiv Sektörü ve Diğer Sektörler ile Etkileşimi
Dünya genelinde olduğu gibi otomotiv sektörü Türkiye’de de sanayi üretiminin ve dolayısıyla reel ekonomik aktivitenin temel belirleyicilerinden biri kabul edilmektedir. Lokomotif sektör niteliğindeki sektör; otomobil üreticileri, bayilikler, orijinal ekipman üreticileri ve otomobil bakımı şirketleri ile ilgili finansal performansı ve ekonomik değişkenleri temsil eden bir çerçevede değerlendirilmektedir. Türkiye’de otomotiv sektöründe yapılan işbirlikleri sonucunda yalnızca otomotiv ana ve yan sanayi değil, tekstil sanayi, plastik sanayi, metal işleme gibi sanayiler de önemli hale gelmektedir. Bununla birlikte, otomotiv sektörünün önde gelen faaliyet alanının bir parçası olarak yedek parçaların imalatı, satışı, servis ve imalatı varsayılmaktadır. Arz yönlü bir yaklaşımın yanı sıra, otomotiv sektörü araç ve yedek parça satışı ile uğraşan toptan ve perakende alt sektörleri içermekte ve toplam talep üzerinde de kayda değer etkiler oluşturmaktadır.

Tablo, otomotiv sektörünün hammaddesinin demir çelik, petro kimya, plastik, tekstil, cam, elektronik, makine ve elektrik sektöründen sağlanmakta olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan, otomotiv sektörünün ürettiği ürünler genel olarak savunma, tarım, turizm, ulaştırma, altyapı ve inşaat sektörlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de otomotiv sektörü ayrıca pazarlama, servis, parça, finans gibi sektörlerde de hizmet oluşumun gelişimine hizmet etmektedir. Otomotiv sektörünün girdi-çıktı bağlantılarının yanı sıra ilişkili olduğu diğer sektörler ise, üretilen otomobillerin tüketicilere ulaşmasını sağlayan pazarlama, bayi, servis, akaryakıt, finans ve sigorta sektörleri olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinde çeşitli sektörler ile sektörle yakından ilişki içinde olan otomotiv sektörünün seyrinin mikro ve makro çerçevede ekonomik etkiler oluşturacağı açıktır.
Türkiye’deki otomotiv sektörünün mevcut yapının, küçük ve orta ölçekli işletmeler düzeyinde üretim ve çok yüksek sayılmayacak verimlilik biçiminde olduğu kabul edilmektedir. 24 Ocak 1980 Kararları sonucunda ihracata dayalı büyüme stratejisinin gündeme alınması, 1980’li yıllara kadar hammadde ya da tekstil ve hazır giyim gibi emek‐yoğun mal ihracatçısı konumunda olan Türkiye’yi otomotiv sanayi gibi sermaye yoğun ürünlere üretme hususunda bir vizyona kavuşturmuştur. Bununla birlikte, Türk otomotiv sektörü 1960 yılında başlatılan üretim hamlesi ile birlikte yıllar içinde gelişme göstermiş ve sektörün nispeten dışa kapalı yapısı 1980’li yıllardan itibaren uygulanan liberal ekonomik politikalar ile dışa açık hale gelmiştir. 1990 sonrasında sektörde önemli gelişmeler yaşanmaya devam etmiş ve küresel ölçekteki otomotiv işletmeleri ile yapılan anlaşmalar belirleyici hale gelmiştir. Gümrük Birliği anlaşmasının imzalandığı yıl olan 1996 yılında 276.700 adet olarak gerçekleşen otomotiv üretimi, on yıl sonunda üç kattan biraz daha fazla bir artış göstererek 2006 yılında 987.600 olarak gerçekleşmiştir. Söz konusu rakamlar ile ifade edilen üretim yalnızca iç pazarın ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde gerçekleşmemiş Gümrük Birliği anlaşmasının imzalandığı yıldan tam on yıl sonra 697 bin taşıt aracının ihracatı gerçekleşmiştir. İhracat içerisinde otomobil ihracatının payı en yüksek düzeyde gerçekleşmiş ve 2006 yılı itibariyle 430 bin olmuştur. Öte yandan, 2006 yılında otomotiv ihracatı önceki yıla göre %26 oranında yükselerek, tüm diğer sektörler arsında ihracat hususunda birinci sıraya yerleşmiştir.
Otomotiv Sanayicileri Derneğinin verilerine dayalı olarak oluşturulan aşağıdaki şekil Türk otomotiv sektörünün gelişimini ortaya koymaktadır. Şekilde göze çarpan en önemli husus, küresel ölçekte ekonomik aktivitede önemli ölçüde düşüşe neden olan 2008-2009 Global Finansal krizinin Türk otomotiv sektöründeki üretim üzerinde kalıcı olarak keskin düşüşler oluşturmadığı yönündedir. Son global finansal krizi sonrasında da Türkiye’de ortalama otomotiv üretimi yükselmeye devam etmiş olgu, bu durum Türkiye’de başta hane halkının otomobil talebi olmak üzere diğer taşıt araçlarına yönelik talebin de canlı kaldığına delalet etmektedir. Aşağıdaki grafiğe göre, binek araçlar ve ticari araç üretimi kriz sonrasında artmaya devam etmiştir. Bu duruma, Türkiye ekonomisinin büyüme sürecinin ve yüksek olan büyüme potansiyelinin neden olduğu kabul edilmek ile birlikte yüksek sayılabilecek faiz oranlarının varlığı altında dahi kredilere dayalı bir talep artışının neden olduğu ileri sürülebilecektir. Bununla birlikte, Türkiye ekonomisindeki tüketicilerin otomotiv talebinin etkileyen ekonomi dışı faktörler olan psikolojik ve siyasi unsurların da sektörü destekleyecek ölçüde çalıştığı öne sürülebilecektir.

Yukarıdaki tabloda mavi ile belirtilen sütunlar binek araç, turuncu ile belirtilen sütunlar ticari araç üretiminin temsil etmektedir. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen hususların varlığı otomotiv talebinin yurt içi üretim ile karşılanamaması sonucu doğurmuştur. Tablo 8’de gösterildiği üzere otomotiv sektöründe ihracatın 1994 krizi sonrası dönemde istikrarlı bir artış gösterdiği görülmektedir. Söz konusu rakamlar özellikle Türk otomotiv sektörünün Gümrük Birliği anlaşması ile dışa daha açık hale gelmesinin sektörün ihracat performansını yükselttiği ileri sürülebilecektir. Öte yandan, ithalat talebi de yükselmiş ve 2008-2009 Global Finansal krizini hemen öncesi ve sonrası dönemler hariç otomotiv sektörü dış ticarette açık veri duruma geldiği görülmektedir.
Tablo: Otomotiv Sektörü Dış Ticaret Göstergeleri (1992-2013) Bölgeler Bazında Bin ABD Doları

Dolayısıyla, 2008-2009 Global Finansal Krizinin otomotiv sektörüne bu çerçevede olumlu bir etkisi olduğu öne sürülebilecektir. Son finansal kriz sürecinde otomotiv üretimini keskin düşüler göstermemesi de kriz ortamını fırsata dönüşebileceği dinamiklerin söz konusu olabileceği biçiminde yorumlanabilecektir. 1994-2009 dönemi arasında Türk otomotiv sektörünün AB+EFTA, Uzakdoğu, NAFTA ve Doğu Avrupa gibi bölgelere olan ihracatı genel olarak ithalatının altında kalmış ve bu husus çeşitli taşıt araçları ve aksam ve parçalar için geçerli olmuştur.

Yararlanılan Kaynaklar
Furkan Şafak, 1994 Ekonomik Krizi Sonrası Türk Otomotiv Sektörünün Gelişimi Ve Analizi
Hüseyin Bayrakçeken, Dünya’da ve Türkiye’de Otomotiv Sektörünün Sektörel Analizi, Makine Teknolojileri Elektronik Dergisi
Orhan Çoban, Türk Otomotiv Sanayiinde Endüstriyel Verimlilik ve Etkinlik, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
T.C. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Otomotiv Sektörü Raporu, Sanayi Genel Müdürlüğü Sektörel Raporlar ve Analizler Serisi, 2014
Sercan Pişkin, Otomotiv Sektör Raporu Türkiye Otomotiv Sanayii Rekabet Gücü ve Talep Dinamikleri Perspektifinde 2020 İç Pazar Beklentileri, TSKB Ekonomik Araştırmalar Dergisi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Furkan Şafak’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye'de Enerji Kaynakları, Enerji Arzı Ve Enerji Talebi

Türkiye’de 2016 yılında yaklaşık 273,4 milyar kilowatt-saat elektrik üretilmiş ve 287,3 milyar kilowatt saat elektrik tüketilmiştir. Ülkemizin birincil enerji gereksiniminin % 73,5’i ithalat ile karşılanmaktadır. Bu oranlar Türkiye’de enerji konusunda dışa bağımlılığı açıkça göstermektedir. Bu üretimin büyük bir kısmı doğal gaz ile çalışan santraller ile gerçekleştirilmiştir. Bu demek oluyor ki, elektrik üretebilmek için dışarıdan doğal gaz almak zorundayız. Arkasından kömür santralleri gelmektedir. Türkiye’de ağırlıklı olarak fosil yakıtlar kullanılmaktadır.

Türkiye fosil kaynaklar bakımından oldukça fakir bir ülkedir. Bu nedenle, enerji üretiminde bu kaynaklara olan talep fazlalığı dışa bağımlılık sorununu ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, ETKB verilerine göre, enerji tüketiminde en fazla kullanılan doğal gazın % 99,2’lik bir kısmı ithal edilmektedir. Doğal gazın ardından Türkiye’de en çok tüketilen enerji kaynağı % 26,2’lik bir oranla petroldür. Petrolün de % 93,6’sı ithal edilmektedir. Petrol ve doğal gaz enerji tüketiminde % 60’lık bir paya sahiptir. Neredeyse tamamını ithal ettiğimiz petrol ve doğal gaza olan talebin yüksek olması Türkiye ekonomisi açısından olumsuz bir ortam yaratmaktadır. Enerjide dışa bağımlılığımızı artıran en önemli faktör ise Türkiye’de ekonomik büyümenin hızlanması ve bunun sonucunda fosil kaynaklara olan talebin artmasıdır. Böylece, enerjide dışa bağımlılık artmaktadır. Ülkemizde enerji kaynaklı sorunların önüne geçmek için alternatif enerji kaynaklarının arttırılması gerekmektedir. Böylece enerji ithalatına harcanan ülke kaynakları daha verimli alanlarda kullanılabilecek, büyüme ve kalkınma hızı artış gösterecektir.
Türkiye’de Petrol Enerji Kaynakları
1800’lü yılların başında sadece ilaç, gemi yapımı, mumyalama gibi amaçlarla kullanılmaya başlayan petrol yine bu yüzyılın ortalarında aydınlatma amaçlı kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra, petrol endüstrisinde şirketleşmeler başlamış ve ABD, petrol piyasasında tek söz sahibi haline gelmiştir. Yirminci yüzyılın başlarına kadar bu endüstride tek lider olan ABD, liderliğini Rusya, İngiltere ve İran gibi ülkelerle paylaşmak zorunda kalmıştır. Kendi ülkeleri dışında da petrol üretimine yönelen bu devletler dünyanın birçok yerinde şirketleşmeye başlamışlar ve rekabet ortamı çatışmalara sebep olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası söz konusu çatışmaların merkezi Orta Doğu olmuştur. Otomobil sektörünün de piyasalara dâhil olması ve dünyada hızlı bir otomobil talebinin oluşması neticesinde petrolün değeri daha da artmıştır.
Türkiye’de ise petrol arama çalışmaları geç bir dönemde başlamıştır. 1800’lü yılların sonunda faaliyetler başlamış olsa da ilk petrol kuyusunun açılması ancak cumhuriyetin kuruluş yıllarında gerçekleşmiştir. İlk petrol kuyusu 1934’te açılmıştır. Kısa süre sonra da ham petrol miktarının yetersizliği sebebi ile kapanmıştır. Daha sonra, 1954 yılında çıkarılan petrol yasasında petrol aramalarının hem yerli hem de yabancı girişimciler eliyle yürütülmesi planlanmıştır. Bu amaçla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kurulmuştur. Petrol rezervlerimiz yeterli olmasa da yıllar itibari ile petrol üretimimiz artış göstermiştir. Türkiye petrol üretimi konusunda kendi kendine yeten bir ülke değildir. Petrolde % 93 oranında dışa bağımlıdır. Türkiye’nin komşularında petrol varken ülkemizde olmamasının en önemli sebebi petrol havzalarının küçük küçük bölünmesi ve derinlerde olmasıdır. Bu sebeple kuyuların açılması ile elde edilecek kazanç maliyeti karşılayamamaktadır.
 

Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, ithalat miktarı yıllar itibariyle artış göstermektedir. 2015 yılı ham petrol ithalat miktarı 25.064.776 tondur. İşlenen petrolün büyük bir miktarı ithal edilmektedir. Bu sebeple, Türkiye’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı giderek artmaktadır. 2014 yılına kıyasla işlenmiş ürün ithalatı düşüş gösterirken, ham petrol ithalatı ve tüketilen ham petrol rakamı artış göstermiştir. 2015 yılında, yerli ham petrol üretiminin toplam tüketime oranı % 6,4 olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı % 93,6 seviyelerindedir. Türkiye Petrolleri yıllık raporuna göre; Türkiye’nin 2015 yılı yurtiçi ham petrol üretimi 12 milyon varildir. Bu üretimin % 75’i Batman, % 24’ü Adıyaman ve % 1’i ise Trakya Bölgesinde gerçekleşmiştir. 2015 yılı sonunda aktif kuyu sayısı; 52 yeni, 8 eski kuyunun devreye girmesi ve 14 kuyunun da devreden çıkmasıyla 1.443 olmuştur. Türkiye Petrolleri raporuna göre, Türkiye rezerv geliştirme ve yeni kuyular bulma stratejisini benimsemektedir. Mevcut kuyularda var olan çalışmalar daha etkin hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla, üretim sorunlarını gidermek için yeni teknolojiler ve teknikler geliştirilmekte ve böylece üretim maliyetleri düşürülmektedir. Ancak, bu yeterli değildir. Türkiye’nin petrol arama ve üretimde etkinliği sağlama konusundaki çabaları yeterli olmayıp halen net ve tutarlı bir petrol politikası geliştirilememiştir. Türkiye petrol rezervleri açısından zengin bir ülke olmasa da dünya üzerinde bulunduğu konum itibariyle büyük bir avantaja sahiptir. Enerji kaynakları açısından zengin olan ülkelere yakınlığı dolayısıyla, enerji hattı projeleriyle dünyada enerji koridoru ve terminali olma iddiasını taşımaktadır. Enerji kaynakları açısından zengin olan Orta Doğu, Orta Asya ve Hazar Bölgesi ile petrole ihtiyaç duyan, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere petrol talebi yüksek ülkeler arasında bağlantı noktası konumundadır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesi ile petrolün, Azerbaycan’ın Bakü şehrinden başlayıp Gürcistan’dan geçerek, Türkiye’nin Ceyhan Terminaline güvenli bir şekilde taşınması mümkün olmaktadır. Azerbaycan, petrol ihracatının % 80’lik bir bölümünü bu kanal aracılığı ile yapmaktadır. Türkiye’nin enerji arz güvenliği ve sürekliliği konusunda önemli bir avantaj yakalanmaktadır. Bu boru hatları ile Türkiye, coğrafi konumunu önemli bir stratejik avantaja dönüştürmekte ve uluslararası enerji sektöründeki konumunu güçlendirmektedir.

Yukarıdaki şekilden de görüldüğü gibi; sanayi sektöründe üretimin önemli bir girdisi olan petrolün büyük bir kısmı Doğu ve Güneydoğu’daki komşularımızdan elde edilmektedir. Toplamda en fazla petrol ithalatının yapıldığı ilk iki ülke Irak ve İran’dır. İthalatımız ağırlıklı olarak Orta Doğu ülkelerinden yapılmaktadır. Bu iki ülkeden yapılan ithalat toplam petrol ithalatının % 33’ünü oluşturmaktadır.
Türkiye’de Doğal Gaz Enerji Kaynakları
Petrol kaynağında olduğu gibi doğal gaz açısından da zengin olmayan Türkiye, bu konuda da dışa bağımlı bir ülke durumundadır. Doğal gaz tüketiminde dışa bağımlılık oranı petroldekinden de yüksek olup; Türkiye gaz talebinin % 99,2’si ithalatla karşılanmaktadır. Türkiye’de 2015 yılında, 48,8 milyar m3 doğal gaz tüketilmiş ve bu rakamın % 0,8’i (399 milyon m3) ülke içi üretim ile karşılanmıştır. Tüketilen doğal gazın yaklaşık % 50’si ise elektrik üretimi için kullanılmaktadır. Bu bağımlılığı azaltabilmek için yeni keşiflerin yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda, devletin arama ve üretim faaliyetlerine destek vermesi bu süreci hızlandıracaktır. Türkiye’de doğal gaz arama, üretim ve dağıtım işlevi şirketler tarafından lisans alarak yürütülmektedir. Lisansı veren kurum Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’dür.

Yukarıdaki grafiğe göre, 2007 yılından itibaren doğal gaz üretim miktarı düşüş göstermektedir. Bu durum doğal gaz ithalatının artmasına neden olmaktadır. 2014 yılından 2015 yılına kadar doğal gaz üretim miktarı yaklaşık % 20 oranında düşüş göstermiştir. Başta TPAO olmak üzere diğer uluslararası şirketler; Trakya, Marmara ve Karadeniz’de faaliyetlerini artırmış olsalar da bu faaliyetler doğal gaz talebini karşılayabilecek düzeyde değildir. Türkiye’nin enerji ithalatı yıllar itibariyle anlamlı bir artış göstermektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin doğal gaz talebini karşılayabilecek büyük gaz sahalarının keşfine ihtiyaç vardır. Günümüz ekonomilerinde doğal gaza bağımlı olan ülkeler açısından, artan doğal gaz fiyatları ekonomik açıdan büyük sorunlara yol açmaktadır. Doğal gaz üretiminin yanında doğal gazın depolanması da önemlidir. Doğal gazın yeraltında depolanması konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Tuz Gölü Doğal Gaz Yeraltı Depolama Projesi’nin yapımı ile birlikte depolama faaliyetleri daha etkin hale gelecektir. Doğal gazın depolanması, özellikle mevsimsel değişiklikler nedeniyle artan doğal gaz talebinin karşılanması ve fiyatlardaki artışın önüne geçilmesi açısından son derece önemlidir.

Doğal gaz üretiminin gerçekleştirildiği alanlara bakıldığında; % 66,17’lik bir oranla en fazla üretimin Tekirdağ’da gerçekleştiği görülmektedir. Ardından % 14,41’lik bir payla Kırklareli ve % 11,56’lık bir payla Düzce gelmektedir.

Doğal gaz ithalatında aylık değişimler görünse de yıllar itibariyle ciddi değişimler gözlemlenmemektedir. Türkiye’de toplam doğal gaz tüketiminin % 1,2’si yerli kaynaklar ile geri kalan % 98,8’lik bir kısmı ithalat ile karşılanmaktadır. Doğal gaz ithalatının boru hatları ile iletilmesi mümkün olmadığı zaman; doğal gazın, belli bir dereceye kadar soğutulup sıvılaştırılarak tankerler vasıtası ile taşınması mümkündür. Bu tür sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG), özellikle Rusya ile siyasal krizlerin yaşanması sonrasında boru hatları ile doğalgazın taşınmasının kesintiye uğramasının ardından daha da önemli hale gelmiştir. Türkiye’de boru hatları da stratejik önem taşıyan konulardan biridir. Türkiye enerji üreticisi Asya ülkeleri ile enerji talebi yüksek olan Avrupa ülkeleri arasında bir bağlantı noktası durumundadır. Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattı Azerbaycan doğal gazını alarak Gürcistan ve Türkiye’ye geçişini sağlamaktadır.
Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi (TANAP) 2018’de faaliyete başlayacaktır. Böylece Azerbaycan’ın üreteceği gazın bir bölümünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması mümkün olacaktır. TANAP projesi hem ülkemizin hem de Avrupa ülkelerinin enerji güvenliği açsından büyük umut vadetmektedir. Ayrıca Türkiye’nin, enerji kaynak çeşitliliği ve Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması gibi hedeflerine de hayli katkı sağlayan bir niteliğe sahiptir. Türkiye, Azerbaycan’a diğer Avrupa ülkelerinden daha yakın olduğundan, doğal gazı daha ucuza temin etme imkânı da bulacaktır. Türkiye-Yunanistan boru hattı ise 2007 yılından itibaren faaliyette bulunmaktadır. Azerbaycan doğal gazı bu boru hattı ile Türkiye, Yunanistan ve daha sonra İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmaktadır. Trans-Adriyatik Doğal Gaz Boru Hattı ile Türkmenistan doğal gazı Avrupa’ya ulaştırılacaktır. Irak-Türkiye Boru Hattı Projesi de Avrupa açısından arz güvenliği kapsamında büyük önem taşımaktadır. Doğu Akdeniz’de son dönemlerde doğal gaz keşifleri yapılmaktadır. Bu durum yeni gerilimlere yol açmış olsa da Türkiye açısından oldukça umut taşıyan bir gelişmedir. Ancak, özellikle Yunanistan, AB, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Türkiye, Akdeniz’de sadece karasuları ile sınırlandırılmak istenmektedir.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi Türkiye, doğal gaz ithalatının % 55,31’ini Rusya’dan, % 16,6’sını İran’dan yapmaktadır. İran’ı 12,24 ile Azerbaycan ve % 8,9 ile Cezayir takip etmektedir. Ülkemizin doğal gazda Rusya’ya olan bağımlılığı yüksek oranlardadır. Rusya’dan gelecek doğal gazın kesilmesi riski üretimin de durması riskini beraberinde getirmektedir. Bu durum siyasi ve politik baskılara da neden olma tehlikesini beraberinde getirmektedir. Enerji güvenliği ve ekonomik güvenliğin sağlanması için oluşturulacak politikaların ulusal çıkarlarımızı gözetmesi çok önemlidir.
Türkiye’de Kömür Enerji Kaynakları
Türkiye kömür rezervleri açısından değerlendirildiğinde, petrol ve doğal gaza nazaran daha şanslı bir konumdadır. Kömür fosil yakıtlar içerisinde, petrole alternatif olması sebebiyle önemli bir yere sahiptir. Dünyada ve Türkiye’de elektrik üretiminde kömürün payı giderek artış göstermektedir. Kömür, rezervlerinin dünyada daha yaygın olması, petrol ve doğal gaza göre daha kolay bulunması, çıkarılması ve taşınması, fiyatının aşırı dalgalanma göstermemesi gibi nedenlerden dolayı güvenilir enerji kaynağı kategorisinde yer almaktadır. Türkiye, enerji konusunda dışa bağımlılığını azaltma hedefine ulaşabilmek için yerli kömür kaynaklarını önemli bir seçenek olarak değerlendirmektedir. Yerli kömür kaynaklarını artırmak önemli bir seçenek olsa da bunu yaparken temiz ve çevreye en az derecede zarar veren kömür teknolojilerine odaklanılmalıdır. Yapılan bilimsel çalışmalara göre, 2030 yılında hâlâ kömür, elektrik üretme konusunda önemli bir paya sahip olacaktır. Türkiye 2023 hedeflerine ulaşmak için mutlaka mevcut kömür potansiyelini daha fazla kullanmak zorundadır. 2023 hedeflerinde kömür üretiminin elektrik üretimi içerisindeki payı % 30 olarak öngörülmektedir. Bu günkü durumda yerli kömürün elektrik üretimindeki payının yüzde 13,2 (Mayıs 2016) olduğu göz önüne alındığında; yerli kömürden elektrik üretiminin iki kat artırılması hedeflenmektedir”.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi, kömür tüketimimiz içerisinde ithal edilen kömürün miktarı yıllar itibariyle artış göstermektedir. Son yıllarda petrol ve doğalgaz ithalatının yanında bir de kömür ithalatının artması enerji konusunda dışa bağımlılığımızı artıran önemli bir unsurdur. Enerji kaynaklarında dışa bağımlı olan ülkeler önemli miktarlarda döviz kaybı yaşamaktadır. Enerji dolayısıyla, dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı giderek artmaktadır. Türkiye’de çıkarılan kömür içerişinde en yüksek payı linyit almaktadır. Linyit düşük kaliteli bir kömür çeşidi olsa da özellikle termik santrallerde tercih edilmektedir. Türkiye’de kömür ithalatında ülkelerin payları esas alındığında ise petrol ve doğalgazda olduğu gibi kömürde de Rusya’ya bağımlılık oranının yüksek olduğu görülmektedir.

Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’nun yayımlamış olduğu 2013 yılı sektör raporuna göre, 2013 yılında kömür ithalatının % 32’lik bir kısmı Rusya’dan yapılmıştır. Rusya’yı, % 26,5 ile Kolombiya, % 14,8 ile ABD ve ardından % 12,8 ile Güney Afrika izlemektedir. Enerjide arz güvenliği ve siyasal bağımsızlık açısından Rusya’ya aşırı bağımlılık bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
Türkiye’de Nükleer Enerji
Türkiye’de halen bir nükleer santral olmasa da nükleer santrallerin kurulmasına yönelik adımlar mevcuttur. Ülkemizde, biri Mersin Akkuyu’da diğeri Sinop’ta olmak üzer iki nükleer santral kurulması planlanmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın projeksiyonlarına göre, nükleer santrallerin 2020 yılına kadar enerji üretimindeki payının % 5 seviyelerinde olması beklenmektedir. Dünyada nükleer santrallerin görünümüne bakıldığında ise; 31 ülkede 449 nükleer santralin bulunduğu ve bu 31 ülkenin içerisindeki 10 ülkenin nüfusunun İstanbul’dan az olduğu görülmektedir. Petrol ve doğal gaz zengini ülkelerde dahi nükleer enerji elektrik üretiminde kullanılmaktadır. Dünyada 59 nükleer reaktör inşaatı bulunurken, en fazla nükleer santralin bulunduğu ABD’de 2, elektrik üretiminde nükleerin en fazla payının olduğu Fransa’da 1, Rusya’da 7, Hindistan’da 6, Çin’de 19, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 4 nükleer santral inşaatı devam etmektedir.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Dünyada ve Türkiye’de Enerji Görünümü adı altında yapmış olduğu çalışmada, dünyada 30 ülkede 435 nükleer santralin üretimde, 60 santralin de inşa halinde olduğu belirtilmektedir. Yine bu çalışmaya göre, kurulu santrallerin yaklaşık yarısı ABD, Japonya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde bulunmaktadır. Petrol ve doğal gaz gibi kaynakların bazı ülkelerde yeterli miktarlarda bulunmaması ve bu kaynakların yenilenemez oluşu nükleer enerjiye olan talebi zorunlu kılan nedenler arasındadır. Ancak nükleer santrallerin, yetişmiş eleman, atıkların depolanması ve kurulum aşamasında yüksek teknoloji gerektirmesi gibi önemli sorunları vardır. Türkiye açısından önemli bir sorun da dışa bağımlılığın devam edebilecek olması ihtimalidir. Türkiye nükleer santral kurabilecek teknolojiye sahip değildir. Bu nedenle, teknolojiyi ithal etmek zorundadır. Sadece kurulum aşamasında değil, işletme ve atık yönetimi konusunda da dışa bağımlılığı bir süre devam edecektir. Nükleer santrallerin toplumsal maliyeti de yüksektir. Herhangi bir kaza durumunda oluşan kirliliği temizlemek ve insanların bundan zarar görmesini engellemek veya zarar görenlerin zararlarını karşılamak oldukça yüklü bir fatura çıkarmaktadır.
Dünyada nükleer santral kazalarına bakılacak olursa; ABD’de meydana gelen Three Mile Island kazasında ciddi bir zarar meydana gelmediği görülmektedir. Çünkü reaktörün etrafında radyasyonun yayılmasını engelleyen bir çeşit güvenlik mekanizması mevcuttur. Fakat Ukrayna’da meydana gelen Çernobil faciasında radyasyonun dışarı sızmasını engelleyen koruyucu duvarlar yüksek maliyet gerekçesiyle inşa edilmediğinden dolayı ciddi zararlar meydana gelmiştir. Japonya’da 2011 yılında meydana gelen kaza ise depremin yarattığı tsunami dalgalarından kaynaklanmıştır. Türkiye de deprem bölgesi olduğundan, depreme bağlı kazalara karşı önlemler alınması ve bunun maliyetine katlanılması gerekmektedir.
Nükleer santraller ekonomik açıdan değerlendirilecek olursa; karşımıza çeşitli maliyetler çıkmaktadır. Nükleer santrallerin kurulum maliyetleri işletme maliyetlerinden nispeten yüksektir. Nükleer santraller kurulduktan sonraki en önemli maliyet kalemi atıkların depolanması veya saklanmasıdır. Atıkların depolanması dışında çevre ve sağlık gibi sosyal maliyetler de mevcuttur.
Nükleer santralin kurulum aşamasında ortaya çıkan maliyetler; inşaat ve imalat için çok sayıda işçi; büyük miktarlarda inşaat hammaddesi ve malzemesi, soğutma, havalandırma, bilgi ve kontrolü sağlayabilmek amacıyla elektronik sistemlerin oluşturulması gibi büyük ölçekli yatırım gerektiren maliyetlerdir. Kurulum ve işletim maliyetleri yüksek olsa da petrol, kömür ve doğal gazla kıyaslandığında yakıt maliyetinin daha düşük olduğu görülmektedir. Ayrıca, doğal gaz, kömür ve petrolün alınıp uzun süre depolanması neredeyse imkânsızdır; fakat nükleer yakıtın on yıllar boyunca depolanması mümkündür. Bu sebeple nükleer enerji; artan enerji talebi ve enerji arz güvenliği açısından gerekli olmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Hicran Konca, Enerjide Dışa Bağımlılık Çerçevesinde Türkiye’de Nükleer Enerjinin Analizi
Uğur Selçuk Akalın ve Suat Tüfekçi, Türkiye’nin Petrol Politikaları ve Enerji Özelleştirmelerine Bir Bakış, İktisat Politikası Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 1
Türkiye Petrolleri, 2014,2015, 2016 ve 2017 Yıllık Raporları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hicran Konca’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Dönemsel Şartlar Ve Osmanlı Ordusunun Tarihi

Türk teşkilat tarihi içerisinde önemli bir yere sahip olan “ordu” Hakan’ın karargâhı anlamına gelmektedir. Ordunun yapılandırılmasına dair ilk uygulamaların Büyük Hun Devleti zamanında olduğu ve Mete Han’ın M.Ö. 209’da orduyu onluk sistem üzerine bina ettiği bilinmektedir. Büyük Hun Devleti ile başlayan ordunun yapılanma sistemi Büyük Selçuklu Devleti ile Anadolu coğrafyasına kadar ulaşmıştır. Moğol istilasının getirdiği kargaşa ortamında şekillenmeye başlayan Osmanlı Devleti de, teşkilata büyük önem vermiş ve kadim köklere bağlı kalarak askeri teşkilatını şekillendirmiştir. Bu şekillenmede Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memlukluların etkisi olmuştur. Kuruluş döneminde ilk önceleri yalnızca savaş sırasında bir araya gelen atlı
akıncılardan ibaret olan bir askerî güç bulunuyordu. Orhan Bey döneminde, Vezir Alâeddin Paşa ile Çandarlı Kara Halil’in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşturulan ilk düzenli ordu kurulmuştur. Sultan I. Murat döneminde Selçuklu Devleti örnek alınarak “Yeniçeri Ocağı” adıyla 1362 tarihinde, daimî ve ücretli bir ordu kurulmuştur.
1402’deki Ankara Savaşı’ndan sonra Fetret Devri’nde tahta çıkan Çelebi Mehmet ve oğlu Sultan II. Murat döneminde ordu tekrar düzene sokulmuş, artan asker ihtiyacını karşılamak üzere de “Devşirme Kanunu” çıkarılmıştır. Osmanlı Devleti’nin temel askerî güçlerinden birini de, temelini Tımarlı Sipahilerin oluşturduğu Eyalet Kuvvetleri teşkil ediyordu. Bu sistem yalnızca askeri değil aynı zamanda mali ve idari alandaki bir yapılanmayı da şekillendiriyordu ki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uygulaması olarak intikal etmişti. XVII. ve XVIII. yüzyıllardan itibaren Avrupa orduları eğitim, teçhizat ve teşkilâtlanma bakımından modern bir hüviyete kavuşurken, Osmanlı Ordusu bu gelişmelere ayak uydurmak yerine daha da kötüleşmiştir. Bu kötü gidişi durdurmak
amacıyla yapılan çalışmalarda, askerî meseleler üzerinde yüzeysel durulmuştur. Sultan IV. Murat ve Köprülüler dönemi reform girişimleri kısa süreli iyileşmeler getirmiş, ancak kesin bir çözüm olamamıştır. Sultan II. Osman’ın, Sultan IV. Murat’ın ve Köprülülerin açtığı bu çığır Lale Devri ile birlikte yeni bir biçime bürünmüştür. Lale Devri’ni müteakip tahta çıkan Sultan I. Mahmut (1730-1754), Avrupa orduları karşısında, askerî bir ıslahat yapmadan zaferler kazanmanın artık kolay olmayacağını iyice anlamıştı.  Bu nedenle Avrupa’da oldukça tanınmış bir Fransız asilzadesi olan Comte Bonneval’i (Ahmet Paşa) 1731 yılında Avrupa tarzında humbaracı kıtaları kurmakla görevlendirmiştir.  İbrahim Müteferrika ve Humbaracı Ahmet Paşa’nın çabalarıyla humbaracı teşkilatı kurulmuştur.  Sultan III. Mustafa döneminde (1757-1774) ise batı tarzı askerî ıslahatlar hız kesmeden devam etmiştir. Sultan III. Mustafa, Yeniçeri Ocağı ile uğraşmak yerine, topçu sınıfını ve tophaneyi düzenlemeye, bir mühendis okulu açmaya karar vermiştir.
Sultan I. Abdülhamit (1774-1789) XVIII. yüzyıl padişahlarının en güçlü reformcularından biri olmuştur. Sultan I. Abdülhamit, başta Fransa’dan olmak üzere çok sayıda yabancı askerî danışman getirtmiştir. Böylece XIX. yüzyılda egemen olacak olan yeni reform biçimini başlatan padişah olmuştur. 1781 yılında kapatılmış olan Sürat Topçuları Ocağı tekrar açılmış ve Ocak için Tophane’de yeni kışlalar yaptırılarak yeni bir kanun hazırlatmıştır. Sultan III. Selim 1789 yılında tahta çıkmasıyla ıslahatlar yeni bir döneme girmiştir. İstişareye büyük önem veren Sultan 1789’da bir “Meşveret Meclisi” toplamıştır. Yapacağı ıslahatların devlet adamları tarafından sahiplenilmesini istediğinden Meşveret Meclisi’nde ortaya çıkan görüşlere göre hareket etmek isteyen Sultan III. Selim, düşündüğü kapsamlı ıslahat projesini bir süre için ertelemek zorunda kaldı. Çünkü Meşveret Meclisi’ne katılan temsilcilerin çoğunluğu radikal girişimlerden kaçınılmasını, özellikle askeri alanda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmadan yeni bir askeri ocak ile yenileşmenin gerçekleştirilmesini savundular. Bu görüşe uygu olarak hareket eden Sultan III. Selim, Nizam-ı Cedit hareketini başlattı. Sultan III. Selim, yeni kurulan Nizâm-ı Cedit birliklerinin eğitimi için farklı sınıflara mensup, başta Fransa olmak üzere İsveç, Prusya ve İngiltere’den birçok uzman getirtmiştir. Gerek askerî gerekse de askerî olmayan Batı’ya dönük aydın tipi, Sultan III. Selim döneminde oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı Devleti, Avrupa’da ne gibi değişimlerin olduğunun farkına varmıştır. Batı’nın kendisiyle rekabet edebilecek güce ulaştığını daha iyi anlamaya başlamıştır.

Sultan III. Selim döneminde kurulan Nizam-ı Cedit kuvvetleri; topçu, süvari ve piyade olmak üzere üç kısımdan oluşmuştu. Bu dönemde Osmanlı topçuluğu yeni ve ileri bir hüviyete kavuşmuştur. Askerî reformlar sayesinde cephane ve silah üretiminde kalite artmış, devlet kendi kendine yeter duruma gelmiştir. Fakat Sultan III. Selim, reform karşıtlarının çıkarttığı “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile 29 Mayıs 1807 tarihinde tahttan indirilmiştir. III. Selim’in başlattığı ıslahatlara, Sultan II. Mahmut döneminde bütün hızıyla devam edilmiştir. Sultan II. Mahmut, ilk olarak Eylül 1808’de Âyânlar ile Sened-i İttifak’ı imzalamıştır. Sened-i İttifak imzalandıktan sonra, padişah ordunun yeniden düzenlenmesi işine girişmiştir. Bozulmuş olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünse de muhaliflerin tepkisinden çekindiğinden, Ocakta düzenlemeler yapmaya karar vermiştir. Ayrıca Yeniçeri kuvvetleri karşısında bir güç dengesi oluşturmak amacıyla, Ekim 1808’de Sekban-ı Cedit Ocağı’nı kurmuştur. Sekban-ı Cedit Ocağı’ndan rahtsız olan Yeniçeriler 16 Kasım 1808’de isyan etmiştir. İsyan üzerine Sultan II. Mahmut 18 Kasım 1808’de Ocağı ilga ettiğini açıklamıştır. Ulemanın ve halkın desteğini alan Sultan II. Mahmut 25 Mayıs 1826’da Meşveret Meclisi’ni toplamıştır. Mecliste alınan karar ile mevcut ocakların dışında “Eşkinci” adıyla yeni ve modern bir ocağın kurulmasına karar verilmiştir. Eşkinci Ocağı’nın kâfirlere benzediğini ileri süren Yeniçeriler, 15 Haziran 1826’de isyan etmiştir. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünen Sultan II. Mahmut için bu isyan bir fırsat olmuştur. 17 Haziran 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmıştır. 17 Haziran 1826 günü yayımlanan bir kanunname ile “Asakîr-i Mansûre-i Muhammediye” adı altında yeni ve modern bir ordunun kurulmasına karar verilmiştir.
Yeni kurulan bu ordunun başkumandanlığı için “Seraskerlik” birimi oluşturulmuştur. Yeni ordunun kurulmasıyla, merkez ve eyalet ordularından oluşan iki yapılı anlayış kaldırılmış, tek ve düzenli bir orduya dönüştürülmüştür. Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye yükümlülüğe dayanan bir sistem olduğundan, millî orduya geçiş sürecinde çok önemli bir aşama olmuştur. Sultan II. Mahmut, saray ve çevresini korumakla yükümlü Bostancı birliklerinin yerine, Avrupaî tarzda “Hassa Birlikleri” ordusunu oluşturmuştur. Yeni ordunun kuruluşuna paralel olarak 1834’de “Mekteb-i Ulum-ı Harbiye” kurulmuştur. Orduyu modern bir yapıya kavuşturmak isteyen Sultan II. Mahmut, Avrupalı uzmanlardan yararlanmak istemiştir. Bu doğrultuda iki kişiden oluşan Prusya askerî heyetini İstanbul’a getirmiştir. Heyette yer alan Yüzbaşı Von Moltke, Türkiye’de dört yıldan fazla kalmıştır.
Sultan II. Mahmut döneminde askeri alanda yapılan düzenlemelerden biri de Prusya’daki Landor Teşkilatı örnek alınarak Redif teşkilatının kurulmasıdır. Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu ile bütün imparatorluğun güvenliğinin sağlanması mümkün olmuyor, bu ordu için kurulan “Mansure Hazinesi’ne” birçok kaynak aktarılmasına rağmen askerlerin masrafları karşılanamıyordu. Bu soruna çözüm arayan Sultan II. Mahmut’un girişimleri üzerine toplanan Meclis-i Şura’da 1834 Ağustos’unda Redif birliklerinin kurulmasına karar verildi. Redif teşkilatının kurulmasından sonra ordu için Âsâkir-i Mansûre yerine “Âsâkir-i Nizamiye” adı kullanılmaya başlandı. Rediflik barış dönemlerinde çok büyük miktarda askeri silâhaltında bulundurmayı öngörmeyen bir sistemdi. Redif askerleri 23-32 yaş arası gönüllülerden oluşur, haftada iki gün askeri kıyafet giyerek eğitim yapar, diğer günlerde kendi işleriyle uğraşırlardı. Redif taburlarında görevli subaylar da haftada iki gün çalışır ve normal subay maaşının dörtte birini alırdı. Taburlar şeklinde teşkilatlandırılan redif birlikleri sefer halinde silâhaltına alınarak ait oldukları ordu birliklerinde savaşa katılırlardı. Rediflik uygulaması ile devlet bir taraftan mali bakımdan önemli miktarda tasarruf sağlarken, bir taraftan da üretimde düşüşü önlemiş oluyordu.
Tanzimat Fermanı’ndan II. Meşrutiyet’e Osmanlı Ordusu
Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yeniliklerden askeri teşkilat da etkilenmiştir. Tanzimat Fermanı ile sınırsız olan askerlik süresi sınırlandı ve askerlik, bütün Osmanlı tebaası için bir vatandaşlık ödevi haline getirildi. Ordunun ismi, “Asâkir-i Nizamiye-i Şahane” olarak değiştirildi ve 1841 yılında askeri kuvvetler, bölge komutanlıklarına bölündü. Asker alma işleri hala eski usulde yapıldığından firarlar ve askere gitmeme eğilimi yaygındı. Askeri alanda yapılan ıslahatların yetersizliğinin iyice gün yüzüne çıkması üzerine Sultan Abdülmecit Mabeyn-i Hümayun ve Hassa Müşiri Rıza Paşa’yı ordunun ıslahıyla görevlendirdi. Diğer taraftan ıslahat konusunun ayrıntılı bir şekilde görüşülmesi için “Meclis-i Muvakkat” adı ile özel bir kurul teşkil edildi. Yapılan çalışmalar neticesinde alınan kararlar Sultan Abdülmecit tarafından onaylanarak 6 Eylül 1843’de bir fermanla ilan edildi. Bu fermanla Osmanlı ordusu, Fransız ve Prusya ordu teşkilatları örnek alınarak yeniden düzenlenmiştir. Serasker Rıza Paşa, Abdülkerim Nadir Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa gibi önemli devlet adamlarının katkılarıyla hazırlanan 1843 teşkilatına göre Osmanlı ordusu muvazzaf, yedek, yardımcı ve başıbozuk kuvvetler olarak dört bölüme ayrılmıştır. Osmanlı topraklarının coğrafi konumu, nüfus yoğunluğu ve ulaşım imkânları göz önünde bulundurularak ülke beş ordu bölgesine ayrılmıştır. 1848 yılında çıkartılan bir ilave kanunla bu beş bölgeye, Irak ve Hicaz orduları da ilave edilmiş, bu şekilde ülke yedi ordu bölgesine ayrılmıştır.

6 Eylül 1843 tarihli kanunla askerlik hizmet süreleri de belirlenmiştir. Kanun muvazzaf askerlik süresini beş yıl olarak tespit etmiş, beş yıl muvazzaflıktan sonra yedi yıllık bir rediflik süresi öngörülmüştür. 1844 yılında asker alma kanununda yapılan düzenleme ile ise, her bölge genişliği ve nüfusuyla orantılı olarak asker vermeye başlamıştır. 1846 yılı başlarında “Dâr-ı Şurâ-yı Askeri” de asker alma meselesi ele alınarak bir tasarı hazırlanmıştır. Hazırlanan tasarı “Meclis-i Valâ-yı Ahkâm-ı Adliye”ye sunulmuştur. Mecliste yapılan görüşmelerde son şekli verilen kanun Sultan Abdülmecit’in onayıyla yürürlüğe girmiştir. 1846 asker alma kanunu ile asker almada ocak usulü terk edilerek kur’a usulüne geçilmiştir. Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği sırada topçu, top arabacıları birliği, askeri dökümhane fabrikaları, tophane, fişekhane, baruthane gibi kurumlar Tophane Müşirliği’ne bağlıydı. Tophane Müşirliği bütün bu kurumların idaresi ve topçu sınıfının ihtiyaçlarını karşılama noktasında yetersiz kalıyordu. 1843 tarihli kanuna dayanarak, topçu sınıfının ıslahı ve ihtiyaçlarının karşılamasını yürütmek üzere Meclîs-i Tophâne-i Âmire kurulmuştur. Ordu teşkilatında yapılan düzenlemelerle Seraskerlik makamı yeni bir statüye kavuşturulmuştur. Seraskerlik makamı, sadrazamlık ve şeyhülislamlık makamlarıyla aynı seviyeye getirilmiştir.
25 Haziran 1861’de Sultan Abdülmecit’in ölümü üzerine Osmanlı tahtına Sultan Abdülaziz çıkmıştır. Sultan Abdülaziz tahta çıktıktan hemen sonra ordu ve donanmaya önem verileceğini ilan etmiştir. 1861-1868 tarihleri arasında yeni askerî kıyafetlerin kabulü, tophane ve askerî okulların ıslahı ile orduda modern silahların artırılmasına çalışılmıştır. 1869’dan sonra ise askerî kuvvetlerin yeniden teşkilatlandırılması ve güçlendirilmesine yönelik daha köklü adımlar atılmıştır. 18 Ağustos 1869 (10 Cemaziyülevvel 1286) tarihinde “Kuvve-i Umumiye-i Askeriyye’ye Dair Nizamname” adı ile yeni askeri teşkilat yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla ordu sayısı yediye çıkartılmıştır. Ordunun Nizamiye, Redif ve Müstahfiz olmak üzere üç kısımdan oluşması uygun bulunmuştur. Ordunun çekirdeğini oluşturan Nizamiye kuvvetleri, faal ve yedek kuvvetler olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Redif kuvvetleri de birinci ve ikinci tertip olmak üzere ikiye bölünmüştür. Ayrıca bu kanunla on iki yıldan ibaret olan askerlik süresi yirmi yıla çıkarılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde 1874 Eylülü’nden itibaren Harp Okulu programlarının batı harp okulları programlarına benzetilmesi yönünde çalışmalar başlatılmıştır. Ayrıca yabancı uzmanlardan da yararlanılarak, sık sık manevralar ve harp oyunları tertip edilerek ordunun savaş kabiliyeti geliştirilmeye çalışılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde yapılan düzenlemeler ve yapılanmayla 700.000 kişilik bir ordu çıkartabilecek hale gelinmiştir. Kara ordusu dışında, Sultan Abdülaziz döneminde donanmanın geliştirilmesi için de çaba sarf edilmiştir. Donanmanın mali idari ve askeri bütün sorumluluklarının Kaptan-ı Derya’nın uhdesinde bulunması deniz işlerinin yürütülmesinde sıkıntılara sebep oluyordu. Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için donanmanın idari ve mali işlerini yürütmek üzere 12 Mart 1268’de Bahriye Nezareti kurulmuştur. Böylece Kaptan-ı Derya’nın sadece donanmanın komutanı olması sağlanmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde hem dışarıdan alınan hem de kendi tersanelerinde üretilen zırhlı gemilerle Osmanlı donanması uluslararası deniz gücü açısından hatırı sayılır bir konuma gelmiştir.
Sultan Abdülaziz döneminde yapılan düzenlemelerle Osmanlı ordusu, teşkilat ve malzeme yönünden daha kuvvetli bir hale gelmiştir. Ancak mali yetersizlikler, bilgili ve tecrübeli komutanların eksikliği gibi nedenlerden dolayı hedeflenen seviyeye ulaşılamamıştır. Genç Osmanlılara Meşrutiyeti ilan sözü veren Sultan II. Abdülhamit, 31 Ağustos 1876’da Osmanlı tahtına çıkmıştır. Sultan II. Abdülhamit cülus törenlerinden sonra bürokrat ve aydınları davet ederek ülke sorunlarına çözüm aramaya başlamıştır. Sultan II. Abdülhamit saltanat makamına geçtikten hemen sonra askeri eğitimin düzenlenmesi ve modernize edilmesi için harekete geçmiştir. Bunun için 1876’da askerî rüştiyeler açılmış, öğrencilerin askerî rüştiyeler ve askerî idadîlerde eğitim gördükten sonra Harbiye Mektebi’ne girmeleri sağlanmıştır. İlk defa İstanbul dışında Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat’ta harp okulları faaliyete geçmiştir. Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra eğitimin önemine vurgu yapmak için – başka kurumlarda olduğu gibi- eğitim kurumlarında en yüksek yetkili kişiye nazır unvanı verilmeye başlanmıştır. 1857’de medreseler dışındaki modern eğitim kurumlarının idaresi için Maarif-i Umumiye Nezareti kurulmuştur. Sultan Abdülaziz devrinde Harp Okulu Nazırı aynı zamanda diğer askerî okulların da nazırlığı görevini yürütmüştür. Sultan II. Abdülhamit döneminde ise bütün askeri okullar 1877’de kurulan Mekâtib-i Askerîyye Nezareti çatısı altında toplanmıştır. Harbiye Mektebi’nin ders müfredatının, Avrupa’daki askeri okulların müfredatlarıyla uyumlu hale getirilmesine gayret gösterilmiştir. Harbiye Mektebi içinde İstihkâm, Topçu, Piyade ve Süvari ile Erkân-ı Harbiye bölümleri oluşturulmuştur. 1878’de tümenlerin kurulması ve muvazzaf askerlik süresinin üç yıla indirilmesine karar verilmişti. 1879 yılındaFransız Jandarma Nizamnamesi tercüme edilerek Âsâkir-i Zaptiye Nizamnamesi olarak kabul edilmiştir. Bu nizamname ile jandarmanın; kuruluş, görev, tayin ve terfileri yeniesaslara bağlanmıştır. 1880 yılında Zaptiye adı Jandarma’ya, Zaptiye Müşirliği de Jandarma Dairesi Reisliği’ne dönüştürülmüştür.

Sultan II. Abdülhamit döneminde ordunun ıslahı için Alman askeri uzmanlardan yararlanma yoluna gidilmiştir. 14 Temmuz 1880’de imzalanan sözleşme çerçevesinde 11 Nisan 1882’de Albay Kaehler başkanlığındaki bir heyet İstanbul’a gelerek çalışmalarına başlamıştır. Ordunun ıslahı için Alman uzmanlar getirilirken, bazı Türk subayları da eğitim için Almanya’ya gönderilmiştir. Sultan II. Abdülhamit, bir taraftan orduyu ıslaha çalışırken diğer taraftan da insan kaynaklarının tespiti amacıyla 1882’de yeni bir nüfus sayımı yaptırmıştır. Alman askerî heyet başkanı Kaehler’in 1885 yılında ölmesi üzerine, Colmar Von der Goltz olağanüstü yetkilerle Alman askerî heyeti başkanlığına getirilmiştir. Von der Goltz İstanbul’da kaldığı 1895’e kadar, askerî eğitim sisteminin genişletilmesinde etkili olmuştur. Ayrıca topçu sınıfı Almanya’dan getirilen yeni toplarla daha modern bir hüviyete kavuşturulmuştur. Alman ıslah heyetinin teklifi doğrultusunda 25 Ekim 1886’da kabul edilen “Asâkir-i Nizamiye-i Şahane’nin Ahzine Dair Kanunname-i Hümayun” ile askerlik ve asker alma sağlam esaslara bağlanmıştır. İlk defa bu düzenleme ile “Ahz-ı Asker
Teşkilatı” kurulmuştur. 1886 tarihli kanunla redif sınıfına dair de önemli düzenlemeler yapılmıştır. Kanun “Mukaddem” ve “Tali” isimli tabular kaldırılarak redifler iki kısımlı sınıflıktan çıkartılıp tek sınıf haline getirilmiştir. Ayrıca her redif dairesi bir tabur çıkaracak şekilde yeniden düzenlenmiştir. 1886 tarihli kanunun 1887 Mart ayında yürürlüğe gireceği kanunnamede yer almıştır.
Muhtemel bir sefer sırasında oluşturulacak cephe gerisi teşkillerinin süratle meydana getirilmesi amacıyla 17 Eylül 1899’da “Seferberlik Nizamnamesi” yayınlandı. Savaş sırasında gerekli olan askeri malzemelerin her an kullanıma hazır bulundurulması için de tedbirler alındı. 18 Şubat 1890 tarihli “Redif Debboylarında İstihdam Edilecek Efrad-ı Askeriye Hakkında Nizamname” ile redif depolarındaki silah, elbise, mühimmat vesaire teçhizatın iyi bir şekilde muhafazası için yeterli miktarda askerin görevlendirilmesine karar verilmiştir. Bu düzenlemelerin dışında özellikle Ermeni isyanlarının olduğu bölgelerde asayişi sağlayabilmek için aşiretlerden ihtiyat süvari alayları oluşturulmasına karar verilmiştir. 20 Kasım 1890 tarihinde çıkartılan “Hamidiye Süvari Alaylarına Dair Kanunname” ile mensuplarını Kürtlerin oluşturduğu alaylar kurulmuş ve bu alaylara “Hamidiye Alayları” adı verilmiştir. 1903 yılının Ocak ayında yürürlüğe giren yeni bir nizamname ile her ilde piyade ve süvariden oluşan jandarma alaylarının kurulması kabul edilmiştir. Ayrıca jandarma alaylarına bağlı olmak üzere bazı vilâyetlerde seyyar jandarma taburları oluşturulmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Efe, Orduda Islahat Ve Ordu Müfettişlikleri (1908-1920)
Yusuf Halaçoğlu, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı
Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügati’t-Türk
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt:1
Mithat Sertoğlu, Resimli Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt:5
Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
Fuat Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri
Nafi Atuf Kansu, Türkiye Maarif Tarihi
Roderic H. Davidson, Küçük Kaynarca Antlaşmasının Yeniden Tenkidi
Auguste Boppe, On Sekizinci Asırda Fransa ve Türk Askerliği
Halil Cin ve Ahmet Akgündüz, Anayasa ve İdare Hukuku
Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri

*Bu çalışmanın tüm hakları, İsmail Efe’ye aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Faizsiz Ekonominin Gerekliliği, Bitcoin Ve Milli Dijital Para

Faizsiz ekonomi dendiğinde özellikle ülkemizde akla ilk gelen ekonomi modeli İslami ekonomi ve katılım bankacılığıdır. Tezin ilerleyen kısımlarında katılım bankacılığının özellikle ülkemizde neden bir faizsiz ekonomi modelinde olamayacağına ve Türkiye’deki katılım bankacılığı modelinin aslında faizli bir ekonomi sistemine muhtaç olduğu gözler önüne serilecektir. İslami ekonomi dendiğinde ise genellikle geriye gidilmekte ve gerideki işleyişine bakılmaktadır ve en büyük yanlış ise burada yapılmaktadır çünkü faizsiz ekonomi geçmişte kalmış, açıklanması için geçmişe bakılmasına gerek olan bir ekonomi modeli olmamalıdır. Faizsiz ekonomi geçmişin değil geleceğin ekonomisidir. Faizsiz ekonominin en önemli yapıtaşı ekonominin herhangi bir yerinde faizin ki bu gecikme faizi bile olsa yer almamasıdır. Bu da asla faizi yasaklayarak olacak bir şey değildir. Faiz yasaklanırsa resmi kurumlar yerine gayri resmi kurumlar devreye girecek özellikle tefecilik yeniden hortlayacaktır. Bu yüzden sürekli belirttiğimiz gibi faizi gereksiz kılacak bir sistem çalışması yapılmalıydı.
Faizsiz Ekonominin Gerekliliği ve Önerileri
Günümüz bankalarının büyük bir çoğunluğu fikrinizin iyi mi kötü mü olduğuna bakmadan gelirinize ve teminatınıza göre istediğiniz parayı size verirler. Daha girişimci bireyleri teşvik edecek ileride açıklayacağımız yatırım geliştirme (ya-ge) şirketleri ortaya çıkarsa bankalara göre daha yenilikçi fikirlere destek verilecektir. En basitinden her yerde açılan döner dükkânlarından bir tane de ben açacağım dediğinizde yüksek ihtimalle destek alamayacaksınız ama diğer döner dükkânlarından farklı bir yenilik yaptığınız anda size bu şirketler destek vereceklerdir. Ev ya da araba gibi peşin olarak alınması zor olan ürünler faizsiz ekonomide taksitle aracısız olarak çok daha kolay alınacağından insanlar faize ödedikleri parayı refahlarının artışına harcayacaklardır yahut tasarruflarını arttırmaya yöneleceklerdir. Bu da yine yatırımların artmasını sağlayacaktır.
Dijital para sistemine geçildiğinde herkesin gelirleri ve harcamaları tam olarak bilineceğinden ihtiyaç sahipleri çok daha çabuk tespit edilecek devlet yardımları da tam olarak gerekli yerlere gidecektir. Vergilendirme çok daha etkin olacaktır. Vergi kaçırma olasılığının çok düşük olacağı bu ekonomide alınan vergiler ya yatırıma gidecektir ya da vergi oranları düşürülüp üretilen ürünlerin daha ucuza satılması sağlanacaktır. Yapay zekâ sistemlerinin ekonomiyi sürekli denetlediği bir ortamda krizler günümüze göre yıllar öncesinden öngörülebilecek ve gerekli adımlar anında atılacaktır. Sektörel bazlı sorunlar günlük satışlarda bile ortaya çıkacak. Bir, iki günlük sıkıntıda bile değişim anında öngörülebilecektir. İnsanların yıllarca biriktirdiği paraların değeri bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak bir faiz artış ya da indirim kararı yahut bir cumhurbaşkanının bir başbakana fırlatacağı anayasa kitapçığıyla azaltılamayacak. İnsanlar parasının değerinin on yıllar sonra bile sabit kalacağını öngörebileceklerdir bu da taksitli satış ile peşin satış arasındaki farkı neredeyse ortadan kaldıracaktır. İstikrarlı bir para modeli sunacaktır. Ayrıca faizin olmadığı bir ülkede çok düşük karlarla bile yatırım kararları alınabilecek artan yatırımlar işsizliği azaltacaktır. Bunların hepsinden farklı olarak dini sebeplerle faizli işlem yapmak istemeyen insanların paraları da yatırıma dönüşecektir.
Faizsiz Ekonominin Önerileri
1- Bankalar yatırım geliştirme(ya-ge) şirketlerine bırakmalıdır.
2- Taksitlendirme teşvik edilmelidir.
3- Küresel ve milli dijital para sistemine geçilmelidir.
4- Merkez bankasına yardımcı olacak üst düzey bir yazılım ya da yapay zekâ olmalıdır.
5- Milli dijital paranın değeri sabit kalmalıdır.
Günümüz Bankaları ile Faizsiz Bir Ekonomi
Günümüz bankaları ve bankacılık sistemleri birçok krizin başlatıcısı olarak görülmektedir. Bunu isteyerek, umursamayarak ya da sadece kar dürtüsüyle yapmaları önemli değil ancak artık bankalara güven duygusu buharlaşıp gitti. Dijital paralar ve ardından gelen kripto para teknolojisi ile bankalara birçok anlamda gerek olmadığı görülmeye başlandı. Hatta bankaların kripto paralarla alakalı aradan geçen 9 seneye rağmen hala bir yatırım aracı oluşturmamaları da kripto paraların bankaların sonunu getireceğinden korkusu olarak yorumlandı. Böylece görülüyor ki ekonominin geleceğinde bankaların yeri olmayacak.
Faizsiz Ekonomide Paranın Yönetimi
Dünyada paranın yönetimi çağdaş ülkelerde genellikle merkez bankalarının elindedir. Biz ise bunun bir yapay zekâya bırakılması ya da yapay zeka eşliğinde yapılması görüşündeyiz. Nasıl ki insan nüfusunun özellikle fazlalaştığı yerlerde suçluları tespit etme işi insanlara değil de yüz tanıma sistemlerine bırakılmışsa. Ekonominin de bu denli karmaşıklaştığı bir yüzyılda ekonomi ile ilgili tespitlerin yapılması da yapay zekâya bırakılmalıdır. Günümüzde birçok alanda bilgisayar yazılımı kullanılmaktadır. Gelişen teknolojilerle artık yazılımlar yerini kendi öğrenen bilgisayarlara bırakmaya başladı. İşte bu kendi öğrenebilen bilgisayar ve yazılımlara yapay zekâ İngilizce olarakta artificial intelligence (AI) denmektedir. AI uygulamalarını bazı bankalar günümüzde bile denemeye başlamıştır. İNG bankası yapay zeka uygulamalarını yeni model, insanla yapılan çalışmaları da geleneksel model olarak adlandırmış ve arasındaki farkları tespit etmeye çalışmıştır. ING Bankasının yöneticisi Ignacio Julia Vilar, yapay zekâ yardımıyla müşteri davranışını anlayarak onlara nasıl tasarruf edebilecekleri tavsiyesinde bulunuyoruz. Ayrıca Geleneksel model ile yeni model arasında bir ölçüm yaptık. Modeller arasında yüzde 10 fark gördük. Örneğin KOBİ müşterilerine beş dakika içinde kredi alıp alamayacağını söyleyebiliyoruz. Bu işlem İspanya’da iki üç hafta sürüyordu. Hayır, cevabı verdiğimiz müşterilerde bile memnuniyette artış gördük. İlerleyen yıllarsa ise İNG bankası 2 milyar dolarlık yapay zekâ yatırımı ile 7000 kişinin işine son vermeyi ayrıca Belçika’da ki şube sayısını yarıya düşürüp dijital ortama geçmeyi öngörüyor. Bununla beraber yıllık 1 milyar dolar tasarruf sağlanmasını hedefliyor.
Mortgage krizinde krizi ilk başlatan adım “F notlu emlak kredisi havuzlarının oluşturduğu menkul kıymetlere A notu vermeleri ile tanınan derecelendirme kuruluşları” değil de belki de ilk riskli kişilere de istedikleri kadar mortgage kullanmalarına izin vereceğiz diyen herhangi bir banka da ki bir müdürdü. O bir kişinin kararı milyonlarca kişinin hayatına mal oldu. İşte ekonomideki bu karmaşıklık aslında bir insanın değil bir bilgisayarın takip etmesini gerektirecek düzeydedir. Merkez bankası gibi önemli kurumların başına seçilen ya da atanan kişilerde milyarca doları yönettikleri için bazı sorunlar olabilir. Devlete düşman olan yahut parayı ve lüksü çok seven birisi bile bir şekilde oraya gelebilir ve rüşvet alma yolunu seçerse milyonlarca insanın hayatına mal olacak kararları verebilir ama yapay zekâlar, bilgisayarlar, yazılımlar rüşvet alamaz.
2009 mortgage krizinde krizin geldiğini bir iki insan fark ederken diğer hiç kimse bu insanlara inanmamıştı ve kriz sonunda milyonlarca aileyi onlarca ülkeyi etkileyen bir sarmala dönüşmüştü. Eğer bir yapay zekâ tarafından denetlenen bir ekonomiye sahip olunsaydı; yapay zekâ mortgage senetlerine A notu verildiğini görecek ancak mortgage kullananların geri ödemelerinin çok daha sıkıntılı olduğunu görüp kredi derecelendirme kuruluşlarını uyaracak hatta kendisi bir kredi notu açıklayacaktı; bu açıklamalar belki böyle bir krizin yaşanmamasını sağlayacaktı. Ekonomistler belli konularda uzmanlaştığı için, bir kriz başlamasına sebep olacak konuyu çalışan ekonomist sayısı, toplam ekonomist sayısına göre daha az olur; bu özellikle gelişmemiş ülkelerde yok denecek kadar azdır. Ancak kurulacak bir AI sistemiyle devlet, tüm sayısal verileri her gün belki onlarca defa gözden geçirebilecek, gelişmiş ülkelerde olan ekonomi uzmanlarının bile yapamayacağı sıklıkta tekrar tekrar verileri analiz edebilecektir.
Ekonomide kullanılan bazı yapay zeka teknolojileri ise ürün arama teknolojisi, satın alma teknolojisi (müşterilere özel satın alabileceği ürünlerin reklamını göstererek), tedarik teknolojisi. Ayrıca banka hesaplarından terör finansmanının tespitinde şu anda kullanılabilen tek yol yine yapay zekâdır. Ayrıca şu anda geliştirilen teknolojilerden biri olan EVA ile 2030 yılında bankaların şube açmasına bile gerek olmayacağı ve eski şubelerinin kapanacağı düşünülmektedir. Her türlü bankacılık işleminin internetten EVA aracılığı ile gerçekleştirilmesi yönünde çalışılmaktadır. Yapay zekâya İsaac Asimov’un 3 robot yasası tarzında temel bir yasa girilmelidir. Ekonomik bir AI için girilebilecek 3 temel yasa şunlar olabilir.
1.Sabitlik: Para değerinin bir insanın iki dudağı arasında olması ve insanın yıllarını vererek bir ev araba alma hayali ile biriktirdiği paranın bir faiz indirimi, ya da tedavüle sokulacak yeni paralar ile değerinin düşmesi insanları zor duruma sokmaktadır. Paranın değerinin azaltılması ya da arttırılması hep bir tarafı mağdur etmektedir. Gelir eşitsizliği oluşmasının, istikrarın bozulmasının sebeplerden biride paradaki fiyat dalgalanmalarıdır. O zaman böyle bir AI’nın kontrol ettiği bir merkez bankası bulunmalı ve bu AI’nın ilk yapması gereken kurulduğu ülkenin parasının değerini korumak olmalıdır. Parayı değil değerini sabitlemeli.
2- Refah: Paranın değerinin korunduğu bir sistemde ithalat ihracattan çok daha fazla ise ülkeden para çıkacak ve ülkede para miktarı azalacaktır bu da kişi başına düşen milli geliri azaltacak ve insanların refah seviyesinin düşmesine sebep olacaktır. AI bu dengenin korunması için en etkin kullanılacak yöntem olabilir. Gelirin eşit dağılımı üzerinde büyük bir etki yaratacaktır. Etkin bir şekilde bu politikanın yürütülmesi dilencilik olgusunu bile tamamen ortadan kaldırabilir.
3-Hesap verirlik, şeffaflık: Yapay zekânın etkin olduğu bir ekonomide kimin ne kadar kazandığı, ne kadar harcadığı hemen belli olacaktır. Hatta tüm insanlar en zenginden en fakire sıralanabilecektir. Paraya gerçek ihtiyacı olan kişi belirlenebilecektir. Ayrıca AI’nın yaptığı tüm işlemler anlık olarak görülebilecek ve sebepleri sorulup öğrenilebilecektir. Bu özelliğiyle herhangi bir ülkedeki en şeffaf kurum olacaktır.
Faizsiz Ekonomide Para
Faizsiz ekonomide para kavramı diğer sistemler ile benzerlik gösterecektir. Paranın tüm fonksiyonları faizsiz ekonomide de aynı olacaktır. Mübadele aracı olması, hesap birimi olması, değer saklama aracı olması ve iktisat politikası aracı olması bizim sistemimizde de gereklidir. Ayrıca paranın; herkes tarafından kabul edilmesi, kolay taşınır olması, yasal olması, dayanıklı olması, kolay taklit edilememesi, homojenlik, bölünebilir olması ve değerini koruması gibi özellikleri de barındırması gerekmektedir.
Para Çeşitliliği
Takas ekonomisinin günümüzde işleyemeyeceğini söylerken şunları söyleriz. Takas ekonomisinde n tane mal için n.(n-1)/2 tane fiyat oluşur. Peki, günümüzde n tane para olan dünyamızda paraların birbirlerine karşılığı kaç şekilde oluşur? n.(n-1)/2 yani takas ekonomisi ile aynı. Bu kadar farklı para birimlerinin olmasının taşıdığı riski Arestis ve arkadaşları şu şekilde ifade ediyorlar: Dünya üzerinde birbirinden farklı konvertibilitede kurların olması küreselleşme önündeki bariyerlerden biridir. Aynı zamanda bu sistem gelişmiş ülkelerin orantısızca faydalandığı bir küresel finansal sistem anlamına gelir. Ayrıca farklı para birimlerinden dolayı finansal pazarlar birbirinden ayrılır ki bu da finansal bir krizin kaynağı olabilir. Buna çözüm olarak milli dijital paraların birbirlerine konvertibl olması yerine milli dijital paraların sadece küresel dijital paralara konvertibl olması gerektiğini öngörmekteyiz. Böylece n farklı milli dijital para birimi için sadece n tane kur olacaktır. Böyle bir sistem yıllardır finansal sistemin üst basamağında olan ülkeler tarafından sömürülen ülkelere eşitlik için büyük bir şans verecektir. Belki de yüzyıllar sonra ülkeler arası eşitlik sağlandığında ya da ülkeler arası birleşmeler ve bütünleşmeler olduğunda tek bir para sistemi tüm dünya üzerinde hâkim olabilecektir.
Altın Döviz Standardı ve Bitcoin
Altın döviz standardı altın para standardının son aşaması, bir ulusal paranın birim değerinin, parası altına konvertibl bir başka ülkenin parasına bağlaması halini ifade eder, altın kambiyo standardı da denir. Bitcoin tamamen internet (dijital) ortamında oluşturulan fiziki bir yapısı olmayan herhangi bir merkez bankası tarafından üretilmeyen toplamda en çok 21 milyon tane üretilebilecek olan bir dijital para birimidir. İlk ortaya çıktığında değeri 1 dolar bile olmamasına karşın 2017 Haziran ayı itibari ile 3000 dolar sınırına dayanmıştır. Altın döviz standardı ile benzerliği ise Dünya’nın yeraltı altın rezervleri nasıl bir noktada bitecekse bitcoin üretimi de bir noktada bitecektir. Bu açıdan da bitcoin ve altın benzerlik göstermektedir. Başlangıç için bu iki para sisteminin de faizsiz ekonomiye uygun olduğu düşünülebilir.
Altın Döviz Standardı Önündeki Engel Uzay Madenciliği
Altın döviz standardının faizsiz ekonomiye uygun olmamasının iki sebebi vardır. Bunlardan ilki gelişen teknoloji ile ortaya çıkan yeni bir alan olan uzay madenciliği Uzay madenciliği uzay teknolojilerinin gelişmesi ile diğer gezegenlerden veya asteroidlerden değerli madenlerin çıkarılması sürecidir. Günümüzde birkaç firma ile başlayan uzay madenciliği araştırmaları gitgide artmaktadır. İlerleyen yıllarda bu firmaların tonlarca altın getirdiğinde böyle bir ekonomi sisteminin nasıl bir darbe alacağını öngörmek hiçte zor değildir. İkincisi de şu anda da geçerli olan bir durum ki dünyada yeni bulunan her yeraltı altın rezervinde altın fiyatları dalgalanmalar yaşamaktadır. Paranın altına sabitlendiği sistemde dolaylı olarak paralarda da dalgalanmalar yaşanacaktır. İki olayımızda da aslında altının üretim miktarının aniden artmasının para değeri üzerinde olumsuz etkisi olduğu görülebilir. Uzay Madenciliğinin bir diğer önemli tarafı ise iktisattaki kıt kaynaklar tanımını yapmamız artık daha da zor olacaktır. Teknoloji geliştikçe kıt kabul ettiğimiz birçok madeni ve minerali evrenin derinliklerinden istediğimiz kadar getirebileceğiz.

Küresel Dijital Para Birimi ve Bitcoin
Herhangi bir merkez bankası tarafından üretilmemesi ile tüm dünyanın internet para birimi olan bitcoin geleceğin tek ortak para birimini simgeliyor. Öyle ki yakın zamanda tüm ülkeler ve işletmelerde bitcoin kabul edileceği görüşü gittikçe yaygınlaşmaktadır.  “Küresel Keynesçiliğin küresel ekonomik sistem için getirdiği öneri aynı zamanda Keynesçi düşünceye bağlı olmayan birçok iktisatçının da savunduğu küresel para önerisi getirilmesinin altında yatan sebep para değerlerinin türdeş olmaması, az gelişmiş ülkelerin paralarının değerinin gelişmiş ülkelere göre çok daha düşük olması ve gelişmiş ülkelerin bu sebeple az gelişmiş ülkelerden çok daha rahat bir şekilde para çekebilmeleridir ki bu da başka adaletsizliklerin baş göstermesine sebep olur. İşte Keynes’in ve daha birçok iktisatçının önerdiği küresel para birimi faizsiz ekonomi için de çok önemlidir. Küresel bir para biriminin basımı, dağıtımı hiçbir ülkeye veya birkaç ülkenin toplanıp oluşturduğu bir kuruma verilemez tamamen serbest olmalıdır. Bu da günümüzde kullanımı iyice artan bitcoin ve türevlerini bize işaret etmektedir.
Ülkelerin bu tarz bir paraya karşı çıkması senyoraj gelirlerinden vazgeçmek zorunda olmaları sebebiyledir. Senyoraj para basma yetkisini elinde tutan kurumun, bu yetkisi dolayısıyla para basarak elde ettiği reel gelirdir. Senyoraj enflasyon döneminde büyük bütçe açıklarını para basıp ekonomiye sürerek kapatmak zorunda olan hükümetin elde ettiği kamu gelirleri vergilerinin en adaletsizidir. Devletin her senyoraj geliri aslında halkın cebinden çıkmaktadır. Bu sebeple yeni geliştirilecek olan parada senyoraj bir devletin ya da bir kişinin elinde olmamalıdır. Bitcoin ilk kurulduğunda kurucu grubun birkaç milyon bitcoini ellerinde tuttukları tahmin edilmektedir yani bitcoinde de bir nevi senyoraj geliri oluşmuştur ve bu gelirde şu an birkaç kişinin elindedir. Satoshi Nakamoto kod adını kullandığını söyleyen ve bitcoin kurucu grubunun başında olduğunu iddia edilen Craig Steve Wright eğer gerçekten Satoshi ise tahmini olarak bir milyon Bitcoinin sahibi olduğu düşünülmektedir ki Bitcoinin 2017 Haziran kuruna göre yaklaşık 2,8 milyar dolara denk gelen bir serveti var demektir. Bu da başka bir eşitsizlik kaynağı olduğu için faizsiz ekonomi de son tercih olarak bitcoin ve türevleri tavsiye edilecektir. Ancak bu kurucular grubu belli bir süre sonra ellerindeki bitcoinlerin büyük çoğunluğunu, dünya üzerindeki belli haksızlıkları gidermek için kullanırlarsa (Satoshi’nin bitcoin hesabında uzun bir süredir hareket olmaması sebebiyle bazı kişiler bitcoinlerini yok ettiğini düşünmektedir.) bitcoin de haksızlıklara karşı oluşturulmuş olan dijital para birimi olduğunu gerçek anlamda kanıtlayacaktır. Böylelikle küresel ve adil bir dijital para birimi olma yolunda çok büyük bir adım atacaktır.
Bitcoin’in küresel bir dijital para birimi olmasındaki bir başka sıkıntı ise bu para kimseye ait olmadığı için parayı şu anda geliştiren kişiler, ellerinde büyük miktarda bitcoini olan kişilerdir. Geliştirme sebepleri ise bitcoinin daha çok kullanılması ve bu sayede bitcoinin değerini arttırarak, servetlerini arttırmaktır. Bu da bitcoin de servet kimin elinde ise parayı onun geliştirip yönlendirmesine sebep olacaktır. Oluşturulacak yeni bir küresel dijital para biriminde, bu geliştirmeleri kimin yapacağı konusu üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konudur. Bitcoin ve türevleri dışında oluşturulacak bir küresel dijital para birimi olacaksa ki bitcoin kurucuları iyi niyet göstermezler ve senyoraj gelirlerinin tamamını ellerinde tutarlar ise başka bir para birimine ihtiyaç olacaktır. Böyle bir dijital para ilk oluşumunda adaleti sağlaması adına Dünya nüfusunun 7,5 milyar olduğu günümüzde, en son 7,5 milyar adet üretilebilecek şekilde tasarlanabilir. Ancak sınır bu mu olmalıdır yoksa dünya nüfusunun artışı ile artıp azalışı ile azalmalı mıdır? Bu cevaplanması gereken başka bir sorudur. Küresel dijital para birimi ilk üretildiğinde ülkelere ya nüfusları oranında ya da her ülkeye nüfusuna bakılmadan eşit olarakta dağıtılabilir. Böyle bir eşitlik ve adalet ile başlayan bir para birimi de küresel para birimi olma yolunda çok iyi niyetli bir adım atmış olacaktır.
Senyoraj geliri olmayacak olan bu para birimi ile Amerika başta olmak üzere senyoraj geliri sayesinde daha da devleşen diğer birçok ülkenin ellerindeki senyoraj gücü kaybolacağından; küresel bir dijital para biriminin oluşturulmasını bu ülkeler asla istemeyeceklerdir. Böyle bir çaba büyük ihtimalle gelişmekte olan ülkelerden gelecektir ki bu da Türkiye’ye öncü olma fırsatını sağlayacaklardır.
Milli Dijital Para
Her ne kadar tek bir küresel dijital para öngörülmüş olsa da ülkelerin kendi içinde kullanabilecekleri bir milli dijital para sistemi gerekliliği öngörülmüştür. Bu milli dijital para ithalat ya da ihracatta kullanılamayacak sadece yurtiçi alım satım işlerinde kullanılacaktır. Yurtdışı tüm işlemlerde küresel dijital para kullanılacaktır. Küresel para önerisinde bulunmuş post keynesyen iktisatçı Moore’a göre uluslararası ticarette ulusal paraların kullanımı küresel ekonomide büyük bir deflasyonist eğilim yaratmaktadır. Çünkü cari açık veren ülkeler ulusal paralarını koruyabilmek için cari işlem fazlası vermeye zorlanmakta ve genişletici iç politikaları uygulama olanaklarını yitirmektedir. Milli dijital para biriminin son derece yenilikçi olması gerekmektedir. Bu da belki sürekli güncellemelere tabii tutulması anlamına gelir. Böyle bir paranın güvenliğinin önemi kadar hızlı transfer edilebilmesi sadece internet alışverişlerinde değil ayrıca nakit kullandığımız yerlerde de geçerli olması gerekir. Bunun da ötesinde şu anda çocuğumuza harçlık verdiğimizde nasıl ki sadece cüzdanımızı açmamız gerekiyorsa. Kürresel dijital parada da harçlık vermek bu basitlikte olmalı ayrıca bir İBAN numarası isteme paranın geçmesini bekleme gibi zahmetlere gerek kalmamalı. İnternet tabanlı olacak olan bu para öncelikle otobüs kartları (Akbil vb.) gibi belli yerlerden doldurulabilecek belli limitler tanımlanan kartlar şeklinde tasarlanabilir ve bu kartlar birbirine dokundurulup miktar girildiğinde anında aktarım yapılabilecek kolaylıkta tasarlanmalı ki naktin yerini kolayca alabilsin.
Milli Dijital Paranın Avantajları
İnsanın doğası üzerine tartışmalar felsefenin en büyük ilgi alanlarından biri olmaya devam ederken buna psikologlar ve beyin üzerine çalışan yüzlerce bilim insanı da katılmıştır. İnsan doğası üzerine en önemli sorulardan birisi de insan doğası gereği iyi mi yoksa kötü müdür? Bazı bilim insanlarına göre insanlar doğası gereği kötüdür, bazı bilim insanlarına göre doğuştan iyidir, bazılarına göre ise insan boş bir levhadır, bazılarına göre ise insan içinde hem iyi hem kötüdür. Biz sonuncusunu temel alıp ilerleyeceğiz. Hukuk sistemi nasıl ki hep iyinin yanında oluyorsa ya da olmaya çalışıyorsa. Bir ekonomik sistemde bunu yapmalı ve iyinin yanında olmalı ve iyi olmayı teşvik etmeli. En basitinden ülkemizin acı gerçeklerinden birkaçını düşünelim vergi kaçırma ya da sigortasız işçi çalıştırma gibi olaylar, dijital paranın tamamıyla kullanıma girmesi ile çok daha kolay tespit edilebilecek. Gresham yasası nasıl ki kötü paranın iyi parayı kovacağını söylüyorsa bu aslında diğer alanlarda da geçerlidir. Vergi kaçırmaz ve sigortalı olarak işçi çalıştırırsanız satacağınız ürünlerin fiyatı çok daha yüksek olacaktır. Diğer bir şirket vergi kaçırıp, sigortasız işçi çalıştırırsa ürünlerini daha ucuza satacak ve sonunda rekabet edemeyip iflas etmenize sebep olacaktır. Kötü patron iyi patronu sistemden kovmuş olacaktır. Ekonomik sisteminiz kötü olanı tespit edip cezalandıramıyorsa bu yavaş yavaş tüm halkı etkileyecektir. Dijital bir para biriminiz ve alım, satımları takip edebileceğiniz iyi bir yapay zekâ veya yazılıma sahipseniz ekonomide tam etkinliğe sahip olabileceksiniz. Hepimiz hemen hemen her gün aç olduğunu söyleyerek para isteyen kişilerle karşılaşarak bu kişilere yardım etmişizdir. Sonra haberlerde görürüz ki yardım ettiğimiz kişi ölmüş ve banka hesabında 1 milyon TL’yi geçkin para bulunmuş. Tabii ki bu her ihtiyaç sahibinin böyle olduğu anlamına gelmez ancak insanların yardım etme duygusunu köreltir.
Yardımlaşmada daha etkin olunması için kurulan dernek vb. kurumlara değinirsek; gerçek ihtiyaç sahiplerini tespit etmek için onlarca bazen yüzlerce bina kiralamak, bir sürü demirbaş almak, yüzlerce defterlik kayıtlar tutmak zorunda kalıyorlar. Bu da toplanan yardım paralarının tamamının ihtiyaç sahiplerine ulaşmamasına, ihtiyaç sahiplerini bulmaları için de para harcamalarına sebep olmaktadır. Dijital para sisteminde ise herkesin gelir ve gideri bilinebileceğinden gerçek ihtiyaç sahipleri saniyeler içinde tespit edilebilecektir. Oluşturulacak bir havuz hesaba, yardım etmek isteyen kişiler para göndererek gerçekten ihtiyaç sahiplerine yardım etmiş olacaktır. Dijital para sisteminde paranın bazı özellikleri çok daha etkin olarak karşımıza çıkacaktır. Bu para birimi diğer para birimlerine göre çok daha kolay taşınır, dayanıklı, bölünebilir olacağı gibi taklit edilmesi de zorlaşacaktır. Ayrıca sabit kur sistemi ile değerini binlerce yıl aynı şekilde muhafaza edecektir.

Milli Dijital Paraya Geçiş
Faizsiz bir ekonomiden bahsedebilmek için öncelikle para sisteminde değişikliklere gidilmesi gerekmektedir. Günümüz banknot para sisteminde alış ve satışların, para haraketliliğinin takibi çok zordur. Takip edilebilen kısmı da bankalar üzerinden yapılandadır. Faizsiz ekonomide banka olmayacaksa hiçbir ekonomik hareketi görmemizin imkânı olmayacaktır. O yüzden banknot para sisteminden dijital para sistemine geçmemiz gerekir. Böylece alınan bir ekmek bile ekonomik veri olarak görülecektir. Her ekonomik hareketliliğin kaydedildiği böyle bir sistemde ekonomik veriler çok daha hızlı bir şekilde değerlendirilebilir. Dijital paraya geçiş sürecinin birkaç farklı alternatifi olabilir. Bunlardan en akla yatkın olanı belli bir yıl çift para sistemini uygulamaktır. Gresham yasası gereği insanlar ellerindeki Dolar, Euro gibi dövizler yerine bu yeni iyi paraya yatırım yapmaya başlayacaklar böylelikle insanlar kâğıt paralardan, dijital paraya kendi isteği ile geçecektir. Japonya’nın yakın zamanda yapmış olduğu bir açıklama ile dijital paraya geçişte benzer bir yol izleyebileceği sonucuna varılmıştır. Japonya, Yen’e denk olarak çıkarmayı düşündüğü blockchain tabanlı Jcoin’i 2020 olimpiyatlarına yetiştirmeye çalışıyor ve belli bir süre hem bu dijital para hem de Yen’i beraber kullanmayı planlıyor. Estonya da benzer şekilde Estcoint üreterek dijital paraya geçmeyi isteyen ülkelerden. Uzmanlara göre Estonya’nın bu hareketi yerel para birimini yok ederek sadece dijital paranın ayakta kalmasına sebep olacak.
Arbitraj, Spekülasyon. Manipülasyon
Esnek kur sisteminde arbitraj, spekülasyon ve manipülasyon yapılması mümkündür. Bunlardan ilk ikisi suç sayılmazken, manipülasyon yani hileli yönlendirme suçtur. Arbitraj paranın fiyat farklılığı olan iki ya da daha fazla piyasada aynı anda alınıp satılmasıdır ki bu işlem sonunda arbitrajcı her zaman kar eder. Ancak arbitrajcının kazandığı parayı kimden kazandığı sorusuna cevap verilmez. Dolar Türk lirası kurunun A ülkesinde alışı 3.54 satışı 3.55. B ülkesinde ise alışı 3.52 satışı 3.53 olduğunu varsayalım. B ülkesinde 3.53 ten doları alan birisi aynı saniyede A ülkesine 3.54 ten satarsa 1 kuruş kar etmiş olacak. Bu işlemi 1 milyar dolar ile yaparsa 1milyar kuruş yani 10milyon TL kazanacaktır. Bu 10 milyon TL ise kuru daha yüksek olan A ülkesinden çıkmış olacak ve bu da ülkenin refah düzeyini azaltan bir etken olmuş olacak yani ülke içindeki para azalacak. Spekülasyon ise Türk Dil Kurumu sözlüğünde vurgunculuk olarak geçmesine rağmen iktisat sözlüklerinde çeşitli mal ve mali varlıkları içeren ekonomik varlıkların, ileride fiyatlarının yükseleceği tahmin edilerek, ucuz fiyattan alınıp; sonra fiyatı yükseldiğinde satılması suretiyle kar elde etme davranışı olarak tanımlanır. Tersi olarak da fiyatların düşmesini beklerse elindeki varlıkları çıkaracaktır.
Spekülasyonu ikiye ayırabiliriz. İlki gerçekten bilgi ve becerisi ile ilerideki fiyatları tahmin edebildiği için yapılan alım satımlardır ki buna bilgi ile spekülasyon diyelim. İkincisi ise elinde gerçekten yüklü bir nakit bulunan kişinin bu yüklü nakdi ile bir mali varlığa yatırım yapıp çekilmesi sonra tekrar alması şeklindedir. Bunu yaparken düşünce şudur yatırım yapıldığı anda değer artışını görenlerin almasını sağlayıp fiyatı daha da yükseltmek, sonrada yüklü miktarda satış yaparak aniden düşmesini ve bu panikle diğer alıcıların satış yapmasını sağlayarak normal değerin altına düşürüp tekrar alarak kar sağlamak. Buna da para ile spekülasyon diyelim ki buna aslında istikrar bozucu spekülasyon da denmektedir. Para ile spekülasyonda elde edilen kar kesinlikle başkalarının yatırımlarını eritmek üzerine olduğu için yasaklanması gerektiği görüşündeyiz. Bilgi ile spekülasyonda ise kişinin gerçekten bir emek ve zaman harcayıp bu bilgiye ulaşabileceğinden daha hoş karşılandığını düşünebiliriz. Ancak bu bilginin bir şekilde arkadaşınız olan herhangi bir ülkenin merkez bankası başkanından kolayca alındığını varsayarsak, örneğin bir faiz artışı ve indirimi olacağı bilgisi size önceden geliyorsa ve buna göre pozisyon alabiliyorsanız bu da başka bir sıkıntıyı doğuracaktır. Bu sebeple bilgi ile spekülasyonda da belli yönlerden sıkıntılar vardır. Bu sebeple en azından para sistemi içerisinde arbitraj ve spekülasyonun önüne geçmek gerektiğini düşünmekteyiz.
Sabit Kur Sistemi
Sabit ve esnek kur sisteminin de eksileri olduğunu gördüğümüz için faizsiz ekonominin altyapısını oluşturacak üçüncü bir kur sistemine ihtiyacımız olacaktır. Bu da milli dijital para ve yapay zekalı sabit kur sistemidir. Bu kur sisteminde milli dijital paramız önce esnek kur sistemine bırakılır ya da daha önceden uygulanmış olan esnek kur sistemi verileri dikkate alınır. İstenilen bir noktada diğer para birimleriyle bir denge kurduğunda kur değil ancak para birimimiz sabitlenir. Yani 1 Dijital Türk Lirası(DTL) 1000 Amerikan dolarına eşittir demek yerine Türkiye’de bir ailenin asgari geçimini sağlayabileceği miktara 1 DTL denilecektir. Diyelim ki bu da 1000 dolara eşit olsun. Türkiye’de asgari geçim koşullarının 1 yılda değişmediğini varsayıp doların %1 değer kaybettiğini düşünürsek artık 1 dijital Türk lirası 1010 dolara eşit olacak. Varsayalım ki asgari geçim koşulları Dünya piyasalarındaki birçok üründeki fiyat artışı nedeniyle %1 arttı. O zaman dijital Türk liramızın değeri de %1 artacak. Peki, bu nasıl olacak devlet piyasadaki elektronik paraların %1 ini piyasadan çekecek bunu vergiler ya da benzeri tahsilat şeklinde yapabilir piyasada para %1 azaldığı için değeri de %1 artacak. Tabi ki bu kararı verip piyasaya para aktarma ya da para çekme işini yapanın insan olmasına gerek olmayacak çünkü bazen günde %1‘lik değer artışları ya da azalışları olabilir. Bunu bir yazılım belki bir yapay zekâ uygulaması her gün, her saat, her dakika otomatik olarak yapacaktır.
Örnek olarak bir ailenin 100 DTL’lik bir ev almak için 50 DTL biriktirdiğini düşünelim ve o sene %100 enflasyon olmasına neden olacak olaylar ön görelim. Yani eski sistemde evin değeri yaklaşık 200 DTL ye çıkacak ama ailenin elindeki para 100DTL olmayacaktı. Devletin parasının değerini koruması faizsiz ekonomi sisteminde ilk vazifesi olduğu için piyasadan paraların yarısını çekecek ve DTL’nin değeri iki katına çıkacaktır. Enflasyon yüzünden değeri yarıya inmiş olan paramız böylece eski değerine dönmüş oldu. Böylelikle ev fiyatı 200DTL olmak yerine 100 DTL ye düşecek ve ailemizde biriktirmiş olduğu parasından hiçbir şey kaybetmeyecek. Bu değer artışı diğer para birimlerinde ya da iç piyasada hissedilmeyecek; aynı görünmez bir elin paranın değerini koruması gibi. Görünmez bir elden tek farkı görünen bir yapay zekâ sistemi ya da yazılımı tarafından yapılacak olması. Ancak doğaldır ki faizin olmadığı ve paranın hunharca basılmadığı bir ekonomide enflasyonun %100 değil %2-3 bile olması zordur.
Yatırım Geliştirme Şirketleri
Bir önceki bölümlerde bahsettiğimiz bilgi eksikliğinden dolayı, yatırım yapılabilecek firmalarla alakalı bilgisi olan bir yapıya ihtiyaç vardır. Bu yapıya da yatırım geliştirme(ya-ge) şirketleri diyebiliriz. Bu şirketler fikir sahibi ile fon sahiplerini bir araya getirecek yani bir nevi bankanın yerini alacak yeni kurum oldukları da söylenebilir. Ancak tek bir fark var bu kurumlar bankanın almadığı riskleri alacaklar. Yenilikçi fikirleri olan kişiler bu kurumlara gittiklerinde ya-ge faaliyeti yürüten şirketler mevcut sektörü inceleyecekler ve karlılık oranını beğendikleri takdirde 3 farklı yol izleyecekler. Birincisi, bu firmayı internet sayfalarında tanıtıp yatırım miktarı karşılığı hisse oranı belirlenecek ve bu oranı beğenen yatırımcıların yatırımlarını yapmaları beklenecektir. Ya-ge yapan şirketler bunda sorumluluk almayacaklar borsadaki gibi yaptıkları bu işlem için küçük bir komisyon alacaklardır.
İkincisi, firmayı çalıştığı ya da çalışacağı sektöre göre bir alana ayıracaklardır. Sadece bu sektöre yatırım yapmak isteyen yatırımcılar sektörün toplamının belli bir kısmını alacaklardır. Yani sektörde 10 kişi zarar edip 40 kişi kar ettiyse sektör tahvilleri kar etmiş olacaktır. Risk azaltılmış olacak ve sektör bazına indirilmiş olacaktır. Bu opsiyonda ya-ge faaliyeti yapan şirketler kar ve zararda bilgileri oranında sorumlu oldukları için örneğin %1 gibi bir oranla kar ve zarara ortak olacaklardır. Bu oran ya-ge faaliyeti yapan şirketlerin kendi öz sermayesi ile daha çok katılarak arttırılabilir.
Üçüncüsü, firma tahmini karlılık ya da risk oranına göre ya-ge firmalarının belirlediği havuzlara konabilir. Sektör farklılığı olmadan oluşturulacak bu havuzdan isteyen istediği dilimde olanı seçebilir riski ile orantılı olarak kar ve zarar olasılığı değişiklik gösterebilir. Ya-ge firması uygun görürse büyük bir yatırım gerektiren firmayı aynı anda üç farklı yolla da fon bulabilir. Ya-ge faaliyeti içine girecek büyük bir firmanın, hemen hemen her alanda uzman kişilere ihtiyacı olacaktır. Günümüz bankalarından farklı olarak ya-ge firmaları sadece ekonomide değil hemen her alanda uzman bireyler ile çalışacağı için günümüzde ya-ge firması olma yolunda en büyük avantaj üniversitelerdedir. Üniversitelerde hemen her alandan uzmanlar çalışmaktadır. Ya-ge firmaları genellikle fikirlerin yenilikçiliğini dikkate alsa da sadece yenilikçi fikirlere yatırım yapmak zorunda kalmayacaklardır. Sıradan bir market, kasap, kuaför açmak isteyen biriside buraya gidecektir. Yapmak istediklerini anlattıktan sonra ya-ge firması tarafından belirttikleri yerle alakalı piyasa araştırması yapılır ve uygun görülürse yine aynı üç yolla fon sağlanabilir. Ortaklığın yapısı, olası ayrılık süreci, zarara katlanma noktası, tamamını satın alma opsiyonu gibi özellikler karşılıklı pazarlık gücüne bağlı olacaktır. Ya-ge firmalarını bankadan ayıran en önemli özellik, bankalar daha çok geçmişiniz ve göstereceğiniz teminatlara bakarken ya-ge firması 18 yaşında iş tecrübesi olmayan, teminatı olmayan kişiye bile fon sağlayabilirler. Yani önemli olan tek şey fikir ve yenilikçi düşünce olacaktır.

Yatırım Geliştirme Şirketleri, Melek Yatırımcılar Ve Murabaha
Murabaha bir malı peşin alıp taksitle satmak anlamına gelir Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre murabaha tefecilik olarak çevrilir. Murabaha sözünün evriminde gelmiş olduğu bu son nokta gerçekten iç acıtıcıdır. Murabaha da karıştırılan nokta şudur ki gerçek murabahacı aslında herhangi bir malı satın alır ve burada satamama riskine girer serbest ekonomide olduğumuz için daha sonra bu malı istediği fiyata ve istediği şekilde satar. Ancak katılım bankaları zaten satın alınmak istenen malı sattıkları için eski murabaha tanımından uzaklaşmaktadırlar ve bazı ilahiyatçılar bunu çağdaş murabaha olarakta adlandırmaktadırlar. Avcı ve Aktaş’ın çalışmalarında katılım bankalarının murabaha şeklinde kullandırdığı fonlar ise son yıllarda sürekli %70-75 civarında kalmıştır. İsimlerinin hakkını verecek oldukları kar ve zarara katılım oranları ise %2 civarındadır.
Melek yatırımcılar ise genelde erken dönem projelerine ilgi duyarlar ve yatırım yapacakları projeleri kişisel bağları sayesinde bulurlar ve yatırım yapacakları şirketin alanına hâkimdirler. Ya-ge firmalarında ise yatırımcılar bilgisi olmayan alanda dahi ya-ge firmalarının raporlarını inceleyip yatırım yapabilirler. Yatırım yapılan firmalar tek kişilik bir firmada olabilir, Google gibi büyük bir firmanın hisse senetleri de olabilir.
Bölüşüm Vergisi
Vergi; kamu hizmetlerine harcanmak için hükümetin, yerel yönetimlerin yasalara göre doğrudan doğruya ya da bazı malların fiyatlarının üstüne koyarak dolaylı yoldan herkesten topladığı paradır.  Faizsiz ekonomide gelir eşitsizliğini azaltacak yeni bir vergi modeli üzerinde durulmaktadır. Bu da insani yaşam vergisi diyebileceğimiz bölüşüm vergisidir. Belli bir servetin ve gelirin üzerinde mal ve parası olan kişilerden diğer vergilere ek olarak alınacak bu vergi her yıl hesaplanan meblağların ihtiyaç sahiplerine aktarılmasından ibaret olacaktır. Bu vergiye hiçbir firma ya da şirketin karşı çıkacağı görüşünde değilim çünkü bu para gerçekten ihtiyaç sahiplerine gidecektir ve bu ihtiyaç sahiplerinin eline geçen para harcamaya dönüşeceğinden bölüşüm vergisi veren kişinin sahip olduğu firma ve şirketin ürünleri alınacaktır. Buradaki önemli bir soru şudur ki gerçek ihtiyaç sahipleri nasıl tespit edilecek? Cevabı tezimizin başında önerdiğimiz dijital milli parada gizlidir. Dijital bir para sistemine geçildiğinde herkesin ne kadar varlığı ve parası olduğu bir tıklama ile ortaya çıkacaktır. Devlet belli bir paranın altında geçinen kişilerin listesini oluşturacak ve bölüşüm vergisi bu kişilere dağıtılacaktır. Bu limit ilk önce açlık sınırı ve ilerleyen yıllarda da yoksulluk sınırı olarak yükseltilebilir.
Bölüşüm vergisinin oranı şu şekilde tespit edilebilecektir. Bu vergiyi vermesi gerekenlerin kimler olduğu tespit edilir. Açlık sınırının altında yaşayanlara yıllık ne kadar para verilmesi gerektiği tespit edilir ve alınacak bölüşüm vergisi oranı 𝐵ö𝑙üşü𝑚ü𝑛𝑒 𝑖ℎ𝑡𝑖𝑦𝑎ç 𝑑𝑢𝑦𝑢𝑙𝑎𝑛 𝑝𝑎𝑟𝑎/𝐵ö𝑙üşü𝑙𝑒𝑏𝑖𝑙𝑒𝑐𝑒𝑘 𝑡𝑜𝑝𝑙𝑎𝑚 𝑝𝑎𝑟𝑎 formülünden tespit edilir. Bu vergi oranı örneğin %1 ile %5 oranı arasında bir tavan ve taban belirlenerek bulunabilir. Ayrıca bölüşüm vergilerinin toplanacağı havuza diğer insanlarda istedikleri oran ve miktarda para aktarabilir. Bölüşüm vergisi özü itibariyle aslında İslamiyet’teki zekât kavramına benzemektedir. Tek farkı günümüzde zekât (dinen zorunlu olsa da) verme konusunda devlet tarafından bir zorunluluk yoktur. Zekâtta da oran aslında bölüşüm vergisi gibi sabit değildir en az 40 ta 1 olarak ifade edilir. Böyle bir verginin olması gelir eşitsizliğini azaltacağı gibi aynı zamanda dini istismar edip zekât paralarını belli derneklerin elinde toplamayı da engelleyecek ve birçok kişinin dini vecibe olarak yerine getirdiği zekât kurumuna güveni arttıracaktır. Ayrıca kişiler arasında sevgi bağını da kuvvetlendirecektir.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Süleymanoğlu, Faizsiz Ekonomi Üzerine Bir Deneme
Parasız, İ. (2007). Modern Ansiklopedik Ekonomi Sözlüğü
Özyurt, H. (2015). Para Teorisi ve Politikası
Arslan, O. (2010). Küresel Keynesçilik ve Küresel Ekonomik Kriz
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, İsmail Süleymanoğlu’na aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türk Savunma Sanayii Tarihinde Dönemler

İncelenen dönem itibariyle 19 adet işletme ele alınmıştır. İncelenen işletmelerin bazıları bu dönemde kurulmamış olup bu tarihten önce kurulan ve bu dönemde faaliyetlerine devam eden kuruluşlardır. Bu işletmelerin 14 tanesi İstanbul’da bulunmak ile beraber birer tane olmak kaydıyla İzmit, Kayseri, Konya, Bağdat ve Bulgaristan’da faaliyet göstermiştir. Bu çerçevede 5 adet Gemi İnşa, 11 adet Silah ve Mühimmat, 2 adet Makine ve Teçhizat İmalatı ve 1 adet Giyim-Kuşam faaliyetinde bulunan işletmeler kahir ekseriyetle başkent İstanbul ve çevresinde bulunmaktadır. Tümüyle özel sektöre ait hiçbir işletme bulunmazken devlet eliyle kurulan birkaç işletmede özel girişimci ile fabrika kurma yoluna gidilmiştir. Bu dönemin belirgin özelliklerinden biri de savunma sanayiine yönelik ithalatın üst düzeyde olmasıdır. Bu bağlamda döneme ait dikkat çeken savunma sanayii sektörü içindeki olguların yanı sıra ekonomik ve siyasi şartlar da incelenmiştir.
1838 yılında İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Ticaret Anlaşması ve 1839 yılında Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan ve duyurulan Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti büyük dönüşüm süreci içine girmiştir. Bilhassa ticaret anlaşması ile Osmanlı Devleti serbest piyasa ekonomisinin olumsuz etkilerine maruz kalarak iktisadi çerçevede sorunlar yaşamıştır. Başka bir bakış açısıyla, Şevket Pamuk ve Williamson’a göre Osmanlı Sanayiisi’nin çökme süreci 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ile değil liberal reformların başladığı 1826 yılında başlamaktadır. Çünkü 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla beraber loncaların gücü zayıflamış, gedik teşkilatının ortadan kaldırılması adına kanun ve nizamnameler çıkarılmıştır.
Sanayiinin gerilemesini hızlandıran ve şiddetlendiren şartlar arasında kapitülasyonları zikretmek gerekmektedir. İngilizler ile yapılan anlaşma neticesinde ithalat oranları 1838’e kadar %3, 1836-1862 arasında %5, 1862-1902 yılları arasında ise %8 olarak tespit edilen kapitülasyonlar, hükümetin ve millî sanayiinin, kapitalizme karşı geçici olsa dahi müdafaa edebilmesine imkân bırakmamıştır. Sanayileşmeye elverişli ekonomik şartlara karşı ana engeller sosyal ve politik olmuştur. Gerekli sermaye, girişimci ve idari yeteneklere sahip yerli bir Müslüman orta sınıfın bulunmayışı ilk önemli engel olmuştur. Bu boşluğu kısmen gayrimüslimler ve yabancılar doldurmuştur. Ancak bu kesim yatırımlarını sanayiden daha çabuk ve yüksek gelir getiren devlet borçlanmaları, ticaret ya da hızla büyüyen şehirlerde gayrimenkul satın alma gibi alanlarda yapmıştır. Kitlelerin düşük eğitim seviyesi ve sınai istihdama karşı kayıtsızlıkları işgücü sağlamayı güçleştirmiştir. Ayrıca ücretler nispi olarak yüksek olmuştur. Loncaların mukavemeti de güçlü ve çoğu zaman etkin olmuştur. Ticaret anlaşmaları nedeniyle hükümet yerli sanayii koruyucu politikalar uygulama imkanına sahip olamamıştır. Mamul malların satışı ve tüketimi üzerinden alınan iç gümrük vergileri de yerli sanayiinin gelişmesini kösteklemiştir. İktisadi konulardaki bilgileri yüzeysel olan yöneticilerin mali amaçlara öncelik veren yaklaşımları ekonomik gelişmeye yönelik politikalar izlenmesini güçleştirmiştir.
Bu çerçevede 1863 yılında kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu, Tanzimat dönemi ile beraber önemini kaybetmeye başlayan gedik ve lonca sistemlerinin piyasada yarattığı organizasyon eksikliğini gidermek adına teşkilatlandırılmıştır. Neticede sözü edilen komisyon on yıl gibi kısa bir süre faaliyet gösterebilmiştir. Osmanlı esnaf ve sanatkârlarının sorunlarına doğru teşhis koyarak bunlara çözüm bulmaya çalışılmış ancak dönemin siyasi ve ekonomik şartlarından dolayı hedefine ulaşamamıştır. Avrupa’da 18. ve 19. yüzyıllardaki yeni buluşların etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin üretimde kullanılması Avrupa’daki sermaye birikimini artmıştır. Sanayi Devrimi olarak adlandırılan bu dönemde daha az işgücü ve hızlı üretim miktarları ile dünyada büyük bir avantaj yakalayan İngiltere aynı zamanda bu devrimin anavatanı olmuştur. Bu devrimin başlıca etki ettiği sektör tekstil olmasına rağmen savunma sanayii dâhil diğer sektörlere de yansımıştır. Üretim miktarları anlamında büyük bir genişleme yaşayan Avrupa, kendi coğrafyası dışında pazarlar oluşturmaya çalışmıştır. Osmanlı Devleti genel itibariyle ithalatı kolaylaştırıcı ve teşvik edici politikalar izlemesinin yanı sıra içerde geleneklere bağlı ve hazineye ait gelirlerin en yüksek seviye de tutulmasını içeren politikalar bütününü izlemiştir. Bu çerçevede Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa ekonomisiyle bütünleşme süreci 16. yüzyılda başlamış ve Avrupa ile yapılan ticaret geliştikçe Osmanlının kapalı ekonomisi çözülmüştür. Ekonominin çözülmesi ve sanayi devrimi teknolojisinin geç yakalanması ile beraber Avrupa endüstriyel kapitalizminin memleketimizde doğurmuş olduğu buhran, gittikçe genişleyerek ve birer birer bütün sanayii şubelerine sirayet ederek 19. yy.’ın ikinci yarısında sanayimizin çöküşünü tamamlamıştır.

1870-1914 arası, emperyalizmin güçlendiği, emperyalist çekişmelerin dünya savaşına yol açtığı bir dönemdir. Bu dönemde özel teşebbüsler millî devletlerin önemli unsurları olmaya başlamış; böylece çeşitli büyüklükte işletmelerden meydana gelen millî ekonomiler oluşturmuştur. Bu millî ekonomilerde, dünyanın iktisadi düzenini belirlemiş ve tamamlamışlardır. Avrupa’da taşların yerine oturmaya başladığı bu dönemde, 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamid, Uzun Buhran sırasında (1873–96), küresel mali ve ekonomik krizlerin ortasında büyük bir mali ve ekonomik (siyasi sorunlara ek olarak) bir imparatorluğu devralmıştır. İkinci Meşrutiyet öncesi Osmanlı toplumunda, sermaye birikimi yetersizliğinin ötesinde, iktisadi yaşamın gelişmesini özendirecek, ortaklıklara yol açacak, anonim şirketlerin kurulmasını kolaylaştıracak bir ortam ve mevzuat bulunmamaktaydı. 1908-1918 yılları arasındaki Jön Türkler döneminde güdülen iktisadi politikalar, gerçek anlamda millî bir ekonomi yaratmayı planlama üzerine olmuştur. Bu politikalar, Avrupa’nın ekonomi üzerindeki denetimini ve Hristiyan tüccar gruplarının ayrıcalıklı konumunu ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Bu doğrultuda Avrupalı güçlere tanınmış olan kapitülasyonlar resmen iptal edilmiştir. 1908’den sonra yönetime gelen Jön Türkler, millî çerçevede endüstriyel girişimler sağlamak istedilerse de Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’ndan dolayı böyle bir olanak şansı yakalayamamışlardır.
17. yüzyılda Avrupa ordularındaki büyük teknik ve lojistik gelişmeler, Osmanlılar tarafından geç ve etkisiz bir şekilde izlenmiştir. Bu, 15. yüzyılda Avrupa topçuluk icadını kabul ve uygulamada gösterdikleri sürat ve yaratıcılıkla açık bir çelişme halinde idi. Bu çerçevede 19. yüzyılda Osmanlı’nın bir önceki yüzyıla göre askerî ve teknolojik kabiliyetleri azalmış, top-kurucu, kale yapımı, barut üretimi ve modern savaşta askerlerin eğitimi ve modern küçük silahların kullanımı gibi konularda batıdan danışmanları istihdam etmek zorunda kalmışlardır. Burada Osmanlı Devleti’nin bu alandaki eksikliği herkesçe belirtilmektedir. Fakat ek olarak belirtmek gerekir ki; bilim ve teknoloji savaş meydanında ilk defa 1854 yılında yaşanan Kırım Savaşı ile beraber doğrudan etkide bulunmuştur. Böyle bir gelişme belirli bir bölgenin çok kısa bir sürede işgal edilme olanağını doğurarak devletlerin birbirlerinden duydukları korkuyu artırmış ve bu hissiyat ülkeleri daha da çok silahlanmaya itmiştir. Meydana gelen bu şartların neticesinde Osmanlı Devleti de 1853-1914 yılları arasında dışarıdan 399,5 Milyon £ borç almış olup bunun yüzde %6’sını yani 22,3 milyon £’u askerî harcamalarında kullanmıştır. Osmanlı Devleti’nin bu dönemde silah ve mühimmat sektörü çerçevesinde alternatifsiz bir şekilde yer alan Tophane-i Amire, yine döneminin en büyük ve güçlü donanmasına sahip olmasının altında yatan en önemli faktörlerden biri olan Tersane-i Amire, Osmanlı Devleti’nin bu alandaki en büyük kozu olmuştur. 18. yy. itibariyle endüstriyel anlamda yetersizliğini idrak ve teşhis eden Osmanlı Devleti bu dönemde mevcut kuruluşlarını ıslah etmiş veya yeni fabrikalar açmıştır. Bu bağlamda barut yapımına öncelik veren Osmanlı Devleti 1700 yılında Baruthane-i Amire, 1796 yılında Azadlı Baruthanesi ve yine barutun ham maddelerinden olan güherçileyi iç pazardan tedarik edebilmek adına Kayseri ve Konya’da güherçile fabrikaları açmıştır. Dönemin teknolojisinin değişmesiyle beraber bundan mahrum kalmak istemeyen Osmanlı Devleti ilk olarak 1836 yılında Baruthane-i Amire’ye ve yine benzer tarihlerde Tersane-i Amire’ye buhar makinesi teknolojisini transfer etmiştir. 19. yy.’da karşılaşılan siyasi ve ekonomik sorunlar nedeniyle sözü edilen atılımlar devam ettirilememiştir.
Avrupa ve Osmanlı Devleti’nde toplar 18. yüzyılın başlarına kadar çan usulü adı verilen bir teknikle içleri boş olacak şekilde üretilmekteydi. İsviçreli Jean Maritz, bu tekniğin yerine topların masif olarak döküldükten sonra namluların daha sağlam ve düzgün olduklarını keşfetmiş, Özellikle Fransızlar da bu yeni gelişmeden oldukça fayda sağlamışlardır. Ancak mekanik burgu tertibatı henüz icat edilmediğinden bu işin yapımı oldukça zordu. Maritz’in oğlu bu tertibatı geliştirince top imalat teknolojisinde büyük bir devrim yaşanmıştır. Avrupa’da toplar bu şekilde üretilmeye başlarken Osmanlı Devleti bu sisteme, Fransa’dan gelen subayların ve mühendislerin girişimleriyle 1775 senesinde geçmiştir. Sanayi devrimi sonrası bu sistem buhar makinesi yardımıyla çalışırken Osmanlı Devleti’nde ise II. Mahmut dönemine kadar hayvan gücü ile çalıştırılmıştır. II. Mahmut zamanında, çeşitli endüstriyel kollarda fabrikalar inşa edilmiş, Abdülmecit zamanında da teknisyenler ve makineler, Avrupa’dan getirilmiştir. Fakat bunların zayıf bir şekilde yönetilmesi fabrikaları verimsiz kılmış, ordu ve devletin ihtiyaçlarını bile karşılamaktan uzak kalmışlardır. Osmanlı Devleti, askerî gücüne katkı sağlayabilecek yabancı subayları ve mühendisleri her dönem himayesine almakta hiçbir sakınca görmemiştir. II. Abdülhamid döneminde de benzer durum devam etmiş olup ağırlıklı olarak Alman subaylar etkinlik göstermiştir. Ancak burada Alman subayların Osmanlı Devleti’nin askerî gücüne ne kadar etki ettiği ve modernleşmesine ne denli faydalar sağladığı sorusu tartışmaya açıktır. Bu noktada tartışılamayacak ve herkesçe malum olan Alman subayların etkisiyle Ruhr’da bulunan silah fabrikalarındaki malların Osmanlı ordusunun alımlarında zirve yapmış olmasıdır. Almanya’nın subayları yollamaya devam etmesinin temel sebebi silah ticaretini sürdürülebilir kılmak olmuştur. Bu dönemde Osmanlı’nın sanayiye dair politikası “take the best from the West” (en iyisini Batı’dan satın al) olarak değerlendirilmektedir.

Britanya’daki hızlı ekonomik gelişme döneminin, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun refahına olan ilgisinin en büyük olduğu dönemdir ve 1825 ile 1855 yılları arasında Osmanlı Devleti,
İngiltere’nin en büyük müşterilerinden olmuştur. 1870’lerden sonra silah ve gemi imalatında ülke içinde azalma yaşanmış olup orduya Almanlar’dan ağır silahlar, Amerika’dan veya Fransızlar’dan tüfekler, İngilizler’den ve Fransızlar’dan gemi alımı tercih edilmiştir. Osmanlı pazarında Krupp’un rakipleri Fransız Schneider/Le Creusot ile İngiliz Armstrong/Vickers olmuştur. Krupp, Osmanlı topçusunun top ve aksamını temin ederken Fransız ile İngiliz firmaları da daha çok donanma topları ile büyük ve küçük tip savaş gemileri siparişleriyle ilgilenmişlerdir. 1883’ten sonra Türk ordusunda çoğunlukla Krupp firmasının topları kullanılmıştır. Osmanlı Devleti (1886–1893 yılları arasında) Alman silah sanayiinin önemli müşterilerinden biri haline gelmişti. Fritz Krupp 1854-1902 yılları arasında daha da gelişmiştir. 1889 ile 1902 yılları arasında dünya top payının %70’lik bir bölümünü ele geçirmişti ve 19. yüzyılın sonlarında Türk pazarında, tüfek ve cephane alanında rakibi bulunmuyordu. Bunun bir nedeni ordunun silah teknolojisine sahip olmasını sağlamak, bir diğer nedeni ise iki ülkenin izlediği dış politikanın gereği olmuştur. II. Abdülhamid, hükümdarlığı döneminde donanmaya ve orduya güvenmemiş, bu durumun sonucunda Almanya’dan alınan askerî teçhizat birliklere dağıtılmadan depolarda bekletilmiştir. Yıllarca ihmalden sonra, 1908 yılında Osmanlı donanması umutsuz bir konumda kalmıştır. 19. yüzyılın sonlarında Sultan Abdülhamid, darbeden dolayı Boğaz’a demirlemiş filoyu ihmal etmiş ve gemilerin parçalanmasına izin vermiştir. 1897’deki Yunan Savaşı’nda bu hatanın olumsuz etkileri ile yüzleşilmiştir. Ancak 1886 yılında Taşkızak Tersanesi’nde ilk denizaltının üretilmesi ile Abdülhamid’in donanmaya karşı olan tutumu hakkındaki iddiaların geçerliliğinin sorgulanması gerekmektedir. Bu tür bir sorgulamanın neden yapılması gerektiğine dair iki görüşün çalışma kapsamında yer verilmesi uygun olacaktır. Bu çerçevede iddiaların geçerliliğinin sorgulanması adına ilk olarak Keskin tarafından kaleme alınan “1892- 1900 Dönemi İrade-i Seniyyelerine Göre Osmanlı Bahriyesi” adlı yüksek lisans tezinde Osmanlı Devleti’nin bütçesi donanma için gerekli masrafların tümünü karşılayabilecek durumda olmadığı ve dolayısıyla, II. Abdülhamid’in istese de donanmaya Sultan Abdülaziz’in ayırdığı bütçeyi ayıramayacağını belirtmektedir. II. Abdülhamid’in, devletin borç batağı altında kalıp borcunu veremeyecek duruma gelmesini istemediğinden bahriyeye yapılan masrafları kısarak durumu idare etmeye çalıştığı sonucuna ulaşılmıştır.
Albay Mesut Önce’den de konuya dair bir açıklamaya yer vermek doğru olacaktır:
“Parçaları İngiltere’de yapılan ve 1886 senesi eylülünde hizmete giren, dünyanın ilk denizaltı gemisinin montajının burada yapılmış olması, tersanemizin o günkü kıymetini belirtmesi bakımından ehemmiyetlidir. Bundan sonra mevcut taş havuzda iki ayrı kızak üzerinde olmak üzere inşa edilen Abdülmecid ve Abdülhamid isimli stimle (buhar) çalışan denizaltı gemilerinin de burada inşa edildiklerini söylemek bizler için gurur vericidir.”
Bu alandaki Türkiye’deki sanayinin geri kalma sebebi; sermaye eksikliği, sınırlı kömür ve demir kaynakları ve sanayiyi teşvik etmek için koruyucu tarifelerin düzenlenememiş olmasıdır. Son olarak belirtmek gerekir ki; Osmanlı Devleti’ndeki devlet ve özel girişim çerçevesindeki sanayileşme çabaları sonucu kurulan fabrikaların birçoğu Türkiye Cumhuriyeti’ne devrolmuştur. Bu fabrikalar Cumhuriyet döneminde başlatılan sanayileşme ve millî yatırım çabalarına ilham ve tecrübe kaynağı olmuştur.
1923-1950 “Yerli Üretim Çalışmaları”
İncelenen dönemin ayırt edici özelliği; Büyük Buhran’ın bu dönemde yaşanması, devlet müdahaleciliği ve yerel sanayinin teşviki olmuştur. Ayrıca Cumhuriyet’in kurulması ile beraber Osmanlı Devleti’nden kalan sanayi mirası ve millî bir burjuvazi oluşturma çabaları ile beraber bu dönemde Şakir Zümre, Nuri Killigil ve Nuri Demirağ gibi girişimciler ortaya çıkmıştır. Ek olarak belirtmek gerekir ki; Askerî Fabrikalar Umum Müdürlüğü’ne bağlı kuruluşlar veya bu dönemde kurulan fabrikalar incelenen dönem itibariyle birçoğu millî üretimden ziyade yerli üretim gerçekleştirmiştir. Tophane-i Amire’nin kurulması milat olarak kabul edilen savunma sanayiinin kurumsallaşma süreci çeşitli merhalelerden geçmiş ve MKEK’in kurulmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. 1923-1950 yılları arasında kurulan 18 adet kamu veya kamu ortaklı işletme ve 3 adet özel sektöre ait işletme bulunmaktadır. Osmanlı Devleti’nin sanayileşme coğrafyasının aksine işletmelerin 17 tanesi İstanbul dışında kurulmuştur. İncelenen işletmelerin 8 tanesi Ankara, 6 tanesi Kırıkkale ve birer tane olmak kaydıyla Erzurum, Kayseri ve Eskişehir’de kurulmuştur. Bu dönemde kurulan Şakir Zümre ve Nuri Killigil’e ait işletmeler ihracat yapma başarısı gösterirken Türk Savunma Sanayii’nde askerî havacılığa ait ilk işletmeler kurularak günümüzdeki havacılığın temelleri atılmıştır. Sözü edilen dönemde 5 adet Havacılık sektörüne ait işletme kurulmasının yanı sıra MKEK’in altyapısını oluşturan 13 adet Silah ve Mühimmat sektörüne ve 3 adet Makine ve Teçhizat sektörüne ait işletme kurulmuştur. Havacılık sektörüne ait işletmeler uzun ömürlü olmamış, 10 ila 20 yıl süreyle faaliyet göstermiş ve kapatılmış veya faaliyet konusu değiştirilmiştir. Halbuki Boeing, Airbus gibi firmaların henüz kurulmadığı dönemde bilhassa TOMTAŞ ve Nuri Demirağ’ın kurduğu işletmenin faaliyetlerinin devam ettirilememesi, ülkemizin havacılık sanayii açısından son derece kötü sonuçlar doğurmuştur. Ayrıca Havacılık alanında Amerika ve İngiltere gibi ülkelerin önde gelen firmalardan lisanslar sağlanarak üretimler yapılmıştır. Bu dönemde Nuri Demirağ’ın kurduğu işletmede, sözü edilen uygulamanın tersine millî üretim gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Millî burjuvazinin bu dönemde görülmeye başlanması, Osmanlı dönemindeki gayrimüslim unsurların bu alandaki etkinliğini kaybetmiş olması gibi algılanmamalıdır. Gayrimüslim iş adamları güç kaybına uğramamış, aksine bu iş adamlarının önemi artmış ve farklı bir nitelik kazanmışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına müteakip yapılan savunma sanayiine yönelik yatırımlar, hem bir temel oluşturmuş hem de yerli sanayii oluşturacak hamlelerin önünü açmıştır. Fabrikalar ve ordu açısından bir atılım hissiyatı oluşturduğu iddia edilebilir fakat modern ve etkili bir orduyu donatmak için yeterli olmadığı düşünülmektedir. Fakat yine de bu dönemde askerî harcamalar ülke bütçesi içerisinde önemli bir paya sahip olmuştur. Türkiye’de 1920’lerde ekonomide özel sektöre dayalı bir model öngörülürken 1929 yılında ABD’de Wall Street Borsası’nın çökmesi ile başlayan Büyük Buhran, tüm dünyayı etkilemiş ve devletlerin ekonomiye olan bakışlarını değiştirmiştir. Türkiye’de de Büyük Buhran sonrası iç ve dış pazarlara daha fazla yönelmiş olan bölgelerin tarım kesiminde başlayan ve oradan kent ekonomisini de etkileyen zorluklar, devlet öncülüğünde sanayileşme stratejisinin belirlenmesine vesile olmuştur. Böylece Türk ekonomisinin dışa kapanarak devlet merkezli bir millî sanayileşme denemesi içine girmiş olduğu söylenebilir. Diğer taraftan Türkiye, II. Dünya Savaşı yıllarında silahlı tarafsızlık politikası izlemiş, bu politika ülkeyi sıcak savaşın tahribatından koruduysa da savaş ekonomisinin dışında tutmaya yetmemiştir. 27 Şubat 1945 tarihinde Türkiye’nin savunma gayretlerini takviye amacıyla, bir “Ödünç verme ve Kiralama anlaşması” imzalanmış, bu anlaşmayla beraber ABD Türkiye’ye 100 milyon dolarlık harp malzemesi vermiştir. Ayrıca 1947-1949 döneminde, Truman Doktrini’nde yer alan askerî malzeme yardımı da dâhil olmak üzere, Türkiye’ye verilen Amerikan yardımının tutarı 152,5 milyon dolar olmuştur. Bunun 147,5 milyon dolarlık kısmı kara, hava ve deniz kuvvetlerinin modernizasyonu için kullanılmıştır. Türkiye 1947’deki Truman Doktrini ve 1952’deki NATO üyeliği ile beraber Batının politik ve askerî yapısına entegre olmuştur. Bu tarihten sonra Türkiye, savunma politikalarını hem stratejik hem de operasyonel düzeyde bağımsız olarak planlama ve uygulama yeteneğini yitirmeye başlamıştır.
Türk Savunma Sanayii’nin gelişimi açısından önemli bir yere sahip olan Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nun sözü edilen dönemde kurulan işletmelerin oluşturduğu temel üzere kurulması, savunma sanayimiz açısından dönüm noktalarından biri olmuştur. MKEK, yabancı ülkelerden döviz ödenerek ithal edilecek her türde savunma silahlarının üretimiyle ülkenin millî ekonomisine milyonlarca dolar destek sağlamasının yanı sıra bu alanda kullanılacak dövizin ekonominin başka sektörlerine kaynak olarak aktarılmasına vesile olmuştur. Fabrikalarında binlerce işçiyi istihdam ederek iş imkânları sunmasının yanı sıra tesislerinin yoğun olarak bulunduğu Kırıkkale, Ankara gibi şehirlerin büyümesine ve ekonomisinin canlanmasına olanak sağlaması da kurumun kazanımları arasında ayrıca yerini almıştır.
1950-1974 “Amerikan Yardımlarının Etkisi ve Duraklama Evresi”
İncelenen iki dönemin aksine bu dönemde özel sektör işletmelerinin kamu işletmelerinden daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrıca önceki iki dönemde görülmeyen Yazılım-Elektronik alt sektörüne ait 3 işletme bulunmasının yanı sıra 4 adet Kara Sistemleri, 3 adet Gemi İnşa, 3 adet Silah-Mühimmat ve birer adet Makine ve Teçhizat ve Havacılık sektörüne ait işletme de bulunmaktadır. Bu dönemde kurulan işletmelerin 7 tanesi İstanbul’da ve 5 tanesi Ankara’da bulunmak ile beraber birer adet işletme de Kırıkkale, Düzce ve İzmir’de kurulmuştur. 8 adet özel sektör işletmesi bulunurken kamu sektörüne ait 7 işletme mevcuttur. Bu bilgiler ışığında özel sektörün bu dönemde atağa kalkarak savunma sanayiine önemli katkılar sağladığı yanılgısına düşülmemelidir. Bu dönemin kapsadığı yıllarda kurulan Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, Türk Deniz Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ve Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, savunma sanayii çerçevesinde yaşanan girişimcilik sorununa bir çözüm olarak çıkmıştır. Bu vakıflar önce birleşerek tek vücut haline gelmiş sonrasında ise özel sektörün tam olarak dâhil olamadığı sanayiye önemli katkılar sağlayacak sermayeyi tedarik ederek ve sektörde taraflara bir ufuk açarak bir sonraki dönemde ele alınacak ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN gibi işletmeleri kurmuşlardır. Bu dönemin şartlarına daha detaylıca bakacak olursak ülke içi kaynakların ve kurum veya kuruluşların ne ürettiği, ne kadar ürettiği ve hangi özelliklerde mal ve hizmet ürettiğinin bilinmemesi ayrıca bu dönemde girişimci sınıfın savunma sanayiini küçük bir pazar olarak görmesi ve risk oranlarının yüksekliği sebebiyle özel sektörün savunma sanayiine uzak kaldığı belirtilmektedir. Dönem kapsamında kurulan işletmelerin çoğunluğu savunma sanayii temelli olmadığı görülmektedir. Bu dönemde kurulan sadece TUSAŞ, TÜBİTAK-SAGE ve TÜBİTAK-BİLGEM gibi işletmeler savunma sanayii odaklıdır. Günümüzde kara sistemleri sektöründe son derece başarılı faaliyetler gösteren Otokar, BMC ve Mercedes-Benz gibi şirketler bu dönemde kurulmuştur.
Ek olarak belirtmek gerekir ki; II. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma kurumlarını modern seviyeye getirme çabaları tamamen NATO üyelerinin özellikle ABD’nin askerî yardım ve kredilerine bağlı olması sebebiyle 1950’li yıllardan sonra millî savunma sanayiimizin geliştirilmesi bu dönemde akamete uğramıştır. Bu çerçevede, Askerî Fabrikalar’ın birçoğunun Kamu İktisadi Teşebbüsleri’ne dönüştürülmesi ile alıcı ve satıcının ayrılmış olması uzmanlaşmanın ve nispeten daha iyi işleyen bir kalite kontrol mekanizmasının tesisi ve rekabet unsurunun var olmaması dönemin ana karakterlerinden birini oluşturmaktadır.
1974-1990 “Buhrandan Çıkış ve Milli Bir Yol Arayışı”
Bu dönemde 27 adet işletme incelenmiştir. İşletmelerin 11 tanesi Ankara’da, 9 tanesi İstanbul’da, 2 tanesi Eskişehir’de, 2 tanesi İzmir’de ve birer tane olmak kaydıyla Kayseri, Kocaeli ve Balıkesir’de yer almaktadır. Bir önceki dönemin trendi devam etmiş olup 17 özel işletmenin yanında 10 kamu işletmesi bulunmaktadır. Alt sektör çerçevesinde; 8 İşletme Yazılım-Elektronik, 5 İşletme Makine ve Teçhizat İmalatı, 3 İşletme Havacılık Sanayii, 4 İşletme Silah ve Mühimmat, 3 İşletme Gemi İnşa, 3 İşletme Kara Sistemleri ve 1 İşletme Giyim-Kuşam sektörü dâhilindedir. 1974 sonrası kurulan Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıflarına yapılan bağışlar ile eksikliği hissedilen bazı temel sahalarda, ASELSAN, HAVELSAN, ASPİLSAN gibi vakıf sermayesine dayalı yatırımlar gerçekleştirilmiştir. Ancak vakıf faaliyetleri çerçevesinde ve yalnızca halkın bağışlarına dayanarak Türkiye’de kapsamlı bir savunma sanayii altyapısı oluşturulmasında yetersiz kalındığı da kısa sürede ortaya çıkmıştır. Bu süreçte elektronik teknolojilerine öncelik verilmeye başlanmıştır ve 1975 yılında ASELSAN kurulmuştur. 1980’lerde Türkiye yapısal bir dönüşüm sürecine girmiş, savunma ve havacılık sanayisi de ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden örgütlenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarının karşılanması için yeni bir model arayışına gidilmiştir. Bu kapsamda faaliyetlerin tek elde olması ve daha güçlü bir biçimde etkinlik gösterilmesi adına 1985 yılında 3238 sayılı kanun ile, “modern bir savunma sanayiinin geliştirilmesi ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernizasyonunun sağlanması amacıyla “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (SAGEB)” kurulmuştur. Bu kanun ile ayrıca faaliyetlerdeki dinamizmi sağlamak amacıyla Savunma Sanayii Destekleme Fonu oluşturulmuştur. SAGEB, 1989 yılından bu yana Millî Savunma Bakanlığı’na
bağlı bir tüzel kişilik sıfatıyla Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

1970 yılında “Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı”, 1972 yılında “Türk Deniz Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı”, 1974 yılında “Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı” tek çatı altında daha güçlü ve etkin olabilmesi ve Silahlı Kuvvetlerimizin güçlendirilmesi, ihtiyaç duyulan silah, araç ve gereçleri yurt içinde üretecek seviyede bir savunma sanayii kurularak dışa bağımlılığın asgariye indirilmesi amacıyla 1987 yılında çıkarılan mezkûr kanun ile:
“Millî harp sanayimizin geliştirilmesi, yeni harp sanayi dallarının kurulması, harp silah araç ve gereçlerinin satın alınması suretiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin savaş gücünün artırılmasına katkıda bulunmak üzere “Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV)” kurulmuştur.
Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıflarının menkul ve gayrimenkul malları, nakit mevcudu, her türlü hakları, alacak ve borçları; herhangi bir karara gerek kalmaksızın bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç üç ay içinde Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na intikal etmiştir”. TSKGV günümüzde; TEI hisselerinin %3,3’üne, Mercedes-Benz A.Ş. hisselerinin %5’ine, Netaş hisselerinin %15’ine, TUSAŞ-TAI hisselerinin %54,49’una, ROKETSAN hisselerinin %55,33’üne, ASELSAN hisselerinin %84,58’ine, ASPİLSAN hisselerinin %98’ine, HAVELSAN hisselerinin %99,48’ine, İşbir Elektrik Sanayii A.Ş. hisselerinin %99,86’sına ve Kalekalıp Makine ve Kalıp Sanayii A.Ş. hisselerinin tamamına sahiptir.
1980’li yıllarda Türk savunma sanayiinin toparlanmaya, tasarım ve teknoloji edinim modeline doğru bir eğilimin canlanmaya başladığını görülmektedir. “Joint Venture” olarak bilinen, kısmen tasarım ve teknoloji edinimini sağlayan bir modelin yaşanan örneklerle istihdam ve teknoloji birikimine katkısı olmakla beraber gereken hızda ve beklentilere uygun olarak özgün tasarım ve teknoloji üretir duruma gelmekte, beklenen katkıyı yaratmadığı görülmektedir. 2000’li yıllara gelindiğinde, ana platformlar dışında alt sistemler bazında, Türk savunma sanayinde bilişim, elektronik ve otomotiv alanlarında tasarım ve teknoloji ediniminde önemli gelişmeler görülmektedir. Bunun en önemli nedeni, tedarik politikalarında benimsenen ve uygulanmasına başlanan yerli ana yüklenici kullanımı prensibidir. Sayılan alanlarda Türk sanayii önemli özgün tasarım ve teknolojilere sahip olmaya başlamıştır. Lisansı yabancıya ait olan montaj ve üretim özgünleşmeye başlamakta, tasarım ve Ar-Ge ağırlıklı üretimlere dönüşmektedir. Bu konudaki gelişmelere, ülkemizde gelişmekte olan millî çözüm ve özgün gereksinimlerin Türk savunma sanayii tarafından
karşılanmasına olan güvenin büyük katkısı bulunmaktadır. Ayrıca özel sektör işletmelerinin bu döneme damga vurduğu ve sektör içindeki payı oldukça artmıştır. Bu şartların oluşmasının iki temel sebebi bulunmaktadır. İlk neden, 1984 yılında başlayan “Offset Uygulamaları” iken ikinci neden kronolojik çerçevede inşaat sektöründen savunma sanayiine yatırım yapan şirketler olmuştur.
Offset Uygulamaları
1950-1974 arası yaşanan sektörel bunalımın tecrübeleri devletin gerekli mercilerini harekete geçirmiştir. 1984 yılında ilk defa uygulanan “Offset Uygulamaları” ile yabancı şirketler ile projeler yapılmış veya yabancı şirketler ile ortaklıklar kurularak üretimler gerçekleştirilmiştir. Bunun örneklerinden biri olan ABD merkezli FMC şirketi ile Nurol Holding’in ortak olarak kurmuş olduğu FNSS şirketi, kurulduğu günden bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yaklaşık 1700 adet Zırhlı Muharebe Aracı teslim etmiştir. Ayrıca Offset ile kazanılan teknoloji sayesinde başlatılan yurt içi projeler şunlardır: Altay’ın ana yüklenicisi olduğu Millî tank projesi Altay, SSM ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın sorumluluğunda olan ayrıca ASELSAN, HAVELSAN ve Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Tic. A.Ş müdahil olduğu MilGem Projesi, Türk İnsansız Hava Araçları, C-130 Modernizasyonu, Göktürk Gözlem Uydusu, Millî Torpido Geliştirme, Simülatörler, Kalekalıp ve MKEK’in dâhil olduğu Millî Piyade Tüfeği olmuştur.
İnşaat Sektöründen Gelen İşletmeler
Türkiye’deki inşaat sektörü II. Dünya Savaşı sonrasında gelişmeye başlamıştır. 1950- 1970 yılları arasında ABD ve diğer ülkelerin yardımları ile beraber bu sektörde devasa şirketler kurulmuştur. Amerikan ambargosu sonrası 1973-1979 yılları arasında Türkiye ekonomik açıdan çıkmaza girmiş, yüksek enflasyona maruz kalmış, ihracat azalmış, ithalat artmış ve dış ülkelere olan borçlarla yüzleşilmiştir. Askerî darbeden sonra uygulamaya konulan kalkınma programları ile beraber Türk sanayii bir atılım yaşamış, 1980-1987 yılları arasında inşaat sektörü de büyük bir gelişim
göstermiştir. Bu dönemde inşaat sektörü firmaları holdingleşmiş ve diğer endüstri dallarına yatırım yapmaya başlamışlardır. Bu dönemde inşaat sektörüne ait en büyük 30 şirket listesinde 4. sırada bulunan STFA ve 8. sırada bulunan Nurol Holding savunma sanayiine yatırım yapmıştır. Çalışmada incelenen dönem itibariyle, özel sektör işletmelerinin sanayiye entegre oluşu hususunda inşaat sektöründen gelen aktörlere dikkat edilmelidir. STFA Grubu, Bodur Grubu ve Nurol Holding’in devlet ricalinin etkisiyle savunma sanayiine girişi bir yana, bu dönemde sermaye birikiminin inşaat sektöründe olmasının etkili olduğu düşünülmektedir. Yüksek miktarlarda sermaye isteyen, yatırım geri dönüşlerinin belirsiz olduğu ve kısıtlı pazar imkanlarına sahip bu ortamda, inşaat sektörü aktörlerinin bu şartları kaldırabilecekleri düşünülmüştür.
Bu iddiayı desteklemek adına Savronik Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sıddık Yarman’ın açıklamalarına yer vermek doğru olacaktır:
“Biz askeri sektörle, Genelkurmay Başkanlığı’yla, J5 Komutanlığı, J6 Komutanlığı, Haberleşme Daire Başkanlığı’yla tanışınca, Turgut Özal yine o zaman Başbakan, Sezai Türkeş’e diyor ki:  “Abi sen çok ciddi bir mühendissin. Siz askeri sektöre gireceksiniz. Bir firma kuracaksınız.” Sezai abi diyor ki: “Ben inşaat bilirim. Elektronik bilmem.” Abi diyor: “Siz mühendislik birikimlerinizle bunları yaparsınız.” O sıralarda rahmetli Adnan Kahveci, benim eski bir arkadaşım. Zeki Yavuztürk o zamanki Savunma Bakanı. Adnan diyor ki: “Amerika’dan gelen bir Sıddık Yarman var. Siz gidin onu bulun. O, Anadolu Üniversitesi’nde. O, size bir araştırma ekibi oluşturur.” Askerlik arkadaşım aynı zamanda Adnan. Boğaziçi Üniversitesi’nden de çok iyi tanıyorum. Sonuçta bakıyorum bir gün STFA’dan Tankut Akalım isminde bir genel müdür, benim Anadolu Üniversitesi’ndeki odamda bulunuyor. Ben Anadolu Üniversitesi’ne bir, iki gün gidiyorum. Onun dışında Aselsan ve TÜBİTAK’ta çalışmalarımı sürdürüyorum. Biz, STFA’ya gidiyoruz. Rahmetli Eser Tümen’le konuşuyoruz. Eser Tümen, ne istiyorsunuz, diyor. Bize bir fizibilite yapın. Biz milli teknoloji üretmek istiyoruz, milli elektronik yapacağız, diyoruz. Arkadaşlarımızı bir araya getireceğiz. O zamanın parasıyla 2 milyon dolar gibi bir yatırım çıkartıyorum. Bana diyorlar ki, ertesi gün gel kasadan paranı al. Altına da bir tane araba veririz. Git firmanı istediğin gibi kur. Biz ekibi kuruyoruz. Faruk kardeşim, abim Tolga Yarman, ben… TÜBİTAK’tan da arkadaşlarım var. Kemal Kumcu, Fuat İnci. Kemal’i donanım direktörü yapıyorum. Fuat’ı yazılım direktörü yapıyorum ve biz milli bir elektronik firması oluşturacağız. İlk yapacağımız iş de Türkiye’de özel sektörde kripto cihazları üretmek. Türkiye’de olmazsa olmaz türünden bir üretim. Gerçekten bizim ekibimiz, yazılımın başında Fuat, Kemal Kumcu donanımın başında. Muhteşem bir kripto cihazı üretiliyor. Bunun birçok hikâyesi var. Çok inişleri, çıkışları var. Belalı bir iş. Aslında yapmak da sıkıntılı, yapıp teslim edip sonra kullanmak da sıkıntılı. Buluyorlar gençleri. Sistemi bize teslim ediyorlar ve biz de STFA Savronik isimli, şirketi kuruyoruz. Savronik ne demek? Savunma elektroniği. Türkiye’de milli elektronik teçhizatı geliştirecek, Silahlı Kuvvetler için çalışacak. Sonunda milli, olmazsa olmaz türünden, Hava Kuvvetleri’ne gereken teçhizatı, ilk defa uçaklar üzerine takılan bir Kobra aleti yaptık. Bomba atar, roket atar sistemleri, F4 uçaklarının modernizasyon sistemi içerisinde F4 uçaklarının bütün radarlarını görür hale getirdik. Fire Control radarlar bunlar. Ateşleme radarları. Onlar çalışmaya başladı. Ondan sonra yine F4-F5-F104 uçaklarına, F104’lere uçan tabut derler. Onlar tedavülden kalktı. Onlara ilk Aviyonik sistemleri yaptık. Aselsan değil biz yaptık. Bunlar Türkiye’de olmazsa olmaz türünden… Böylece bir teknoloji başladı. Anadolu Üniversitesi’ndeki öğrencilerimiz ile biz bu şirketi kurduk. Hepsi bizim öğrencimiz. Şirket hala ayakta. 30 sene oldu ve sonunda dedi ki Genel Kurmay Başkanlığı, siz kripto cihazları yapacaksınız. E TÜBİTAK yapıyor. Hayır, siz yapacaksınız. Biz özel sektörün yapmasını istiyoruz. Bizim başımıza çok sıkıntılar da belalar da geldi. Sonunda milli kriptoyu ürettik. Muhteşem kriptolar ürettik. Hala kullanımda olanlar var.”
Bu çerçevede, Bodur Grubu’na ait 1969 yılında kurulan Kalekalıp Makine, STFA Grubu’na ait 1986 yılında kurulan STFA Savronik ve Nurol Holding’in İngiliz FMC ile 1988 yılında beraber kurduğu FNSS işletmelerinin özel sektörün bu alandaki doğuşunu temsil ettiği söylenebilir.

1990-2018 “Milli Üretim ve Evrensel Teknoloji”
Bu dönemde 36 adet işletme incelenmiştir. İşletmelerin 20 tanesi Ankara’da, 8 tanesi İstanbul’da, 3 tanesi Kocaeli’de, 2 tanesi Eskişehir’de ve birer tane olmak kaydıyla Trabzon, Samsun ve Giresun’da yer almaktadır. Bir önceki dönemin trendi yine devam etmekte olup 24 özel işletmenin yanında 12 kamu işletmesi bulunmaktadır. Alt sektör çerçevesinde; 21 İşletme Yazılım-Elektronik, 5 İşletme Makine ve Teçhizat İmalatı, 5 İşletme Havacılık Sanayii, 3 İşletme Silah ve Mühimmat ve 2 İşletme Gemi İnşa sektörü dâhilindedir. Başlıkta da belirtildiği üzere savunma sanayiinde Millî Üretim ve Evrensel Teknoloji adı verilen bu dönem, 1990 yılından itibaren tedarik yaklaşımının yavaş yavaş değişmesiyle başlamıştır. Bu konuda SSM’in raporlarında gösterilen 1990 yılından önce hazır alım, 1990-2000 ortak üretim, 2000-2011 tasarım, 2011-… ömür devri yönetimi savunma sanayiinin bu dönemde yaşadığı değişim ve dönüşümü ortaya koymaktadır. Çalışmanın bu kısmında sözü edilen yıllar arasında yapılan başlıca projelere kısaca değinilecek olup sektörel bazda değerlendirilmeler yapılacaktır. Millî Piyade Tüfeği (MPT-76), MKEK tarafından Kırıkkale Silah Fabrikası’nda üretilmektedir. 2018 Mart itibariyle 7,62 mm.’lik bu tüfeklerin 13 bin 500 adedinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim edildiği bilgisi edinilmiştir.
Serhat Seyyar Havan Tespit Radar Sistemi, görüş hattında bulunan havan mermilerinin tespit ve takibini yaparak mermilerin tahmini çıkış ve düşüş yerlerini hesaplayan, 360 derece yanca kapsamaya sahip bir radar sistemidir. ASELSAN tarafından üretilen Serhat, ülkemizin ilk millî silah tespit radarıdır. Otokar tarafından tasarlanan Tulpar, paletli araçlar kategorisinde yer almaktadır. Özgün ve millî tasarımları içerisinde barındıran Tulpar, sınıfının en yüksek beka kabiliyetine sahip aracıdır. ASELSAN tarafından modernize edilen Leopar, Türkiye’nin millî tasarım ve imkanlarla gerçekleştirilmiş ilk tank modernizasyon projesidir. Bu kapsamda toplam 171 adet Leopard 1A1/A1A4 ve Leopard 1A3T Ana Muharebe Tankı, ASELSAN ile 1. Ana Bakım Merkezi Komutanlığı iş birliği kapsamında modernize edilerek mevcut ateş güçleri 3. nesil ana muharebe tanklarının seviyesine çıkarılmıştır. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın modern ana muharebe tankı ihtiyacı doğrultusunda ortaya çıkan ALTAY Projesi, Türkiye’nin ilk özgün ana muharebe tankının yurt içinde tasarlanması, geliştirilmesi, prototip üretimi, test ve kalifikasyonunu kapsamaktadır. Bu kapsamda, SSM tarafından ana yüklenici seçilen Otokar, 2009 itibariyle çalışmalarına başlamıştır. Ayrıca Cobra, Cobra II, Ural taktik tekerlekli ve Zırhlı araçlar ve ZPT gibi zırhlı personel taşıyıcı araçların üretimini yapmaktadır.
Nurol Makine de kara araçları alanında faaliyet gösteren işletmelerden biridir. Ejder 4X4 ve Ejder Yalçın 6X6 adlı tekerlekli zırhlı araçların üretimini gerçekleştiren Nurol Makine, daha öncede değinildiği üzere bu üretimlerinin ihracatını da yapmaktadır. Roketsan tarafından üretilen Cirit 2.75” Lazer Güdümlü Füze, Hisar Hava Savunma Füzeleri, Mızrak-O, Mızrak-U ve TÜBİTAK-SAGE ile beraber ürettiği Satha Atılan Orta Menzilli Mühimmat (SOM), savunma sanayiimizin stratejik özellikleri haiz ve son teknolojiye sahip silah sistemleridir. Dönemin oluşturmuş olduğu şartlar dâhilinde hava kuvvetlerine öncelik verilmiş ve bu alandaki yerli-millî üretime ve ortak üretime yoğunlaşılmıştır. Bu dönemde oluşan şartlar dâhilinde havacılık sanayiinde Türkiye’nin kendi uçağını yapmasına yönelik faaliyetlerin bir sonucu olan TUSAŞ’ın kurulmasından sonra, Türk Hava Kuvvetleri’nin savaş uçağı ihtiyacı için General Dynamics firmasının ürettiği F-16 Uçağı’nın üretimine karar verilmiş, bilahare TUSAŞ’ın da iştiraki ile ilk önce F-16 Uçağı’nın gövdesini üretmek üzere TAI, bir sene sonrasında ise motorlarının üretimi için TEI kurulmuştur. T129 Atak Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri, Türk Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyacı olan 59 adet Taarruz/Taktik Keşif Helikopteri’nin kullanıcı ihtiyaçları doğrultusunda TUSAŞ ana yükleniciliği ile Agusta Westland ve ASELSAN firmalarının alt yükleniciliğinde, AgustaWestland tasarımı A 129 Helikopteri’nin motoru ve gövdesi değiştirilmiş; tüm görev, silah, elektronik harp, haberleşme ve seyrüsefer sistemlerinin millî çözümlerle özgünleştirilmesi sonucu ortaya çıkmış olup dünyada kendi sınıfındaki en etkin taarruz helikopteri olma unvanını taşımaktadır.
Hürkuş Türk Başlangıç ve Temek Eğitim Uçağı, TAI ana yükleniciliğinde olan ayrıca Küçükpazarlı Havacılık ve Uzay ve Samsun Yurt Savunma gibi firmalarında yer aldığı bir projedir. Küresel askerî ve sivil havacılığın gelişen eğitim uçağı ihtiyaçlarına cevaben tamamen özgün olarak tasarlanıp geliştirilen Hürkuş, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyaçlarına yönelik 2013 yılında TAI ile yapılan 15 adetlik uçak sözleşmesi imzalanmıştır. İnsansız Hava Aracı Sistemi (İHA) Türkiye’de 1990 yılında TAI aracılığıyla beraber UAV-X1 adlı proje ile başlamıştır. Ekonomik sebepler nedeniyle tamamlanamayan projenin akabinde Amerika’dan 1994 ve 1998 yıllarında ithalat yoluna gidilmiştir. 2004 yılı itibariyle bu alanda Türkiye’nin İHA Sistemi’ne olan politikası değişmiş ve Anka, Çaldıran, Bayraktar ve Malazgirt adlı sistemlerin üretimleri gerçekleştirilmiştir. Şu an envanterde olan İHA’lardan biri olan Anka’nın; ana yüklenicisi TAI’dir. TAI ANKA programı ile 200 km maksimum görüş açısı ve 30.000 ft maksimum irtifa kapasitesine sahip bir İHA tasarlama ve üretmeyi amaçlamaktadır. Envanterde bulunan diğer İHA ise, Baykar tarafından üretilen Bayraktar TB2 Taktik İnsansız Hava Aracı Sistemi; millî ve özgün elektronik, yazılım ve yapısal bileşenlerine sahiptir. İlk olarak Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine giren sistem 2007 yılından bu yana operasyonel olarak kullanılmaktadır. Rakiplerine nazaran birçok gelişmiş otomatik uçuş özelliklerine sahip sistem, zorlu coğrafya ve meteoroloji koşullarında dahi görev yapmaktadır. Ayrıca Silahlı İnsansız Hava Aracı’na da dönüştürülen İHA’ların mühimmatları Roketsan tarafından üretilmektedir.
Savunma sanayiimizin en büyük işletmelerinden olan ASELSAN; Hisar-O, Hava Savunma Ateş İdare Cihazı, Korkut Komuta Kontrol Aracı gibi hava savunma sistemlerini de üretmektedir. Millî ve gemi kelimelerinin birleşimi ile oluşturulan MilGem projesi, önemli bir hedef içermektedir. MilGem projesine giden yolda birkaç projeye temas etmekte fayda olacağı düşünülmektedir. Öncelikle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda 1974 Ambargosu sırasında harekete geçirilen Sapan Projesi (Radar ve Uçaksavar Sistemi), daha sonrasında Uzun Ufuk Projesi (Su Üstü Gözetleme), K-5 (Akıllı Konsol) Projesi, son olarak da GENESİS Projesi (Gemi Entegre Savaş İdare Sistemi) MilGem’e giden yoldaki atılan adımların temel taşlarını oluşturmuştur. Savunma teknolojilerinin bilgi birikimini sağlamak ile beraber, yerli savunma sanayi katkı payının yüksek tutulması hedeflenen proje, yüzer savaş platformu üretilmesini amaçlamaktadır. 1996 yılında ortaya atılan fikir, 2000 yılında Savunma Sanayi İcra Komitesi kararı ile MilGem Projesi adı altında hayata geçirilmiştir. ASELSAN, HAVELSAN, İşbir Elektrik, Meteksan Savunma ve STM firmalarında içinde olduğu proje dâhilinde Pendik Tersanesi’nde üretilen TCG HEYBELİADA 2011 yılında ve TCG BÜYÜKADA 2013 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilmiştir.
Nüfuz Edici Bomba (NEB), MKEK ve TÜBİTAK-SAGE beraberliğinde üretilen TSK’nın taktik güdümlü mühimmat ihtiyacının Ar-Ge yoluyla özgün ve ulusal ürünler geliştirilerek karşılanması amacıyla, Hava Kuvvetleri Komutanlığı için yer üstü ve yer altındaki hedeflere nüfuz ederek istenilen gecikme süresinde infilak eden, Türkiye’nin ilk millî nüfuz edici bomba sistemidir. Bu bağlamda kurulan işletmeler, yapılacak girişim planları ve yeni planlanan projeler dâhilinde 10. Kalkınma Planı’nda (2014-2018) savunma sanayii alanına ilişkin olarak “Durum Analizi” başlığı altında belirtilen tespit (646) ve “Politikalar” başlığı altında bulunan düzenleme (681) aşağıda yer almaktadır:
“646: Savunma ihtiyaçlarının yerli kaynaklardan karşılanma oranı 2007 yılında %41,6’dan 2011 yılında %54’e yükselmesine rağmen, bu alanda dışa bağımlılık devam etmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran %85 ila %95 seviyesindedir. Savunma sanayii ihtiyaçlarının karşılanmasında yerli payın artırılması amacıyla ülkemizde savaş gemisi, helikopter, tank, insansız hava aracı ve uydu tasarımı ve üretimi projeleri yürütülmektedir. Teknolojik ilerlemelerin sistematik takibini sağlamak üzere Teknoloji Kazanımı Yol Haritası oluşturulmuştur.
681: Savunma sanayii rekabetçi bir yapıya kavuşturulacaktır. Savunma sistem ve lojistik ihtiyaçlarının özgün tasarıma dayalı olarak ülke sanayisiyle bütünleşik ve sürdürülebilir bir şekilde karşılanması, uygun teknolojilerin sivil amaçlı kullanımı ile yerlilik oranının ve Ar-Ge’ye ayrılan payın artırılması sağlanacaktır. Belirli savunma sanayii alanlarında ağ ve kümelenme yapıları desteklenecektir. Ayrıca, Savunma sanayiindeki offset uygulamasının enerji, ulaştırma, sağlık başta olmak üzere sivil alanlarda da yaygınlaştırılması hedeflenmektedir. Müsteşarlığın savunma alanındaki yerlileştirme deneyimlerinden faydalanarak alım yapan kurumların sektörü yönlendirme ve düzenleme kapasitelerinin güçlendirilmesi hedeflenmektedir”.
Türk Savunma Sanayii, 1990 yılına değin süre içerisinde son derece karmaşık bir yapıda gözükmektedir. TSKGV’nin ve SSM’nin kurulması devlete ve özel sektöre ait olan şirketlere bir pusula olmuştur. Dağınık yapıdaki sektörde belirtilen tarihten sonra çeşitli oluşumlar ortaya çıkmış ve firmaların birbiriyle ve sektör ile olan etkileşimleri artmıştır.
Şirketler 1990 yılı itibariyle SaSaD (Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği) çatısı altında toparlanmaya başlamıştır. 2017 yılı itibari ile 113 asil üyesi ve haberleşme ağında da 75 özel üyesi bulunmaktadır. SaSaD, Türkiye’de özel-sivil bir dernek olup savunma sanayiine yönelik devlet kuruluşları ile yakın koordinasyon içinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Dernek, yurt içinde ve yurt dışında üyesi olan şirket ve kuruluşları temsil etmektedir. Sektör güçlü bir teknolojik alt yapı oluşumuna büyük önem atfetmektedir. Bu kapsamda küçük ve orta ölçekli firmaları sektörel kümelenmelerde yer almaları konusunda teşvik etmekte ve desteklemektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin değişik bölgelerinde savunma ve havacılık sanayii kümeleri ve derneklerinin oluşumu sağlanmıştır. Bu oluşumlar SaSaD şemsiyesi altına alınarak Ülke Sanayii Politika, Strateji ve Hedefleri doğrultusunda çalışmalarına katkıda bulunulmaktadır. Döneme dair çeşitli değerlendirmelerin yapılması açıklamaları toparlamak adına gerekli gözükmektedir. DefenseNews tarafından 2000 yılından sonra açıklanmaya başlanan Dünya üzerindeki en büyük 100 savunma sanayii firmasını sıralandığı listede, Türk işletmeleri ilk defa 2002 yılında yer bulmuştur. Türk Savunma Sanayii, 1980’li yıllarda TSK ihtiyacını %20’ler seviyesinde karşılarken 2006 yılı itibarıyla bu rakam %37’ye, 2007 yılı itibarı ile ise de %42’ye yükselmiştir. Türk Savunma Sanayii kendi kendine yeterlilik bakımından 1985-2007 yılları arasında %110 seviyesinde bir gelişim göstermiştir. 2011 yılında ise bu oran %54 seviyesine yükselirken 2012 yılında %60 seviyesinde ulaşmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Enes Kurt, Türk Savunma Sanayii Tarihine Mikro Yaklaşım: Savunma Sanayii İşletmelerine Dair Bir Envanter Dönemselleştirme Çalışması (1836-2018)
Haydar Kazgan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Şirketleşme
Cengiz Keskin 2007. 1892-1900 Dönemi İrade-i Seniyyelerine Göre Osmanlı Bahriyesi
Eylem Tekemen Altıntaş, 1878 Berlin Konferansı’ndan Sonra Osmanlı Devleti’nin Askeri Islahat ve Dış Politikasındaki Yeni Yönelimler
Mehmet Beşirli, Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Türk Ordusunun Top Mühimmatı Alımında Pazar Mücadelesi: Alman Friedrich Krupp Firması ve Rakipleri
Tevfik Güran, İktisat Tarihi
Rifat Önsoy, Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayii ve Sanayileşme Politikası
Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat
Kemal Karpat, Osmanlı Modernleşmesi Toplum, Kuramsal Değişim ve Nüfus
Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar
Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi
Levent Kalyon, Cumhuriyet Dönemi Savunma Politikaları
İsmail Soysal, Soğuk Savaş Dönemi ve Türkiye, Olaylar Kronolojisi (1945-1975)
Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Enes Kurt’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Teknolojik Gelişmeler, Kripto Para Düşüncesi Ve Bitcoin'in Ortaya Çıkışı

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte çağın ihtiyaçlarına cevap verebilmek için her alanda olduğu gibi finansal sektörde de yenilikler yapılmaktadır. İnsanlar içinde yaşadıkları döneme uyum sağlamakta ve yıllar geçtikçe bazı alışkanlıkların yerini yenileri almaktadır. Örneğin eskiden ticarette alış veriş aracı olarak altın kullanılmaktaydı. 19.yy‟ın sonlarına doğru ise birçok ülke banknot denilen kağıt paraları piyasaya sürdü. Kağıt paralar önceleri altın gümüş gibi kıymetli maden değeri karşılığı olarak çıkarılmaya başlandıysa da bu durum daha sonra değişti. Karşılığı olmayan ve bir devletin desteği ile çıkan paraya(fiat money) itibari para denildi. İtibari para, altında hükümet imzası olan, düzenlediği kâğıdın taklit edilemeyeceğine güven üzerine kurulmuş, mal ve hizmet alışverişi için kullanılan banka kâğıdı veya kâğıt para demektir. Günümüzde dolaşımda olan paralar bu şekildedir. Aslında kripto paranın çıkış nedenini anlamak itibari paranın tanımı, tarihçesi ve fonksiyonunu anlamak ile ilgidir. Bu sebeple bugün para denilen şeyin ne olduğu doğru anlaşılmalıdır.
17. asırda İngiliz kuyumcular, ellerindeki altın ve kıymetli eşyaların kaybolma ve çalınmaya karşı teminat altına almak için Londra’daki darphaneye teslim ediyorlardı. 1640 yılında İngiltere Kralı I. Charles’ın tüccarların Londra Kulesi’nde saklanan altın külçelerine el koyunca devlete olan güven sarsılmıştır. Bunun üzerine kuyumcu olan Goldsmith’ler kasa yaptırıp bu külçeleri orada saklamışlar ve bunların karşılığında Goldsmith’s notes (Goldsmith Kağıdı) adı verilen hamiline yazılı bir kâğıt vermişlerdir. Ülkede yaygınlık kazanan bu kâğıtlar ilk banknot sisteminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 1963 yılında Londra Mahkemesi Goldsmith’lerin tam karşılığı olmayan kâğıt vermesini yasaklamıştır.
Kuyumcuların yaptığı gibi devletler de para basarken bastıkları paralar karşılığında altın rezervi bulundurması gerekmekteydi. ABD diğer uluslara dolar ihrac edip karşılığında altın rezervi bulundurmayı taahhüt etmişti. ‘Nixon Şoku’ olarak bilinen 1971‟de ABD Başkanı Richard Nixon‟un Amerikan Dolarının altın karşılığını kaldırmasıyla birlikte bu karşılıklık sistemi ortadan kalkmıştır. Bunun üzerinde ticari ilişkilerin temeli olan paranın değerinin tek belirleyicisi hükümetler olmuştur. Bu sebeple en yaygın kullanımı olan ve diğer para birimlerini ve ticari değerlerin değerini belirleyen para birimi dolar ve dolayısyla siyasi ve askeri gücüyle Amerika olmuştur. Kripto paralar aslında özelde dolar ve Amerika hegemonyasına genelde bütün siyasi ve finansal merkezi otoriterelere karşı bir başkaldırıştır.
Artık günümüzde harcama yapabilmek için tek yöntemi banknot taşımak değildir. Teknolojinin ve bankacılık sistemlerinin gelişmesi nakit paraya alternatif olarak kredi kartları, para kartları, alışveriş kartları, yemek kartları kullanılabilmekte, akıllı telefonlar üzerinden birkaç dakika içinde para transferleri yapılabilmektedir. Finansal yenilikler sayesinde banka hesapları internet üzerinden kolaylıkla yönetebilir hale gelmiştir. Bilşim sistemlerinin gelişimi ile dijital yollarla bilgi akışı çok kolaylaşmıştır. Bu teknolojik altyapı küresel boyutta ülkeler arası yakınlaşmayı getirmiştir. Küreselleşme ve internetin yaygınlaşması neticesinde para trasnferini banka ve devlet kanallarına ihtiyaç duymadan gerçekleştirmeye imkan sağlayan blockchain teknolojisi ve bu teknolojiyi kullanan kripto para birimleri türemiştir. Bu araştırmanın konusu olan ve en çok bilinen kripto para birimi olan Bitcoin‟den bahsetmeden önce bahsi geçen blockchain ve kripto para‟nın ne olduğu konusuna açıklık getirilmelidir.
Blockchain
Blockchain, yani blok zinciri, kriptografi kullanılarak birbirine güvenli bir şekilde bağlanmış bloklardan oluşan ve zincirleme şekilde sürekli büyüyen bir kayıt listesidir. Her blok tipik olarak önceki bloğun bir kriptografik karmasını (hash), bir zaman kaydını ve işlem verisini içerir. Tasarım gereği, bir blockchain, verilerin modifikasyonuna karşı dirençlidir. “İki taraf arasındaki işlemleri verimli, doğrulanabilir ve kalıcı bir şekilde kaydedebilen umuma açık bir kayıt defterdir.” Umumi açık bir kayıt defteri olarak kullanmak için, bir blockchain tipik olarak düğümler arası iletişim sağlamak ve yeni blokları onaylamak üzere ortak bir protokole tabi olarak eşler ya da iki uç arası(peer-to-peer) iletişime imkân sağlayan bir ağ üzerinden idare edilmektedir. Kaydedildikten sonra, herhangi bir bloktaki veriler, ağ çoğunluğunun mutabakatını gerektiren sonraki tüm blokların değiştirilmeksizin geriye dönük olarak değiştirilemez.
Blockchainler tasarım itibariyle güvenlidir ve yüksek Bizans hata toleransı ile dağıtılmış bir işleme sistemi örneğidir. Bu nedenle bir blokchain aracılığıyla adem-i merkeziyetçi bir konsensus sağlanmış olur. Bu durum, olayların kaydedilmesi, tıbbi kayıtlar ve kimlik yönetimi, değer transfer işlemi, belge doğrulama, gıda takip sistemi ve oy kullanma gibi kayıt yönetimi faaliyetleri için kullanıma elverişlidir. Blok zamanı, ağın blok zincirinde bir ekstra blok üretmesi için geçen ortalama süredi. Bazı blockchainler her beş saniyede bir yeni bir blok oluşturur. Blok tamamlandığı zaman, ortaya çıkan veriler doğrulanabilir hale gelir. Bu, para transfer işleminin gerçekleştiği zaman oluşan bir durumdur. Dolayısıyla daha kısa blok süresi, daha hızlı işlem anlamına gelir.
Blockchain 2008 yılında Satoshi Nakamoto tarafından, kripto-para birimi olan Bitcoin’in defter-i kebiri diğer ifade ile kayıt defteri olarak görev yapmak üzere icat edilmiştir. Bitcoin için blok zincirinin icadı, güvenilir bir otorite veya merkezi sunucuya ihtiyaç duymadan para transferlerinde oluşan problemleri çözmek için icat edilmiş ilk dijital para birimidir. Bitcoin tasarımı başka uygulamalara ilham kaynağı olmuştur. Ağustos 2014’te, ağ üzerinde gerçekleşen tüm işlemlerin kayıtlarını içeren Bitcoin blockchain dosya boyutu 20 GB’ye (gigabayt) ulaştı. Ocak 2015’te, boyut 30 GB’a yaklaştı ve Ocak 2016’dan Ocak 2017’ye kadar, Bitcoin blok zinciri 50 GB’dan 100 GB’a çıktı. Blok ve zincir kelimeleri, Satoshi Nakamoto’nın orijinal makalesinde birbirinden ayrı kavramlar olarak kullanılmıştır. Ancak 2016 yılından itibaren blockchain, tek bir kelime olarak popüler hale getirilmiştir. Blockchain 2.0 terimi, ilk olarak 2014‟te ortaya çıkmış dağıtılmış blockchain veritabanının ilk uygulamasına atıf olarak kullanılmıştır.

Blockchain 2.0 teknolojileri, para transfer işlemlerin ötesine geçer ve güçlü aracılar olmadan bilgi ve paranın yer değiştirmesine hakemlik yapmayı mümkün kılar.
Bu teknolojinin,
* Daha önce dışlanmış kişilerin küresel ekonomiye katılmalarını,
* Katılımcıların gizliliğinin korunmasını,
* İnsanların kendi bilgilerini koruma gücünü ellerinde barındırmalarını ve para kazanmalarını
* İçerik oluşturucuların fikri mülkiyet haklarının karşılığını almalarını sağlamalası beklenmektedir.
İkinci nesil blockchain teknolojisi bir kişinin “kalıcı dijital kimliği ve kişiliğini” saklanması imkân tanıma ve varlıkların dağıtılma şeklini değiştirerek toplumsal eşitsizliğin problemini çözmeye yardımcı olmak için gerekli altyapıyı sağlama potansiyeline sahiptir. 2016 yılında, Rusya Federasyonu Merkez Bankası (NSD), blockchain tabanlı otomatik oylama sistemlerinin kullanımını araştıracak olan Nxt blockchain 2.0 platformuna dayanan bir pilot proje duyurmuştur. IBM, Temmuz 2016’da Singapur’da bir blockchain inovasyon araştırma merkezi açmıştır. Dünya Ekonomik Forumu için bir çalışma grubu, 2016 Kasım ayında, blok zinciriyle ilgili yönetim modellerinin gelişimini tartışmak üzere bir araya gelmiştir. Accenture’a göre, inovasyon teorisinin yayılmasının bir uygulaması, blokchainlerin 2016’da finansal hizmetler içinde % 13.5’lik bir adaptasyon oranına ulaştığını ve bu nedenle erken adaptasyon aşamasına ulaştığını göstermektedir. Sanayi Ticaret Grupları, 2016 yılında Dijital Ticaret Odası’nın bir inisiyatifi olan Global Blockchain Forum’u oluşturmak için bir araya gelmişlerdir. Sahip olduğu eşsiz özellikleri sebebiyle parasal kaynakların transfer edilebilmesi için blockchain altyapısını kullanan kriptopara birimleri ortaya çıkmıştır.
Kriptoparalar
Bir kriptopara birimi, finansal işlemleri güvenceye almak, maddi varlıkların transferini güvenli bir şekilde gerçekleştirmek ve bunu onaylamak için güçlü bir kriptografi kullanan bir karşılıklı mübadele ortamı olarak çalışmak üzere tasarlanmış bir dijital varlıktır. Kriptopara birimi bir tür dijital para birimi, sanal para birimi veya alternatif para birimidir. Kriptopara birimleri merkezi elektronik paralar ve merkezi bankacılık sistemlerinin aksine merkezi olmayan kontrol mekanizmalar kullanırlar. 2009 yılında açık kaynak kodlu yazılım olarak piyasaya sunulan Bitcoin, genel olarak ilk dağıtılmış kripto para birimi olarak kabul edilir. O zamandan beri, 4.000 altcoin (alternatif para) Bitcoin varyantları oluşturuldu.
Jan Lansky’ye göre, bir kriptopara birimi altı koşulu karşılayan bir sistemdir:
1. Sistem, merkezi bir otorite gerektirmez. Bu durum kendi yapısı olan dağıtılmış ortak konsensüs ile oluşur.
2. Sistem, kriptopara birimlerine ve kriptopara edinme durumuna genel bir bakışa sahiptir.
3. Sistem, yeni kriptopara birimlerinin oluşturulup oluşturulmayacağını tanımlar. Yeni kriptopara oluşturulabilirse, oluşturma koşullarını ve bu yeni birimlerin sahipliğini nasıl belirleyeceğini tanımlar.
4. Kriptopara birimlerinin mülkiyeti sadece kriptografik olarak kanıtlanabilir.
5. Bir işlem bildirimi ancak ve ancak bu birimlerin mevcut sahipliğini kanıtlayan bir kuruluş tarafından verilebilir.
6. Aynı kriptografik birimlerin sahipliğini değiştirmek için iki farklı talimat aynı anda girilirse, sistem bunlardan en fazla birini gerçekleştirir.
Finsansal veriler ve haberler paylaşan bir finsansal bilgi sitesi olan MarketWatch yazarlarından Aaron Hankins, Bitcoin haricindeki kriptoparalar için altcoin tabiri kullanıldığını ifade etmiştir. Kriptopara gibi teknik ve zor bir isime nipetle daha kolay olduğu için, bu kullanım yaygın olarak tercih edilmektedir.
Merkezi olmayan kriptopara, kriptopara sisteminin tamamı tarafından, ortak bir şekilde ve kamu tarafından bilinen bir zamanda, baştan tanımlanan bir oranda, toplu olarak üretilir. Merkez Bankacılık ve Federal Rezerv Sistemi gibi ekonomik sistemlerde, şirket kurulları ya da hükümetler para basarak ya da dijital bankacılık defterleri aracılığı ile paranın kamuya arzını kontrol ederler. Merkezi olmayan kriptopara için ise, şirketler veya hükümetler yeni birimler üretemezler ve şimdiye kadar varlık olarak kriptopara bulunduran şirketleri destek sağlamamışlardır. Merkezi olmayan kriptopara birimlerinin temel aldığı teknik sistem, Satoshi Nakamoto olarak bilinen grup veya birey tarafından yaratılmıştır. Bitcoin madenciliği (mining) adı verilen yöntemle kişiler bir makine üzerinde kodlama yoluyla Bitcoin üretimini yapmaktır.
Bir kriptopara birimi sisteminde, kayıt defterlerin güvenliği, bütünlüğü ve dengesi, madenciler olarak adlandırılan karşılıklı güvensiz partilerden oluşan bir topluluk tarafından sürdürülür. Bu kişi ya da kurumlar; bilgisayarları, işlemleri doğrulamak ve işlem zamanını kaydetmekte yardımcı olmak için kullanırlar ve belirli bir zaman kaydı şemasına uygun olarak bunları defterlere eklerler. Çoğu kriptopara birimleri, bu para biriminin üretimini kademeli olarak azaltmak için tasarlanmıştır ve bu, dolaşımda olacak olan para biriminin toplam miktarına bir sınır getirmektedir. Finansal kurumlar tarafından tutulan ya da nakit olarak elde tutulan sıradan paralarla kıyaslandığında, kriptoparalar devlet tarafından el konulması çok daha zordur. Bu zorluk, kriptografik teknolojilerin kullanılmasıyla kazanılmıştır.

Kriptopara Madenciliği (Mining)
Kriptopara ağlarında, madencilik tabir edilen işlem aslında yapılan para treansfer işlemlerine şahitlik etmektir ya da işlemin gerçekleştiğinin onayıdır. Bu çaba için, başarılı madenciler bir birim yeni kriptopara ile ödüllendirilirler. Ödül, ağın işlem gücüne katkıda bulunmak için tamamlayıcı bir teşvik oluşturarak işlem ücretlerini düşürür. SHA-256 ve Scrypt gibi karmaşık algoritmalar çalıştıran FPGA’ler ve ASIC’ler gibi özel makineler kullanılarak herhangi bir finansal işlemi doğrulayan hash üreticilerinin oranı artmıştır.
Madencilik işleminde teknik olarak gerçekleşen olayı basitçe izahı şu şekilde yapılabilir. Madenciler, Bitcoin madenciliği programının bir parçası olan ve bloktaki cevabı içeren karmaşık bir matematiksel bulmacayı çözerek yeni bir Bitcoin kazanma şansı elde edeeler. Çözüme ihtiyacı olan bulmacanın amacı, bloktaki verilerle birleştirildiğinde ve bir karma(hash) işlevinden geçirildiğinde, belirli bir aralıkta bir sonuç üreten bir sayı bulmaktır. Bu tahmin edilenden çok daha zor bir işlemdir. Daha ucuz ve verimli makineler için yapılan kıyasıya rekabet, ilk kriptopara olan Bitcoin‟in piyasaya sürüldüğü yıl olan 2009‟dan beri devam edegelmektedir. Daha fazla insanın sanal para dünyasına dahil olmasıyla, bu doğrulama için hash üretmek yıllar içinde çok daha karmaşık hale geldi ve madenciler birden fazla yüksek performanslı ASIC’lerin kullanımına büyük miktarda para yatırmak zorunda kaldılar. Bu nedenle, bir hash bulmak için elde edilen paranın değeri, genellikle, makinelerin kurulması için harcanan para miktarını, ürettikleri muazzam miktarda ısının üstesinden gelmek için soğutma tesislerini ve bunları çalıştırmak için gereken elektriği karşılayamaz.
Bazı madenciler, bir bloğun bulunma olasılığına katkıda bulundukları iş miktarına göre, ödüllerini eşit olarak bölmek için bir ağ üzerindeki işlem gücünü paylaşarak kaynaklarını bir araya getitirirler. Geçerli bir kısmi çalışma kanıtı (proof-of-work) sunan madencilik ortaklığına katılanlara bir “pay” verilir. Bir şirket düşük petrol fiyatları nedeniyle Kanada petrol ve gaz üretim sahalarında ucuz yakıt fiyatından dolayı madencilik işlemleri için veri merkezleri işletmektedir. Madencilik ile ilgili ekonomik ve çevresel kaygılar göz önüne alındığında, çeşitli “madensiz” kriptoparalar aktif bir gelişme gerçekleştirmektedir. Nano gibi diğer kripto para birimleri, her bir hesabın kendi blok zincirine sahip olduğu bir blok-kafes yapısını kullanır. Her bir hesap kendi işlemlerini kontrol ederek, geleneksel madenciliğine ihtiyaç duymaz, bu da ücretsiz, anlık işlemlere izin verir.
Şubat 2018 itibariyle, Çin Hükümeti sanal para ticaretini durdurdu, kriptoparaların halka arzını ve madenciliği yasakladı. Bu sebepten bazı Çinli madenciler Kanada’ya taşındı. Fortune dergisinin Şubat 2018 tarihli bir raporuna göre, İzlanda, ucuz elektrik nedeniyle kısmen kriptoparalı madenciler için bir kaçış limanı haline geldi. Ülkenin enerjisinin neredeyse tamamı yenilenebilir kaynaklardan sağlandığından, daha fazla maden şirketinin faaliyetlerinin İzlanda’ya taşımasını cazip kılıyor. Bölgenin enerji şirketi, Bitcoin madenciliğinin çok popüler hale geldiğini öyle ki ülkenin 2018’de elektrik tüketen diğer bütün tesislerden daha fazla elektrik harcayacağını belirtti. Ekim 2018’de Rusya, Sibirya’da kurulmakta olan bir tesis dünyanın en büyük yasal madencilik faaliyetlerinden birine ev sahipliği yapacak. Bugün 1,5 milyondan fazla Rus ev madenciliği yapmaktadır. Rusya‟nın enerji kaynakları ve iklimi, kripto madenciliği için dünyanın en iyi şartlarını sağlamaktadır. Haziran 2018’de Hydro Quebec, eyalet yönetimine madencilik için kripto şirketlerine 500 MW tahsis etmeyi teklif etti. Mart 2018’de, Upstate New York’taki bir kasaba, doğal kaynakları ve kentin “karakterini ve yönünü” korumak için tüm kriptopara madenciliğini 18 aylık bir süre için durdurdu.
Kripto Paraların Tarihsel Süreci ve Kriptopara Çeşitleri
1983’de Amerikan şifreleme uzmanı David Chaum, ecash adı verilen anonim bir şifreli elektronik para tasarladı. Daha sonra, 1995 yılında, bir bankadan para çekebilmek ve başka bir alıcıya gönderilmeden önce belirli şifrelenmiş anahtarlar belirlemek için kullanıcı yazılımını gerektiren kriptografik elektronik ödemelerin erken bir formu olan Digicash aracılığıyla uygulamaya koydu. Bu yöntem, dijital paranın veren banka, hükümet veya üçüncü şahıslarca izlenememesini sağladı. 1996 yılında NSA, kriptografi kullanılarak anonim elektronik paranın nasıl yapılacağını anlatan “How to Make a Mint: the Cryptography of Anonymous Electronic Cash” adlı bir makale yayınladı ve bunu MIT posta listesinde ve daha sonra 1997’de The American Law Review’da (Cilt: 46 Sayı: 4) yayımladı.
1998’de Wei Dai, anonim, dağıtılmış bir elektronik para sistemi olan “b-money” nin bir açıklamasını yayınladı. Kısa bir süre sonra, Nick Szabo “bit gold”u yarattı. Bitcoin ve onu takip eden diğer kriptoparalar gibi, bit gold (altın alışverişini sağlayan bir borsa olan BitGold ile karıştırılmamalı), çözümlerin kriptografik olarak bir araya getirilmesi ve yayınlanması ile kullanıcıların yapılan çalışmanın ispatlanması fonksiyonunun tamamlamarını gerektiren bir elektronik para sistemiydi. . Yeniden kullanılabilir bir çalışma kanıtına dayanan bir para birimi sistemi daha sonra Dai ve Szabo’nun çalışmalarını takip eden Hal Finney tarafından yapıldı.
İlk ademi merkezileştirilmiş kriptopara, Bitcoin, 2009 yılında yazılım geliştiricisi Satoshi Nakamoto müstear isimli kişi ya da grup tarafından oluşturuldu. Çalışma kanıtı şeması olarak bir şifreleme hash işlevi olan SHA-256’yı kullanmıştır. Nisan 2011’de Namecoin, internet sansürünü çok zorlaştıracak merkezi olmayan bir DNS oluşturma girişiminde bulundu. Kısa bir süre sonra, Ekim 2011’de, Litecoin yayınlandı. SHA-256 yerine hash fonksiyonu olarak scrypt kullanan ilk başarılı kriptopara oldu. Diğer bir önemli kripto para birimi olan Peercoin, bir ispat kanıtı / kanıt-kanıtı hibridini ilk kullanan kişiydi. IOTA, bir blockchain’e dayanmayan ilk kriptopara oldu. Bitcoin kelimesi, 31 Ekim 2008’de yayınlanan öntanıtım makalesinde tanımlanmıştır. Bu, dijital bir birimi ifade eden bit ile kuruş gibi madeni para biri iafede eden “coin” kelimesinin bir bileşiğidir. Genel olarak kavrama bir ağ ve teknoloji olarak bakıldığında büyük harfle “Bitcoin” olarak ifade edilirken küçük harfle olan “Bitcoin” para birimini ifade etmek için kullanılır. Bir Bitcoin milibitkoine (mBTC) ve satoşi (sat) şeklinde alt birimlere ayrılabilir. Bitcoin’in yaratıcısına ithafen satoshi, Bitcoin içindeki en küçük miktar olarak ifade edilir ve Bitcoinin yüz milyonda biri olan 0.00000001 Bitcoini temsil eder. Bir miliBitcoin, 0.001 Bitcoin yani 100,000 satoşi eder. Bitcoini ifade kastıyla BTC sembolü de kullanılır.
Bitcoinin Tarihi
Alan adı “Bitcoin.org”, 18 Ağustos 2008’de kaydedildi. Kasım 2008’de, Satoshi Nakamoto tarafından yazılmış bir makalenin bir linki olan Bitcoin: Bir Eşler Arası Elektronik Nakit Sistemi, bir kriptografi e-posta grubuna gönderildi. Nakamoto, Bitcoin yazılımını açık kaynak kod olarak uyguladı ve Ocak 2009’da piyasaya sürdü, aşağıdaki metin gömülüydü: “The Times 03/Jan/2009 Chancellor on brink of second bailout for banks” yani;
“Zaman 03 / Ocak / 2009 Şansölyesi bankalar için ikinci iflasın eşiğinde.”
Bu not, hem zaman kaydı (time stamp) hem kısmi rezerv bankacılığının neden olduğu istikrarsızlık üzerine bir yorum olarak yorumlanmıştır. İlk Bitcoin transfer işleminin alıcısı, 2004’teki ilk yeniden kullanılabilir çalışma kanıtı (RPOW) sisteminin kurucusu olan cypherpunk Hal Finney’di. Finney, piyasaya sürülme tarihinde Bitcoin yazılımını indirdi ve Nakamoto’dan 10 Bitcoin aldı. Diğer erken cypherpunk destekçileri, Bitcoin seleflerinin yaratıcılarıydı: b-paranın kurucusu Wei Dai ve bit-goldun kurucusu Nick Szabo.
Nakamoto’nun 1 milyon Bitcoin ürettiği/çıkardığı tahmin edilmektedir. 2010 yılında ortadan kaybolmadan önce, ağ uyarı anahtarını ve Bitcoin Core kodu kayıt deposunu Gavin Andresen’e devretti. Andresen daha sonra Bitcoin Vakfı’nda lider geliştirici oldu. Bitcoin Vakfı, Eylül 2012’de “açık kaynak protokolünün standartlaştırılması, korunması ve tanıtımı yoluyla küresel Bitcoin büyümesini hızlandırmak” için kuruldu. Kurucular arasında ilk Bitcoin işlemi yapan Gavin Andresen and Charlie Shrem‟de vardı. Andresen daha sonra kontrolü adem-i merkeziyetçi bir yapı kazandırmaya çalıştı. Bitcoin‟in gelecekteki farklı gelişim olanakları üzerinde tartışmalara yol açtı. Bitcoin, Dolar ve Euro gibi yasal bir kurum tarafından temsil edilmemektedir ve herhangi bir kıymetli madene de endekslenmemiştir. Bitcoin özel sektör tarafından çıkartılan özel bir para birimidir. Geleneksel paranın aksine bir Merkez Bankası‟na tabi değildir ve işlem gerçekleştirilmesi ve para arzının artırılması için merkezi olmayan bilgisayar ağlarına bağlıdır. Para arzı bir ağ üzerinden gerçekleştiği için Merkez Bankası‟ na bağlı geleneksel para arzından oldukça farklılık göstermektedir.

2011 – 2012
Bitcoin fiyatları, 2011 yılında son derece dalgalı bir seyir göstererek, Bitcoin başına 0.30 dolardan başlayarak, yıllık% 1,656 artışla 5.27 dolara yükselmişti. 8 Haziran’da ise 31.50 $ ‘a yükseldi. Bu artış 1 Ocak’tan beri % 10,500 arttığını göstermekteydi. Bir ay içinde fiyat% 65 düşüşle 11.00 $’ a düşmüştü. Bir sonraki ay 7,80 dolara ve sonraki ay 4,77 dolara düşerek, 8 Haziran’dan itibaren toplamda doksan gün içerisinde % 85’lik bir düşüş yaşanmıştır. 2012 yılında, Bitcoin fiyatları yıllık% 153 artışla 5.27 dolara yükseldi.
Litecoin, Ekim 2011’de Bitcoin koparak ayrılan ilk altcoin’di. O zamandan beri birçok altcoinler piyasaya sürüldü.
2013 – 2016
2013 yılında fiyatlar 1 Ocak 2014 itibarıyla% 13,691 artarak 770 dolara yükseldi. Mart 2013’te blokchain geçici olarak farklı kurallara sahip iki bağımsız zincire bölünmüştür. İki blockchainin, her biri kendi işlem geçmişine sahip farklı sürümler olarak, altı saat boyunca aynı anda çalıştı. Ağın çoğunluğu, Bitcoin yazılımının 0,7 sürümünün üzerinde döndüğünde, normal işlem bu sürüm üzerinden geri yüklendi. Mt. Gox döviz kuru kısa bir süre Bitcoin satışlarını durdurdu ve fiyat, sonraki saatlerde yaklaşık % 23 oranında düşüşle 37 $ ‘a geriledi. ABD Mali Suçlarla Mücadele Ağı (FinCEN), Bitcoin gibi, olarak Amerikan Bitcoin madencilerini kayıt altına alarak bazı yasal zorunluluklara tabi tutarak “ademi merkezileşmiş sanal para birimleri” için düzenleyici ilkeler oluşturdu. Nisan ayında, ödeme işlemcileri BitInstant ve Mt. Gox kapasite yetersizliğinden dolayı finsanlsal işlemlerde gecikmeler yaşadı. Bu durum, Bitcoin fiyatının altı saat içinde 266 dolardan 76 dolara düşmesine neden olmuştur.
15 Mayıs 2013 tarihinde, ABD yetkilileri FinCEN kurumuna kayıtlı yasal bir para transfer edici kurum olarak kayıtlı olmadığını keşfettikten sonra Mt. Gox‟a bağlı hesapları durdurdu. ABD Uyuşturucuyla Mücadele İdaresi, 23 Haziran 2013 tarihinde, Birleşik Devletler Adalet Bakanlığı’nca bazı Bitcoin varlıklarına el konulduğunu duyurdu. Bu ilk kez bir devlet kurumu tarafından Bitcoine varlıklarına el koyma durumu idi. FBI, Ekim 2013’te Ross William Ulbricht’in tutuklanması sırasında karanlık internet sitesi Silk Road’dan 26.000 Bitcoine el koydu. 5 Aralık 2013’te Çin Halk Bankası, Çinde faaliyet gösteren finans kurumlarını Bitcoin kullanmalarını yasaklamıştır. Bu gelişmeden sonra, Bitcoinin değeri düştü, ve Baidu artık belirli servisler için Bitcoin kabul etmemeye başladı. Herhangi bir sanal para ile gerçek fiziksel malları satın almak, Çin’de 2009 yılından beri yasadışıdır.
Şubat 2014’te o zamanki en büyük Bitcoin borsası olan Mt. Gox, yaklaşık 500 milyon dolar değerindeki 850.000 Bitcoin’in müşterilerinden çalındığını duyurdu. Bunun üzerine Bitcoin’in fiyatı neredeyse yarı yarıya düştü, 867 dolardan 439 dolara kadar geriledi. Fiyatlar 2016 yılının sonuna kadar düşük bir seviyede seyretti. 2015 yılında fiyatlar 314 $ ‘dan başlamış ve yıl için% 38 artarak 434 $’ a yükselmiştir. 2016’da fiyatlar 1 Ocak 2017’de% 130 artışla 998 $ ‘a yükseldi. 2013-2016 yılları arasında Bitcoin‟in dolar karşısındaki genel seyri, aşağıdaki grafik ile verilmiştir.

2017 – 2018
2017 yılında Bitcoin fiyatları, 1 Ocak 2017’de 998 $ ‘dan başlayıp % 1.245 artışla 13.412.44 $’ a yükselen son derece değişken bir performans sergiledi. 17 Aralık’ta, Bitcoin’in fiyatı 19.666 $ seviyesine ulaştı ve 6 Şubat 2018’de% 70 düşüşle 5.920 $ seviyesine indi. 2018’in ilk yarısının geri kalanı boyunca, Bitcoin’in fiyatı 11.480 $ ve 5.848 $ arasında dalgalandı. 1 Temmuz 2018’de Bitcoin’in fiyatı 6,469 $ idi. Aşağıdaki şekilde, Bitcoin‟in 2017 yılı Kasım ayı ve 2018 yılı Temmuz ayı arasındaki Amerikan doları cinsinden fiyatları görülmektedir.

İnternet üzerinde 4 Temmuz 2018 itibariyle işlem yapılan kriptopara sayısı 1600‟ün üzerindedir ve artmaktadır. Yeni bir kriptopara birimi herhangi bir zamanda oluşturulabilir. 110 milyar doların üzerinde toplam piyasa değeri ile, Bitcoin şu anda (4 Temmuz 2018) en büyük blok zinciri ağıdır, bunu Ethereum, Ripple, Bitcoin Cash, Litecoin ve EOS takip etmektedir. 2017 yılı Aralık ayı itibariyle piyasaya arz edilmiş Bitcoin miktarı yaklaşık 16.7 milyondur. Bitcoin‟in ulaşabileceği arz miktarı 21 milyon ile sınırlı olup yaklaşık 2140‟lara kadar tüm arz miktarının keşfedilmiş olacağı beklenmektedir. Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalar, 2017 yılında, bir kriptopara cüzdanı kullanan 2,9 ila 5,8 milyon bağımısz kullanıcı olduğunu tahmin edilmektedir ve bunların büyük çoğunluğu Bitcoin kullanmaktadır. Genel olarak değerlendirildiğinde Bitcoin fiyatındaki oynaklığın (volatilite) çok büyük olduğu ve yüksek derecede karlılığın elde edildiği görülmektedir. Kripto para piyasasındaki önemli bir gelişme Bitcoin‟in (BTC) Ağustos 2017‟de bölünmesi ve yeni oluşan Bitcoin Cash‟in (BCH) piyasaya girmesi olmuştur. İşlem hızı oldukça yüksek olan Bitcoin Cash çeşitli yeniliklere sahiptir ve bazı yazılımsal-güvenlik sorunlarına karşı daha iyi çözümler sunduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenlerden dolayı da gelecekte Bitcoin‟in önemli bir rakibi olacağı düşünülmektedir.
Paranın Fonksiyonları ve Bitcoin
Modern ekonomilerde para, değişim aracı, değer saklama aracı ve hesap birimi olmak üzere üç temel fonksiyona sahiptir. Paranın ortaya çıkışındaki en önemli neden alım satım işlemlerinde bir değişim aracına ihtiyaç duyulması olmuştur. Tarihsel olarak bakıldığında insanların değişim aracı olarak önem atfedilen çeşitli malları kullandıkları görülür. Bu mallara deniz kabukları, inci, hayvan derisi, tuz, buğday örnek verilebilir. Çabuk bozulan ve değeri zaman içerisinde kaybolan malların değişim aracı olarak kullanılması paranın bir fonksiyona daha sahip olması gerektiğini ortaya çıkarmıştır. Paranın değer saklama aracı olması gereği, altın ve gümüş gibi satın alma gücünü zaman içerisinde koruyabilen değerli varlıkların mal para olarak kullanılmasını yaygınlaştırmıştır. Sonraki yıllarda kullanılan ilk kağıt para da, bankalarca çıkartılan ve talep edildiğinde altın ve gümüş para ile değiştirileceği taahhüt edilen senetlerden ibarettir. Diğer yandan insanların işlem fiyatını belirlerken genel kabul gören bir ölçüyü kullanmaları işlem yapmayı ve ticaretten kazanç sağlamayı kolaylaştırmıştır. Bu nedenle paranın sahip olması gereken üçüncü fonksiyon da paranın hesap birimi olarak kullanılabilmesidir. Günümüzde kullanılan ve merkez bankaları tarafından basılan para, mala dayalı para olma özelliğine sahip değildir. Söz konusu paranın değerini, para biriminin bağlı olduğu devletin sağladığı itibar ve insanların ne ölçüde o para birimini ödeme aracı olarak kabul ettiği belirlemektedir. Örneğin ABD doları üzerinde yazılı olan“ Bu banknot kamu ve özel borçların ödenmesinde yasal paradır” ibaresi ile Federal Reserve insanlara bir güvence vermektedir.
Bitconin gerçek bir para birimi olup olmadığı, paranın üç fonksiyonu olan değişim aracı olmak, hesap birim aracı olmak ve servet aracı olmanın yerine getirilip getirilmediğine bakılarak anlaşılabilir. Bitcoin ve diğer kripto para birimlerinin değeri, herhangi bir ülkenin itibarı ile ilişkili değildir. Kripto paraların değeri insanların o para birimini ne ölçüde talep ettiği ile ilişkilidir. Bitcoin kısa bir süre içerisinde farklı ülkelerde tanınmış, insanlar tarafından kabul edilmeye ve çeşitli alım satım işlemlerinde kullanılmaya başlamıştır. Bu özelliği ile bir değişim (mübadele) aracı olma özelliğine sahiptir. Fakat diğer yandan Bitcoin ekonominin genelinde yaygın bir şekilde kullanılmamaktadır. Bu nedenle diğer resmi para birimleri ile karşılaştırıldığında değişim aracı fonksiyonunu zayıf bir şekilde yerine getirdiği söylenebilir. Bitcoin, Satoshi Nakamoto tarafından yazılmış ön tanıtım makalesinden (white paper) başlayarak politik veya ideolojik olarak motive edilmiş olarak görülüyor. Nakamoto o yazıda, “Geleneksel para birimleriyle ilgili temel problem, paranın işlevselliğini kazandıran güvendir. Merkez bankasına, para birimini itibarını kaybetmemesi için güvenilir, ancak itibari (fiat) para birimlerinin tarihi, bu güvenin ihlalelleri ile dolu.” demiştir.
Erken Bitcoin destekçileri, paranın kontrolünü hükümetlerin elinden kurtarmaya çalışan özgürlükçü veya anarşistler olarak kabul edildi. Roger Ver “İlk başta, katılan herkes neredeyse felsefi nedenlerden ötürü yaptı. Bitcoin’i parayı devletten ayırmanın bir yolu olmasından harika bir fikir olarak gördük.” demiştir. Nigel Dodd, “Bitcoin’in Sosyal Hayatı” adlı eserinde Bitcoin ideolojisinin özünün parayı kurumsal ve idari kontrolden kurtarmak olduğunu iddia etmektedir. Dodd; “Bitcoin, ideoloji olarak başarısız olduğu ölçüde para olarak başarılı olacaktır. Bitcoin bir para birimi olarak aslında, temelde dayandığı ve inkâr etmeye çalıştığı ideolojiye dayanmaktadır. Bu ideoloji ise paranın toplumsal ilişkilere ve güvene olan bağımlılığıdır.” demiştir. Yani Bitcoin büyük kurumlara olan güvensizliği ve bireylerin bağımsızlığı ilkesine dayanan anarşist bir temelden gelmesine rağmen, bir para birimi olarak kabul edilmesi, onun inkâr ettiği şeylerin yani sosyal bağımlılık ve kurumların desteği ile ancak mümkün olabilir. Bitcoin‟in insanlar tarafından talep edilmesinin altındaki en önemli neden, Bitcoin‟in değerinin zaman içerisinde artarak satın alma güçlerini olumlu etkileceği düşüncesidir. Bu nedenle Bitcoin‟de paranın değer saklama aracı ya da servet aracı olma özelliği daha ön plandadır. Bitcoin‟in maksimum üretilebileceği bir arz miktarı vardır. Bu arz kısıtı nedeniyle zamanla değerinin de artacağı beklenmektedir. Diğer yandan yatırımcısına kazanç sağlayıp sağlamayacağı ve istikrarlı bir yatırım olup olmadığı uzun dönemde anlaşılacaktır. Bitcoin‟in bir para biriminden çok spekülatif bir yatırım gibi hareket ettiği görülmektedir.
Bitcoin fiyatının çok sayıda sıfırın olduğu ondalık basamaklara sahip olması perakende piyasası için zorluk yaratabilir. Bitconi paranın hesap birimi fonksiyon açısından değerlendirdiğimizde değerinde yaşanan ani ve büyük iniş çıkışların onu istikrarlı olmaktan uzaklaştırdığı görülmektedir. Bitcoin‟in getirilerinin aylık ortalama volatilitesi, altın ya da yabancı para birimlerinden daha yüksektir. Bitcoin‟in oldukça dalgalı bir seyir izlemesi onu bir para birimi olmaktan uzaklaştırmaktadır. Sonuç itibariyle, iyi bir paranın sahip olduğu takas, değer saklama ve hesap birimi kriterlerine Bitcoin büyük ölçüde uymadığı görülmektedir. Kullanıcıların çoğu Bitcoin‟i bir yatırım aracı olarak kabul etmektedir.
Yararlanılan Kaynak
Mustafa Polat, Sosyal Medya Ve Yatırım Araçlarının Değeri Arasındaki İlişkinin İncelenmesi: Bitcoin Örneği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mustafa Polat’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türk Tarihinde Havacılık Ve Tarihimizin Önemli İsimleri

Uçmayı düşünmek, insan için hiçbir vakit güç olmamıştır. Masal kahramanları, çok defa kuş gibi uçurulmuştur. Uçmak, insanoğlunun ezelden beri en büyük tutkularından biri olmuştur. Hava, sema veya gökyüzü her zaman insanlara ilginç ve büyülü gelmiştir. Toplumların ve milletlerin gökyüzüne olan özlem ve tutkuları çok eski tarihlere dayanmaktadır. İlkel ve gelişmiş hemen bütün toplumların göklere olan ilgilerinin mitolojilerine dahi yansıdığı görülmektedir. Türklerde de uçma isteği gök tanrı inancıyla beraber pekişmiş, göğe atfedilen kutsallık ve gök tanrıya ulaşılabileceği inancı, uçmak adına yapılan araştırmaları ve denemeleri beraberinde getirmiştir. Türklerin uçmak adına verdikleri mücadele İslami döneme kadar dayanmaktadır. Öyle ki astronomi ilmîne Türk bilim adamlarının büyük katkı sağladıkları bilinmektedir.
İmam Cevheri
Gazneliler Devleti’nin sınırları içinde eskiden Maveraünnehir denilen Türk ülkesinin Farab (Otrar) şehrinde doğan Türk asıllı büyük bilim adamı Cevheri’nin babası Hamid oğlu İsmail’dir. Fenle uğraştığı zamanlarda büyük kuşların kanat çırpmadan yükseklerden süzülerek uçuşlarını da dikkatle izliyor ve bugün maalesef elde olmayan bazı hesaplar yapıyordu. Bir gün (M.S. 1002 yıllarında) Nişabur’daki caminin damına çıkarak vücuduna iplerle iki büyük satıh bağlamış ve uçacağını ilan ederek orada toplanan halka: “Ey ahali benim yaptığım buluşu şimdiye kadar kimse yapmamıştır. Sizin gözlerinizin önünde şimdi uçacağım. Dünyada yapılacak en mühim şey göklere uçmaktadır. Ben de onu yapacağım” diyerek camiinin damından atlamış fakat bir müddet uçtuktan sonra düşerek hayatını kaybetmiştir. Sonraki yıllarda tüm dünyanın tanıdığı sanatçı bilim insanı Leonardo da Vinci’nin bazı çalışmalarında İsmail Cevheri’den etkilendiği ve esinlendiği söylenmiştir.
Siraceddin Doğulu
Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçaslan’ın İstanbul’u ziyaretinde onuruna düzenlenen şenliklerde uçacağını iddia eden Doğulu Siracettin adında Müslüman bir Türk 1159 yılında hava doldurulmuş elbisesiyle kendisini surlardan aşağı bırakmış; ancak denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış ve hayatını kaybetmiştir.
Hezarfen Ahmet Çelebi
Hezarfen Ahmet Çelebi dendiğinde herkesin aklına Galata Kulesi’nden atlayarak “uçması” gelecektir. Hezarfen Ahmet Çelebi, uçma ile ilgili araştırma ve deneylerine Okmeydanı’nda başlamıştır. Hezarfen, rüzgârın şiddetli olduğu sırada kartal kanatları olarak nitelendirilen âletle defalarca uçmuştur. Hezarfen, 1630 yılında Galata Kulesi’nden havalanarak lodosa karşı uçmuş, Üsküdar’da Doğancılar Meydanı’na inmiştir. Padişah IV. Murat bu olayı Sarayburnu’nda Sinan Paşa Köşkü’nden seyretmiştir. Bugün önemi iyice anlaşılan bu büyük başarı, ilk önce bir kese altınla ödüllendirilmiştir. Ancak sonradan Cezayir’e sürülen Hezarfen Ahmet Çelebi, yaşamının sonuna kadar sürgünde kalmıştır.
Lagari Hasan Çelebi
Lagari Hasan Çelebi, Padişah IV. Murat’ın kızı Kaya Sultanın doğduğu gece (1633) yapılan şenliklerde Sarayburnu’ndan kendi yaptığı bir roket fişeğe binerek göğe yükselmiştir. Lagari uçarken her kademede bir fişek patlatarak düşmüş ve çevreyi aydınlatmıştır. Barutu tükenince alçalmaya başlamıştır. Kartal kanadı takmış olan Hasan Çelebi Sinan Paşa Köşkü’nün açıklarında denize düşmüştür. Lagari sudan çıkarılarak padişahın huzuruna getirilmiştir. Padişahın emri üzerine Lagari’ye günde yetmiş akçe maaş bağlanmıştır. Kırım Hanı Selamet Giray, Lagari’yi Kırım’a davet etmiş ve bu davet üzerine Kırım’a giden Lagari orada ölmüştür.
Bebekli Atıf
İlk mekanik uçak yapımı Bebekli Atıf Bey tarafından gerçekleştirilmiştir.1861’de kanadı, kuyruğu ve pervanesi bulunan uçak, gürgen ağacından ve ince sacdan yapılmıştır. Pervanesi ayak hareketleriyle döndürülen uçağın kanat ve kuyrukları dümenle yönlendirilmişti. 26 Haziran 1861’de ilk denemesinde düşünce, Atıf Bey çevresinden destek görmemiş ve “deli” olarak değerlendirilmiştir.
Veli Direko
Hakkında çok az bilgi bulunmasına rağmen Trabzon Of ilçesinde yaşayan bir medrese öğrencisi olan Veli Direko’nun yaptığı kanatları denemeye karar verdiği; arkadaşı Ahmet Hoca’nın kendi köyünden 400 metre aşağıda bulunan karşı dağdaki köyüne uçarak gittiği söylenmektedir. Tarih olarak ise 1700’ lü yıllar belirtilmektedir.
Osmanlı Devletinde Havacılığın Doğuşu
XIV. asırdan beri Avrupa’daki askerî gelişmeleri takip eden Osmanlılar XX. yüzyılın başından itibaren gelişen havacılık teknolojisini de ilgiyle takip etmişlerdir. Özellikle askerî sahada istifade edeceği uçakları kısa sürede transfer ederek hava saldırılarında kullanmışlardır. Osmanlı havacılık tarihi aslında XVIII. asrın sonra çeyreğinde balonlarla başlamıştır. Osmanlı topraklarında balonla ilk uçuşun hangi tarihte gerçekleştiği hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak, bu konuda, 18 Mayıs 1875 tarihli The Times gazetesinde, 26 Mart 1785 tarihli yayınlanan bir mektupta, “Osmanlı Devletinin bilim ve sanatta geri kaldığı fikri kabul edilse de, ilk havacılık tecrübesinin başarıyla gerçekleştirildiği” yazmaktadır. Bu yazıda İranlı bir kişinin balonla uçtuğundan bahsetmektedir. Bununla birlikte, Osmanlı toprakları üzerinde kesin olarak bildiğimiz ilk balonla uçuş, Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı işgali sırasında Fransız baloncu Nicolas-Jacques Conte tarafından, 30 Kasım 1789 tarihinde Kahire’nin Özbekiye Mahallesinde gerçekleştirilmiştir. Avrupa’nın pek çok ülkesinden gelen baloncular İstanbul’da çoğu zaman padişah ve diğer devlet ricaliyle halkın meraklı bakışları önünde gösteriler yapmış ve büyük iltifatlara mazhar olmuşlardır. Osmanlı tarihinde devlet eliyle ilk hava aracı edinme teşebbüsün 2. Abdülhamit’in Fransa’ya kabili sevk (kontrol edilebilir) balon ısmarlamasıyla başladığı ifade edilmektedir.
Balonculuk ile ilgili yapılan çalışmalar uçağın kullanılmaya başlanması ile duraklamış ve özellikle ilk dönemdeki değişimden sonra yenilik pek olmamıştır. Balonun sınırlı hareketi ve sabit bir yerde hedef olması çok yönlü hareket eden süratli döner ve sabit kanatlılar karşısında kan kaybetmesine neden olmuştur. Bir süre sonra askeri amaçla kullanımı mümkün olmadığından gündemden düşmüştür. Osmanlı Devleti sınırları içerinde ilk motorlu uçağın uçuşu 1909 yılında gerçekleşmiştir. 1909 yılı Aralık ayında Baron de Catters, Voisin tipi tayyaresi; Louis Blériot de Blériot tipi tayyaresi ile İstanbul’a gelerek uçuş gösterilerinde bulunmuşlardır. Bu olaydan sonra Osmanlı ordusunda havacılığa ilgi duyulmaya başlanmış, Kur. Bnb. Ali Fethi Okyar Paris’e, Kur. Bnb. Enver Bey Berlin/Almanya’ya askeri ateşe olarak gönderilmiş ve havacılıkla ilgili bilgi toplamaları istenmiştir. Avrupa’da bu gelişmeler olurken Osmanlı Devleti de bu gelişmelere seyirci kalmamıştır. Osmanlı Devleti erkânı, çok sıkıntılı bir döneme denk gelmesine rağmen havacılıkta başlayan hızlı gelişmeye ilgi göstermekte tereddüt etmemiştir. Osmanlı Devleti, uçakların Türk ordusunda yer alması için oldukça erken davranmış ve batılı devletlerden geri kalmamıştır.

1910 yılında yapılan Trakya/Karıştıran tatbikatı sonucunda, mavi tümenlerin geceleri uzun yürüyüşler yaparak, gündüzleri ise gizlenerek kırmızı kuvvetlerin karşısında cepheye dâhil olmaları olayı Osmanlı ordusunda keşif yapacak uçak veya balonun olmayışının dezavantajını ortaya çıkarmış ve bunun üzerine Osmanlı ordusunda hava unsurlarının kullanılması gerekliliği ciddi olarak değerlendirmeye başlanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda Kur. Yb. Süreyya (İlmen) Bey’in önerisiyle İstihkâm Müfettişliğine bağlı bir “Havacılık Komisyonu” (Tayyare Komisyonu) kurulmasını teklif edilmiştir. Bu teklifin uygun görülmesiyle; Süreyya Bey Başkanlığında, Fen Birlikleri Şube Müdürü İstihkâm Yarbayı Refik, İstihkâm Binbaşılarından Mehmet Ali ve Zeki Beylerden müteşekkil bir kurul 1 Haziran 1911’de oluşturulmuştur.Yine bu kapsamda Kur. Yb. Süreyya Bey’e; “Tayyare İstasyonu ve mektebi” kurmak için görev verilmiştir. İlk havacılar olan Yüzbaşı Fesa ve Teğmen Yusuf Kenan Fransa’daki Bleriot Okulu’na pilotaj öğrenimine göndermiştir. Tayyare Mektebi tesisi ve Tayyareci yetiştirilmesi hakkında askeri ataşeler vasıtasıyla muhtelif Avrupa müesseseleriyle yapılan görüşmeler sonucunda R.E.P tayyare fabrikasının teklifi uygun görülerek anlaşma imzalanmış ve 3 Mart 1912’de Uçuş Okulu açılmıştır. Mehmet Fesa Efendi ile İstihkâm Teğmen Yusuf Kenan Efendi, Uluslar arası Havcılık Federasyonunun 780 ve 797 numaralı, Osmanlı ordusunun da 1 ve 2 numaralı uçuş brövesinin sahibi olmuşlardır.
Bunların yanı sıra Osmanlı Devletinde havacılığın ve hava sanayinin yeteri kadar tekamül etmemesinin bir diğer sebebi ise havacılığın “başsız” kalmasıydı. Osmanlı Devletinde havacılık harbiye nezaretinde Kıtaatı Fenniye Umum Müfettişliğine bağlı kurulmuştu. Havacılık konusunda her ne kadar birkaç subay bu işle uğraşıyor idiyse de, burası bir kumandan mevkii olmadığı gibi salahiyet sahibi bir makam da değildi. Kıtaatı Fenniye Umum Müfettişliğinden sonra gelen Yeşilköy Tayyare Mektebinin bir müddet sonra görevden alınan komutanı Binbaşı Cemal Bey’in görevden alındıktan sonra 28 Mart 1913’te Kıtaatı Fenniye Umum Müfettişliğine yazdığı dilekçe çok manidar olup günümüze de ışık tutmaktadır. Aşağıda bu dilekçeden alıntılar yapılmıştır:
“Bu mesleğe edilen fenalık tahsilimiz ile başlamaktadır…Altımıza her gün kırık bir tayyare verdiler….Tahsile gelen efradın her birine bir vazife vererek bir sanat sahibi yapmak yerine herkes her şeyi öğrensin dediler. Bir gün motorda çalışan bir gün kanatta çalıştı… Bu veçhile hiçbir şey öğrenmeden avdet ettiler… Paris’te bulunduğum sırada çalıştığın REP fabrikasına sipariş edilen tayyarelerin tesellüm ve tecrübesinde hazır bulunmaklığım fabrika tarafından teklif edilmiş idi. Mezkur tayyarelerin evvelce kazazede olmuş ve çürüğe çekilmiş tayyarelerin aksamından yapıldığını bildiğim ve gördüğüm için, fabrika tarafından dermeyan olunan teklifi red ile ahvali, mensup olduğumuz daireye bildirdim. Mateessüf mezkur tayyareler gene kabul edildi…”.
Cemal Bey’in yazmış olduğu dilekçe aslında, günümüzde gelişmiş devletlerin harp sanayileri söz konusu olunca tutundukları tavırların bir göstergesidir. Gelişmiş devletler silah ihraç ederken kullanımdan kalkmış, teknolojisi eskimiş olanlarını tercih etmektedir. O yüzden milli bir harp sanayi olmazsa olmazdır. İleri teknolojiler içeren savunma sanayinin güçlü olabilmesi için de ülkelerin ulusal teknolojik düzeyinin yükseltilmesi gereklidir.
1912- 1920 Yılları Arasında Türk Havacılığı
1911 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti İtalyanlar ile Trablusgarp Savaşına girmişti. Trablusgarp Savaşı başladığında İtalyan ordusunun 28 uçak ve 2 yönlendirilebilir balondan oluşan bir hava gücü vardı. İtalyan Hava Kuvvetinin Libya Savaşı’na katılımı, elverişli şartlar altında gerçekleşmişti. İtalyanlar uçaklardan faydalanarak ilk hava gözlemlerini yapmışlar ve ilk beyannamelerini havadan atmışlar, topçu ateşini uçakların yardımıyla düzenlemişlerdir. Fakat Osmanlı Devletinin elinde uçak ve uçucu olmadığı için bunlara hiçbir karşılık verilememiştir. Osmanlı devletinde havacılık alanında bu gelişmeler olurken Balkan Savaşı patlak vermişti. Balkan Savaşı başladığında Osmanlı devletinin hava gücü Yeşilköy’de kurulan Hava Okulu ile bu okul envanterinde olan uçaklardan ibaretti. Balkan Savaşları’nda, Osmanlı Devleti ile hasımlarının hava güçleri kıyaslandığında; düşman yaklaşık 18 uçağa (Yunanlılar 4, Sırplar 4, Bulgarlar 10) sahibiyken, Osmanlı ordusunda ise her biri iki uçaktan oluşan üç uçak müfrezesi mevcuttu. Havacılık Sanayinin de varlığından söz etmek mümkün değildi. Bu dönemin en büyük sıkıntılardan biri de çok fazla kullanılan uçaklar için yeterli bakım ve onarımın yapılamaması, yine ciddi bir sorun olan bakım-onarım için Hava Mektebinde küçük bir atölyenin dışında yeterli teçhizatın olmamasıdır. Balkan Savaşı’nın birinci bölümünde hava faaliyetleri keşif uçuşlarından ibaret kalmış, savaşın ikinci ve üçüncü bölümünde de uçuşlar, umumiyetle keşif uçuşları halinde olmuştur. Savaşın ikinci bölümünde elimizde 8 uçak kalmışken, savaşın üçüncü bölümüne gelindiğinde savaşa hazır yalnız 3 uçak kalmıştı.
Balkan Savaşının özellikle birinci evresinde Osmanlı Devleti hava araçlarından yeterince yararlanamamıştır. Bunun sebepleri arasında başta havacılık teşkilatının tesis edilmesiyle yakından ilgilenen Süreyya Bey’in Balkan Savaşının başlamasından üç ay gibi bir süre önce görevden alınarak başka bir göreve atanması, pilotlarımızdan bir kısmının eğitimlerini tamamlayarak ülkeye dönmesine rağmen tecrübe eksikliği ve bir kısmının da eğitimlerini tamamlamadan yurda dönmeleridir. O dönemlerde Albay Süreyya Bey’in Tayyare Mektebi ve Havacılık Hakkındaki Raporları, havacılığın gelmesi gerektiği nokta açısından çok önemlidir. Kur. Alb. Süreyya Bey 23 Eylül 1913 tarihinde Kıtaatı Fennîye ve Mevkii Müstahkeme Müfettişi Umumiliğine Tayyare Mektebi ve Havacılık Teşkilatının geliştirilmesi konusunda bir rapor hazırlamıştır. Raporda geçmiş üç yılda havacılık alanında yapılanları, “Eğer bu sınıfın bütçede tahsisatı yoksa gelişemez, zaten bu güne kadar yapılanlar da bin türlü zorluk içerisinde, itiraz ve red cevaplarına rağmen, adeta dilenerek, koparıldı” diyerek özetliyordu. Ancak Süreyya Bey’in bu raporu dikkate alınmamıştır. Ayrıca Orgeneral Muzaffer ERGÜDER’in Havacılık anılarında da “Her ülkede mali kaynakların ihtiyaca göre dağılması yetkisi, eski dönemlerin yetiştirdiği, kıdemli sınıflar erkanının elinde olduğundan, genç hava sınıfına az pay verilmiş ve bütçenin büyük kısmı, eski kuruluşların ve sınıfların paylarına ayrılmıştır.” ifadelerine rastlamaktayız. Bu da aynı Süreyya Bey’in ifade ettiği gibi yeterli kaynağın ayrılmamasını doğrulamaktadır.

Avrupa ile Osmanlı Devletinin o dönemde havacılığı ve hava sanayisi karşılaştırıldığında; uçağın keşfinin gerçekleştiği tarihlerde Avrupa’daki teknik kabiliyet, benzin motorlarının tekâmül etmiş olması, elektrikten istifade edilmesi, mühendis, teknisyen ve sanatkârların sayılarının oldukça fazla olması sebeplerinden dolayı Avrupalı Devletlerin açık ara ilerde oldukları aşikârdır. Ayrıca hükümetler uçak fabrikalarına tazminat, ikramiye vb. adı altında teşviklerde bulunuyorlar bu da birçok müteşebbisi uçak sanayi alanında yüreklendiriyordu. O dönemde Osmanlı İmparatorluğunda ise teknik olarak Tophane ve Zeytinburnu fabrikaları ve Haliç tersanesi dışında bir oluşum yoktu. Ordu dahilinde sanatkâr olarak tüfekçi, kamacı gibi az sayıda insan bulunuyordu. Yalnız bahriyede bir miktar sanatkâr bulunuyordu. Halkın ve ordunun teknikle alakası yoktu. Bu yolda her şeye yabancı idi. İlk Osmanlı Devleti pilotu olan Yüzbaşı Fesa Bey brövesini aldığında Fransa’da 780 kişinin bröve almış olması Osmanlı Devletinin havacılığa erken reaksiyon gösterse de pilot yetiştirme bakımından geride kaldığının göstergesidir.
Savaş esnasında bütçesi zayıflayan Osmanlı Devletinde ilk kez Mahmut Şevket Paşa Önderliğinde başlayan yardım kampanyaları düzenlenmiş, bu kampanyalardan elde edilen gelirler ile uçaklar satın alınmıştır. Mahmut Şevket Paşa 30 altın lira, Sultan Reşat 1000 altın lira bağışlarken; Serasker Rıza Paşa ve Mısırlı Prens Celaleddin birer uçak bağışlamışlardır. Bununla beraber Rüsumat müdürlüğü, gümrük, maliye ve telgraf dairesi memurları, polis mektebi gibi birçok kaynaktan gelen bağışlarla birçok uçak alınıp ordu envanterine girmiştir. 1909-1914 dönemi içinde bağış yoluyla alınan uçak sayısı sekizdir. O dönem bir asker kaputunun 3 kuruş, bir kuzunun 25 kuruşa satıldığı, fert başına milli gelirin İstanbul’da 2.454 kuruş, Anadolu’da 979 kuruş olduğu; bir uçağın 108.000 kuruş motorunun ise 36.000 kuruş olduğu düşünülürse yapılan yardımların büyüklüğü anlaşılabilmektedir.
Dünyada havacılığın gelişmekte olduğu yıllarda Avrupalı ülkelerin refah seviyesinin üst seviyelerde olmasına rağmen Osmanlı Devleti ekonomik sıkıntı içerisindeydi. Buna rağmen Avrupalı ülkelerle yarış devam ediyordu. Fransız havacıların gerçekleştirdiği Paris-Kahire Seferine karşılık vermek için uzun mesafeli bir sefere çıkılmıştır. Bu sefer ile dışarıda ve içeride meydana gelen politik gelişmeler karşısında Osmanlı halkının birliğini güçlendirmek amaçlanmıştır. Bir diğer amaç da Balkan Savaşlarının yarattığı acı hatıraları silmektir. Ayrıca Osmanlı padişahının halifelik nüfuzundan yararlanarak, bu yolda halkı Müslüman olan İngiliz sömürgelerinde isyanlar çıkartarak İngiltere’nin batı cephesini sömürge askerleri ile takviye etmesine mani olmaktı. 16 Ocak 1914’te Ütğm. Fethi ve Nuri Beyler, iki uçak ile İstanbul-Kahire uçuşunu planlamıştır. Ancak bu uçuş eldeki imkânların çok sınırlı olmasına rağmen Filistin’e kadar devam edebilmiştir. Orada Ütğm. Fethi ve Nuri Beylerin uçakları, birbiri peşinden, kötü şartlar ve yeterli bakım yapılamaması yüzünden kaybedilmiş, kendileri de şehit olmuşlardır. Bu geziye, Filistin’den itibaren Yzb. Salim Bey tarafından devam edilmiş ve 6 Mayıs 1914’te başarıyla sonuçlandırılmıştır. Türk havacılığının yeni toparlanmaya başladığı bir zamanda Şubat 1914 tarihinde, İstanbul’dan Kahire’ye kadar sürmesi planlanan bu sefer ile en deneyimli pilotlar ve kıymetli uçaklar kaybedilmiştir. İki yıllık geçmişi olan Türk havacılığı böyle bir yolculuk için tam manasıyla hazırlıklı olmadığı gibi araçlar da yok denecek kadar az ve bilhassa böyle bir sefer için yetersizdir. Bu sefer esnasında Osmanlı halkı tarafından yeni uçakların alınması için büyük bağışlar toplanmıştır. Ne var ki, kısa süre içinde gelişen iç ve dış gelişmeler sonucu toplanan bağış paraları amacına uygun olarak değerlendirilememiştir.
Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı Devletinde uçak üretimi konusunda teşebbüsler olduğu bilinmektedir. Bunlardan ilki bir Macar Şirketi ile İstanbul’da uçak fabrikası kurulması ile ilgili girişimdir. Bu girişimin başarısız olduğu bilinmekle beraber sebebi anlaşılamamıştır. Fethi KURAL’ın “Kuruluş Yıllarında Türk Askeri Belgeleri 1909-1913 isimli çalışmasından alınan bilgilere göre mektep 5 ay içerisinde tamamlanacak ve aşağıda yazılan şartlar geçerli olacaktır:
· Mektebin öğrenim süresi 6 ay olacaktır.
· Mektebin öğretmen ve araç-gereç giderleri fabrikaca karşılanacaktır.
· Şirket mektebin yanında en modern uçakları üreten bir fabrika
kurulacaktır.
· Motorlar şimdilik hükümetin uygun göreceği bir ülkeden alınacaktır.
· Zamanla Türk işçiler istihdam edilecektir.
· Belli sayıda uçak her an satın alınmak üzere hazır bulundurulacaktır.
· Sivil kişilere de pilotaj eğitimi verilecektir.
· Yeni buluşlar gizli tutulacaktır.
Bu fabrikanın açılmamış olması hava harp sanayi açısından bir kayıptır. Bu fabrika kurulmuş olsaydı belki Osmanlı Devleti hava harp sanayi konusunda bir ilerleme kaydedebilecektir. Bu alanda yapılan ikinci bir teşebbüs ise; Temmuz 1914 tarihinde İstanbul gazetelerinde yer alan bir girişimdir. Hayri Bey ve Rıza Bey adlarında otomobil teknisyenliği bilgisi olan kişiler Tophane askerî fabrikasına müracaat ederek uçak yapma arzularını dile getirmişlerdir. Bu kişilere müsaade edilmiş, işe başlanmış ama imal edilen uçak uçurulamamış ve ikinci teşebbüs de yarım kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı devleti gerek havacılık sanayi gerekse uçak miktarı açısından oldukça kötü seviyedeydi. Almanya’nın yanında savaşa giren Osmanlılar birçok cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Osmanlı Devleti savaşa girdiğinde işe yarar nitelikte altı adet uçak vardı. Savaş süresince uçakların doğru dürüst onarımının yapılacağı bir tesis kurulamamıştır. Osmanlı ülkesinde havacılık sanayi adına bir gelişme olmamıştır. Birinci Dünya Savaşında Alman Subayları Türk Hava Kuvvetlerinin yönetimini üstlenmiştir. Özellikle Yüzbaşı SERNO, Tayyare Mektebi’nin komutanı olarak görev yapmış, Osmanlı ordusunun tüm havacılık teşkilatının yeniden yapılandırılması ve tüm cephelerde ihtiyaç duyulan hava kuvvetlerinin de tesis edilmesi için çalışmış ve bugün Hava Harp Okulu ve Atatürk Havalimanı’nın bulunduğu Yeşilköy’deki mevcut tesislerin büyütülmesinden işe başlamıştır. Ayrıca pilot ve teknisyenlerinin eğitimlerini organize etmekle kalmamış, uçuş meteorolojisi ve motor bakımı müdürlüklerini de kurmuştur. O dönemki Hava Kuvvetlerimizde yer alan uçakların pervane ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla bir atölye kurulmuş olup bu atölye haftada 4 adet pervane imal edebiliyordu. Savaşa girildiği tarihte uçak sayısı altı iken, Almanların etkisiyle bu sayı 1915 yılı sonunda 40’a, sonraki yıllarda 100 uçağa ulaşmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda toplam 450-460 uçak Osmanlı Ordusunda görev yapmıştır. Bu rakama 150 uçakla Osmanlı Ordusuna katılan Alman bölükleri de dahildir.

Başlangıçta savaşa 10 pilotla girilmiş, savaş sonundan bu rakam 100’e yükselmiştir. Bu rakama 150 Alman pilot ve 1500 Alman teknisyen eklenmelidir. Birinci Dünya Savaşı boyunca 17 Kasım 1919 tarihi Hava Müfettişliği raporuna göre kayıtlara giren uçakların % 85’i ve uçuş okulu mezunu pilotların % 75’i kaybedilmiştir. Uçakların onarımı dışında hava harp sanayi ve uçak üretimi konularında hiçbir gelişme olmamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1916 yılında Türk ordusunun uçak, motor ve teknik personel eğitimi ihtiyacı sürekli artıyordu. Bunların Türkiye içinde çözümlenmesi için bir Uçak ve Uçak Motor Fabrikası’nın kurulması gündeme gelmiştir. Bu konunun araştırılması için Prusya Harbiye Bakanlığı’ndan Yzb. Bartsch ve Bonz Firması Temsilcisi Bronzin ile birlikte İstanbul’a gelmiştir. Yapılan incelemede Türkiye’nin teknik sahada yetersiz olduğu gerekçeyle uçak üretiminin mümkün olmayacağı değerlendirmesi yapılmıştır. Yine bir başka girişimci olan Stinnes Firması da aynı gerekçe ile fabrika kurmaktan vazgeçmiştir. Birinci Dünya Savaşından Osmanlı Devletinin savaştığı cephelerde gerçekleşen önemli havacılık olayları şunlardır:
Çanakkale Cephesi Hava Faaliyetleri
Başlangıçta boğaz çevresi ve dışında keşif uçuşlarıyla denizaltı gözlemleri yapılmıştır. Savaş başında düşmanın 72 uçaklık kuvvetine karşı Osmanlı Devletinin elinde yalnızca bir uçak vardı. Daha sonra gelen ikinci uçak ile birlikte keşif faaliyetleri yapılmıştır. Düşmanın mağlup olması sonucunda, geri çekilme keşifleri yapılmıştır. 45 İngiliz ve Fransız uçağı düşürülmüştür.
Kafkas Cephesi Hava Faaliyetleri
Bu cephede başlangıçta iki taraf da uçak kullanmamıştır. Daha sonra burada bulunan 3. Orduya bir adet hava bölüğü verilmiş, bu bölük başarılı keşif görevleri icra etmiştir. Bölgede bulunan 2. Ordu emrine yine bir uçak bölüğü verilmiştir. Rus ordusu çekildikten sonra bu kesimdeki hava harekatı Türklere katliam yapan Ermenilere yönelik keşif ve bombalama harekatı şeklinde olmuştur. 3 Rus uçağı düşürülmüştür. Kafkas harekatında Osmanlı Hava unsurlarının eldeki tüm imkansızlıklara ve Rus Hava Kuvvetlerinin nicel-nitel üstünlüğüne rağmen kara birliklerine keşif-gözetleme görevlerinde yardımcı oldukları, önleme ve hava bombardıman görevlerinde kısıtlı katkı sağlansa dahi girilen hava muharebeleriyle askerin moralini yükselttikleri aşikardır.
Filistin Cephesi Hava Faaliyetleri
Uçak yetersizliğinden dolayı başlangıçta uçak kullanılamamıştır, İngiliz ve Fransız uçakları bölgede keşif faaliyetleri icra etmişlerdir. Propaganda ve keşif amacıyla elde bulunan bir uçak bu cepheye gönderilmişse de kırım geçirmiştir. Daha sonraları iki uçak bölüğü gönderilmiş, bu bölükler asi Arap kuvvetlerine karşı Hicaz demiryolunu, Kıbrıs Adasını korumakla görevlendirilmişlerdir. Toplam 60 İngiliz uçağı düşürülmüştür.
Irak Cephesi Hava Faaliyetleri
Bu cephede uçak olmamasına rağmen ele geçirilen İngiliz uçakları kullanılmıştır. Daha sonra bu cepheye yarım bölüklük bir uçak kuvveti verilmiştir. Bu bölük Şeyh Said ve General Townshend kuvvetleriyle savaşmıştır. Daha sonraları cephedeki bölük sayısı üçe çıkarılmış olup bu bölükler başarılı keşif ve bomba uçuşları yapmışlardır. Bu cephede toplam 42 İngiliz uçağı düşürülmüştür.
Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Osmanlı Devletinin elinde çok az miktarda uçak kalmıştı. Almanların da geri çekilmesiyle beraber Osmanlı Devleti elinde muhtelif cinsten 45 uçak bulunmaktaydı (bunların yarısından fazlası uçabilecek durumdaydı. ve az sayıda Türk pilot kalmıştır. Mondros Mütarekesinin 30 Ekim 1918 yılında imzalanmasıyla beraber, düşman işgalinin getirmiş olduğu karışıklık ve şaşkınlık günlerinde, birliklerimiz dağılmış ve her şey sahipsiz kalmıştı. Yeşilköy (Ayastefanos)’ün İngiliz ve Fransız Kuvvetlerince işgal edilmesi sonrasında Türk personel ve tayyareleri Maltepe İstasyonuna taşınmışlardır. Maltepe İstasyonu’nda bulunan Türk Havacıları, tehlikeli şartlar altında Anadolu’ya geçmeye başlamışlardı. Maltepe İstasyonu’nda bulunan havacıların, uçakların ve mühimmatın Anadolu’ya geçirilmesi işi, İstanbul’un resmen işgal edildiği 16 Mart 1920 tarihinden sonraya kalmıştı. Bu dönemde havacılık tehlikeli şartlarda gerçekleştirilmeye çalışılmış, bir kısım pilotlar ve görevliler bu sebepten tutuklanmışlardı. Çok zor şartlarda Maltepe Hava İstasyonu’na taşınan havacılar burada da rahatsız edilmiştir. Osmanlı Ordusu hava unsuru personelinin kısıtlı imkânlarla savaş yıllarındaki fedakârlıklarını bilen işgal kuvvetleri, harp sonrası Türk havacı personelin Maltepe İstasyonu’ndan kaçarak Anadolu Harekâtına katılmaları ve Millî Kurtuluş Hareketi’ni güçlendirmeleri ihtimali korkusuyla Türk havacılara sürekli şüpheli yaklaşmışlardır.
Anadolu’da başlayan Millî Mücadele karşısında İstanbul yönetimi askerî tedbirler kapsamında oluşturulan askerî güce hava unsurunun da dâhil edilmesini öngörmüştür. Havacılar bu tasarrufa, Anadolu’ya geçerek Millî Kuvvetler safına katılmalarına bir araç olacağı için destek vermiştir. Ne var ki niyetleri kısa süre içinde anlaşılmış olduğundan onlara görev verilmemiştir. Damat Ferit ile de bir görüşme yapılmış olmasına rağmen sonuç alınamamıştır. Kartal Maltepe’deki depodan 6-7 Haziran 1920 tarihinde Anadolu’ya uçak kaçırma girişimi üzerine İngilizler depoları bombalayarak uçakları tahrip etmiştir. Maltepe İstasyonu’nda bulunan 43 uçağın yarısından çoğu uçar durumda olmasına rağmen bu uçaklardan hiçbiri Anadolu’ya geçirilememiştir. Bunun üzerine Sevr antlaşmasından 2 ay önce 28 Haziran 1920 tarihinde Damat Ferit Paşa’nın emri ile Osmanlı devletinin son havacılık teşkilatının lağvedilip personelinin dağıtılması ile Osmanlı dönemi havacılığı sona ermiştir. 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması ile Türk ordusunun iyice zayıflatılması ve sembolik bir güç haline getirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla antlaşmaya konan maddelerin durumu şöyleydi;
Madde 191: Türkiye’de Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri unsurları bulundurulmayacak, kabili sevk balonlar muhafaza edilmeyecektir.
Madde 192: Antlaşmanın yürürlüğe girişinden itibaren iki ay zarfında Türk Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri mevcut personeli terhis edilecektir.
Madde 194: Bu anlaşmanın yürürlüğe girişinden 6 ay zarfında bütün uçakların uçuş aletleriyle motorlarının ve bunların aksamının Türkiye’de imali, ihraç ve ithali tamamen yasaklanmıştır.

İstanbul hükümetinin bu teslimiyetçi politikası karşısında, havacılar Anadolu hareketine katılmak amacıyla bir bir Anadolu’ya kaçıyorlardı. Bazı pilotlar ulusalcıların hava gücüne katkı sağlamak için 4 adet uçağı uçuşa hazır hale getirip gizlice Anadolu’ya kaçmayı planlıyorlardı. Ancak koşulların uygun olmayışı ve teknik yetersizliklerden ötürü iki uçak kalkış anında kırılmış, birinde yangın çıkmış, sadece bir Albatros-D III av uçağı kalkışta başarılı olmuştur. Uçakla kaçmayı başaramayan personelin bir kısmı da İngiliz birliklerine gözükmeden Adapazarı’na geçebilmiştir. Albatros-D III av uçağı İznik yakınlarında yaşadığı mecburi inişte telgraf tellerine takılarak ağır kırım geçirmiştir. Parçalanan uçaktan sağ olarak kurtulan pilot Mustafa Kazım uçağı getirememişse de, Konya’ya ulaşabilmiştir. Elinde hiçbir uçağı kalmamış, personeli Anadolu’ya kaçmış ve kaçmaya devam eden Kuva-yı Havaiye Müfettişliği’nin muhafaza edilmesi anlamsız olacağından, müfettişlik Damat Ferit Paşanın emriyle 24 Haziran 1920’de lağvedilmiştir. Böylece Osmanlı Devleti’nin son havacılık teşkilatı bir başka deyişle Osmanlı Hava Kuvvetleri sona ermiş oluyordu.
Birinci Dünya Savaşı boyunca Türk havacıları, canlarını ortaya koyarak yararlılıklar göstermiş, yedek parça, benzin, kalifiye personel olmamasına karşılık savaşmaya devam etmişlerdir. Fakat Osmanlı Devleti’nin harpten yenilmiş olarak çıkması havacılığın sona ermesine neden olmuştur. Birinci dünya savaşında hava harp sanayinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Almanya’nın desteğiyle ve imkanlar zorlanarak uçaklar tedarik edilmiş, pilot yetiştirilmeye çalışılmıştır. Herhangi bir fabrika, imalathane vb. kurulamamıştır. Amaç aniden yaklaşan savaşta hava kuvvetinden faydalanmaktır. Bu yönde tedbirler alınmıştır.
Kurtuluş Savaşı Döneminde Türk Havacılığı
Birinci Dünya Savaşının bitmesiyle beraber, savaşta müttefikimiz olan Alman havacı personel de ülkesine dönmüştü. Alman personel ve teknisyenlerin gitmesiyle beraber büyük Hava Müfettişi Umumiliğinin kuruluş ve kadro olarak adından başka bir şeyi kalmamıştı. Bu nedenle 1919’da hava kuruluşları küçültüldü. Balon, uçaksavar ve meteoroloji kuruluşları kaldırıldı. Birinci Dünya Savaşından kalan uçak döküntüleriyle İstanbul, İzmir, Konya’da birer Tayyare İstasyonu, Elazığ ve Diyarbakır’da birer Tayyare Bölüğü kuruldu. İstanbul’dan ve yurdun dört bir yanından kaçabilen tayyareciler ve ustalar kaçarak Konya’da bulunan Tayyare İstasyonuna gelmişti. 182 fabrika ustası, 11 tayyare ustası, 75 usta mektebi öğrencisi dahil 268 kişi Anadolu’ya geçmiştir. Bu istasyonda birbirinden farklı marka modellerde uçaklar üzerinde hummalı bir çalışma başlamıştı. Amaç mümkün olduğu kadar uçağı faal hale getirip, savaşlarda av, keşif ve propaganda amaçlı kullanmaktı. Bu dönemde hava savunma sanayinde de büyük sıkıntılar yaşanmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın başında Hava Kuvvetlerinin ilk çekirdeğini Anadolu’da toplanan pilot, rasıt, makinistlerle, Konya, Erzurum, Elazığ ve Diyarbakır’daki uçaklar teşkil etmiştir. Millî Savunma Bakanlığı’nın 13 Haziran 1920 tarih ve 328 sayılı emri ile Ankara Hükümeti’nin ilk Hava Kuvvetleri teşkilatı kurulmuştur. T.B.M.M. hükümetinin havacılık ve hava sanayi konularına verdiği önemi Konya’dan trenle Ankara’ya gösteri ve propaganda yapma amacıyla getirilen üç uçaklık filodan anlayabilmekteyiz.
Havacılığın teknik anlamda ilkel şartlarda yürütülüyor, Türk insanının zekasına bu alanda da tanık olunuyordu. Konya Çarşısı’ndaki demirci dükkânındaki aletlerden ve manifatura mağazalarındaki malzemelerden istifade etmek suretiyle uçaklardan bir kısmının tamirleri yapılıyor, tedarik edilen kaput bezleriyle uçakların gövde ve kanatları kaplanıyor, tutkal ve ayakkabı çivisi ile de yapıştırılıp tutturuluyordu. Tamir işleminde en önemli olan safha ise gövde ve kanatların kayganlığının temin edilmesiydi. Bu işlem için “ emayit ” ismi verilen bir maddenin kullanılması gerekiyordu. Emayit o dönemin Türkiyesinde tedariki çok zor bir malzemeydi. Emayit ile ilgili Emekli Orgeneral Muzaffer ERGÜDER’in Havacılık Anılarından bir alıntı aşağıda sunulmuştur:
“Batı Cephesi’nin ilk tayyare birliğini oluşturmaya çalışan on beş, yirmi havacı subay ve teknik personelin Konya’dan getirdikleri birkaç eski tayyareyi tamir etmek için yaptıkları çalışmayı dikkatle izliyordum. Bir gün, bir tayyarenin kanat bezine fırçalarla bir sıvının sürüldüğünü görmüş ve bunun ne olduğunu sormuştum. Alınlarından terler akan bu personel, Efendim, işe yarayabileceğini umduğumuz tayyarelerin kanat ve gövde bezleri, basıncın etkisiyle gevşemiş ve özelliklerini kaybetmişlerdir. Bunların ancak emayit denilen bir sıvı ile gevşeklikleri gerdirilebilir. Bizim emayitimiz yoktur. Aklımıza şöyle bir çare geldi. Patates suyu, yumurta ve paça suyunun karışımından elde edebileceğimiz sıvı, belki emayitin yerini tutarak, gövde bezlerine gerekli olan özelliği kazandırabilir. İşte şimdi bu işleme başladık… Soyumu, Türk’ü düşündüm. Yokluk zamanlarında yoku var eden bu kuvvetin evlatlarını, karıncalar gibi çalışmaları karşısında, bir an için sonuca
inanmamış olmaktan dolayı utancımı saklayarak, onlara başarılar dileyip yanlarından ayrıldım.”

Konya Tayyare İstasyonundaki onarım faaliyetleri devam ederken Temmuz ortalarında uçaklar hazır hale gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Genelkurmay tarafından Kartal Müfrezesi adı altında bir müfreze hazırlanmış ve en deneyimli av pilotları bu müfrezeye atanmıştır. Kartal Müfrezesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının Batı Cephesindeki ilk muharip birliği olmuştur. Konya’da olağanüstü şartlarda uçuşa hazırlanan tayyareler Eskişehir’e yollanırken 1920 yılında istasyon Eskişehir’e taşınarak faaliyetler Eskişehir’de yürütülmeye devam etmiştir. Bu taşınma işlemi, Eskişehir’in cepheye yakınlığı olarak yorumlanmaktaysa da, esas neden, Eskişehir’de çok iyi teşkilatlanmış, zengin tezgah parkına sahip demiryolu onarım fabrikasının bulunuşudur. Birinci Dünya Savaşında sadece müttefikimiz olan Almanya’dan silah sağlanırken, bu tarihlerde savaş halinde bulunmamıza rağmen Fransa ve İtalya’dan ayrıca Rusya’dan uçak ve malzemesi sağlanmıştır. Fransa’dan önce 19, sonradan da 9 uçak olmak üzere toplam 28 uçak ve bunlara ait yedek malzeme alınmıştır. İtalya’dan 2 uçak satın alınmıştır. Mondros Mütarekesinden sonra Anadolu’yu işgal etmiş olmalarına rağmen İtalyanlar, Anadolu halkının sempatisini kazanmaya çalışmışlardır. Ayrıca bir diğer amaç da ellerindeki savaş artığı malzemeyi Türklere satarak gelir elde edebilmektir.
İşte bu şarlar içerisinde havacılarımız, keşif bombalama ve av uçuşlarıyla Milli Mücadele Savaşındaki cepheleri desteklemişlerdir. Özellikle Batı Cephesinde yoğun keşif faaliyetleri yapılmıştır. Birinci İnönü Savaşı’nda mevcut iki uçak ile İkinci İnönü Savaşı’nda yine Türk Hava Kuvvetleri oldukça yetersiz uçaklar ile harbe katılmışlardır. Sakarya Savaşı sonuna kadar Hava Kuvvetleri’nin 9–10 uçağı vardı, ancak bunlardan cephede ikisi kullanılabilmiştir. Bunun ikisi Yunanlılardan ganimet olarak alınmıştır. Sakarya Savaşı boyunca Türk havacıları, Yunan ordusunun miktarı ve arazide dağılışı konusunda elde ettiği değerli bilgileri Batı Cephe Komutanlığı’na zamanında ileterek, savaşta önemli görevler icra etmişlerdir. Türk Hava Kuvvetleri milli mücadele döneminde 20 pilot, gözlemci ve teknisyen subay, 10 sivil ve gedikli erbaş (astsubay) pilot ile 10 makinist ve teknisyenden oluşuyordu. Uçak sayısı ise 9 keşif, 1 okul ve 4 av uçağından ibaretti. Kurtuluş Savaşının başlangıcında sadece bir kadro halinde bulunan hava teşkilatı bu süre zarfında tüm maddi imkansızlıklara rağmen yeniden teşkil edilmiş ve adeta baştan yaratılmıştır. Bütün imkansızlıklara rağmen uçakların yerinde ve zamanında yaptığı keşifler sayesinde Yunan birlikleri hakkında ayrıntılı bilgi edinildiği gibi uçaklar tarafından atılan beyannamelerle Yunan birliklerine psikolojik bir baskı da yaratılmıştır.
Kurtuluş Savaşı süresince havacılarımız başta benzin olmak üzere birçok malzemede sıkıntı yaşamışlardır. İhtiyaç duyulan benzinin bir kısmı Rusya’dan temin ediliyordu. Uçakların bazısında kullanılan yüksek oktanlı benzin ise ancak çok pahalı fiyatla, İtalyanlardan Antalya yolu ile sağlanabiliyordu. Büyük zorluklarla temin edilen bu benzinler tenekeler içinde, at ve katır sırtlarında ve çok zor şartlar altında Batı Cephesi’ndeki uçak bölüklerinin bulunduğu meydanlara gönderiliyordu. Uçak bombalarında ise sıkıntı daha büyüktü. 1920 yılında envanterde bulunan mühimmat, 10 kiloluk bombalardan sadece 50–60 adetti. Bu ihtiyaç top mermilerini uçak mermisine çevirmeye ve döküm işlemiyle bomba imaline çalışılarak giderilmiştir. İtalyanlardan alınan 20 adet Spad XIII uçaklarına Almanlardan kalan silahların monte edilmesi sayesinde, Yunanlılar Türk cephe hattına yaklaşamaz olmuşlardı. Türk birlikleri düşmanın muhtemel harekât tarzına göre vaziyet alma imkânı bulmuş ve bu planlar Yunanlılar tarafından hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Kurtuluş Savaşında Türk havacıları Birinci Dünya Savaşından arta kalan hurda, demode uçaklarla, araç-gereç ve yakıt yokluğu içerisinde, çoğu düşmandan ele geçirilen uçaklarla önemli görevler icra etmişler, Orduya birçok yararlı bilgiler vermişler, düşmanı yıldırmışlar ve görevlerini en üstün düzeyde yerine getirmişlerdir.
Yararlanılan Kaynaklar
Cevat Sarıkaya, Tarihi Gelişim İçerisinde Türk Hava Harp Sanayii
Osman Yalçın, Türk Hava Harp Sanayi
Ekmeleddin İhsanoğlu,“Çağını Yakalayan Osmanlı”, Osmanlı Havacılığına Genel Bir Bakış
Keyüsk, Mazlum, Türk Havacılık Tarihi (1912-1914)
Sedat Güldoğan, Türkiye’de ve Dünyada Havacılık Sanayi
Cenk Avcı, Çanakkale Cephesinde Hava Savaşları
Salim Aydüz, Osmanlı Silahları, Silah Üretim Merkezleri ve Literatürü Tarihi
Ünal Yılmaz, Türkiye’de Uçak Sanayisinin Gelişimi
Abdurrahim Fahimi Aydın, Tayyareden Uçağa: Milli Hava Harp Sanayinin Kuruluşunda Türk Halkının Yaptığı Bağışlar
Allessandro Vagnini, İtalyan-Türk Savaşında İtalya Hava Kuvvetleri: Uzun Süreli Bir Geleneğin İlk Adımı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Cevat Sarıkaya’ya aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Katliamlarda Kitle İmha Silahlarının Kullanımı Ve Uluslararası İlişkilere Etkisi

Hiroşima ve Nagazaki
İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifik’te tüm yoğunluğu ile sürdüğü sırada, 26 Temmuz 1945’te, ABD, Birleşik Krallık ve Çin, Japonya’ya teslim olmasını önermiş, ancak Japonya bu teklifi reddetmiştir. Aslında Japonya’nın gücü bu sırada artık bitmiştir. Bununla birlikte ABD, Japonya’yı kayıtsız şartsız teslim olmak üzere, 6 Ağustos 1945’te ilk atom bombasını Hiroshima’ya, ikincisini de 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atmıştır. 8 Ağustos’ta ise SSCB, Japonya’ya savaş ilan etmiş, Mançurya’yı işgale başlamış, Kore ve Sakhalin adasına büyük miktarda asker çıkarmıştır. Japonya, bu olaylardan sonra savaşı sürdüremeyeceğini anlayarak, teslim olmuştur.
Hiroşima
ABD hava kuvvetlerine ait “Enola Gay” isimli B-29 tipi bombardıman uçağı 6 Ağustos 1945 tarihinde saat 08.15 sularında, Japonya’nın Hiroşima kentine “little boy” olarak adlandırılan atom bombasını atmıştır. Hiroşima insanlığın atom bombası ile tanıştığı yer olmuş, 15 bin ton TNT ‘nin patlamasına eş değer güçteki patlama sonucunda 140 bin kişi hayatını kaybetmiş, on binlerce insan radyasyondan etkilenmiştir. Patlama kentin yüzde atmışlık bölümünü yok etmiştir. Kentin üzerinde oluşan radyasyon bulutunun büyüklüğü ise 13 kilometre karedir.
Nagazaki
9 Ağustos 1945 tarihinde, saat 12.00 sularında Nagasaki’ye şişman adam isimli ikinci atom bombası ABD hava kuvvetleri tarafından atılmıştır. Nagasaki’ye atılan bomba muhtemelen bir hata sonucu bu şehre atılmıştır. Çünkü 24 Temmuz 1945’te hazırlanan görev emrinde olası hedefler Hiroşima, Kokura, Niigata şeklinde sıralanmıştır. Nagasaki şehri bu kağıda bilinmeyen biri tarafından elle eklenmiştir. Dağlık bir coğrafyada yer alan Nagasaki askeri açıdan da zorlu bir hedeftir. Kokura ve Hiroşima görece daha düz platolarda yer alırken, Nagasaki derin bir vadinin dibinde bulunmaktadır. Nagasaki’de büyük bir liman ve Japon donanmasına torpido üreten tesisler bulunsa da şehirde aynı zamanda ABD’li savaş esirlerinin bulunduğu bir kamp da yer almaktadır. Yani Nagasaki hiçbir açıdan mantıklı bir hedef değildir. Bombayı bırakmakla görevli Bockscar uçağının hedefi görerek bombayı bıraktığı datartışmalıdır. Kaldı ki bombanın düştüğü yer şehirde sivillerin en yoğun olduğu, okulların ve hastanelerin bulunduğu bir bölgedir. Dönemin ABD başkanı Harry Truman’ın da atom bombasının sonuçlarından hiç memnun olmadığı, ABD ordusunun atom bombası gibi büyük yıkımlara neden olan önemli bir silahın hedeflerini amatörce belirlediğini düşündüğü bilinmektedir. Başkan Truman konu ile ilgili olarak günlüğüne “Atom bombası askerlere, askeri tesislere ya da donanmamalara yönelik olarak kullanılmalı. Sivillere, kadınlara ve çocuklara karşı değil!” yazmıştır. Truman’ın Ticaret Bakanı Henry Wallace da
günlüğünde Başkan Truman’ın atom bombalarının kullanımından dolayı ‘büyük bir vicdan azabı’ çektiğini yazmıştır: “100 bin insanı bir anda öldürme fikrine katlanamıyordu. Sürekli kendi kendisine ‘onca çocuk’ diyordu.” Nagasaki’den bir gün sonra Truman, Başkanın doğrudan izni olmadan atom bombası kullanılmaması yönünde talimat vermiştir.
Küba Bunalımı
1959 yılında Küba’da iktidarı Fidel Castro ele geçirmiş ve komünistler 1960 ve 1961 yıllarında siyasete hakim olmuşlardır. SSCB ile ilişkilerini geliştiren Küba, askeri açıdan da güçlenmiştir. SSCB Küba’ya güdümlü füzeler de yerleştirmiştir. ABD kendisine çok yakın, sadece 90 km mesafede, bir ülkede komünizmin yerleşmesini hiç hoş karşılamamıştır. Castro karşıtları 1961 Nisan’ında Domuzlar körfezi çıkarmasını yapmıştır. ABD’de bu olayda Castro karşıtlarını desteklese de çıkarma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. ABD’nin adadaki SSCB varlığını öğrenmesiyle ise Küba bunalımı başlamıştır. Başkan Kennedy Ekim 1962’deki konuşmasında SSCB’nin Küba’ya ABD’yi vurabilecek füzeler yerleştirdiğini açıklamış ve bu füzelerin sökülmesini istemiştir. Müteakiben ABD donanması Küba’yı kuşatmıştır. Aslında, Küba’ya mal taşıyan ticaret gemilerine yönelik ABD engelleme çalışmaları Eylül ayında başlamıştır. Küba’ya ekonomik ambargo uygulayan ABD, içlerinde buğday yüklü iki Türk şilebinin de bulunduğu birçok gemiyi Küba karasularına sokmamıştır. 27 Eylül’de ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir açıklamada Küba’ya mal göndermeye devam eden ülkelere Amerikan limanlarının kapatılacağı ifade edilmiştir. Fakat bu kez Sovyet gemilerine uygulanan abluka, gerginliğin daha da tırmanmasına yol açmıştır. Sovyetler gemilerini geri çekmeyeceklerini, Amerikalılarsa ablukayı kaldırmayacaklarını bildirmiştir. Bu gelişmeler olurken, Sovyet füzelerini taşıyan ticaret gemileri Amerikan donanmasına yaklaşmış ve savaşa yol açacak bir Amerika Birleşik Devletleri- Sovyetler Birliği çatışması kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu arada 24 Ekim 1962’de Başkan Kennedy’nin önerilerine karşı Sovyetler Birliği lideri Kruşçev bir mesaj göndererek Sovyetlerin Küba’dan füzeleri çekmesine karşılık, Amerika Birleşik devletlerinin de Avrupa’daki müttefik ülkelerden, özellikle, SSCB’nin komşusu Türkiye’deki Sovyet topraklarına yöneltilmiş füzelerin kaldırılmasını istemiştir. Aynı gün bir Amerikan U-2 gözlem uçağı Küba üzerinde düşürülmüştür. ABD’nin planlarına göre böyle bir durumda Küba’ya askeri müdahalede bulunulacaktır. Fakat en ufak bir çatışmanın kısa zamanda topyekun bir nükleer savaşa dönüşebileceği endişesi Kennedy’yi müdahale kararı almaktan alıkoymuştur. Söz konusu kriz, iki devletin yaptığı müzakereler sonucunda, 28 Ekim 1962’de SSCB’nin Küba’daki füzelerini gemilere yükleyip ülkesine götürmesiyle nihayetlenmiştir. ABD de Türkiye’de konuşlu olan on beş Jüpiter füzesini eski ve modası geçmiş olmaları gerekçe göstererek Mart 1963’te ülkesine götürmüştür. Küba bunalımı, İkinci Dünya Savaşının galipleri ve müttefikleri olan iki süper gücün karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Ancak iki taraf artık dengeye geldiklerini anladıklarından herhangi bir çatışma olmamış, bu olay iki devlet arasındaki yumuşamanın başlangıcı olmuştur.

 
Çok Taraflı Güç (MLF)Başkan Kennedy Mayıs 1961’de Batı Avrupa’yı daha etkili şekilde savunabilmek için, NATO komutanlığının emrine polaris sınıfı 5 nükleer denizaltı vereceğini açıklamıştır. Kennedy, NATO içinde, çok taraflı bir nükleer deniz gücünün (Multilateral Force, MLF) oluşturulmasının ittifakın caydırıcılığı açısından taşıdığı önemi vurgulayarak başta Fransa, İngiltere ve Federal Almanya olmak üzere tüm üyeleri bu güce katılmaya davet etmiştir. Kennedy’nin bu önerilerine ilk olumlu tepki İngiltere’den gelmiş, 21 Aralık 1962’de ABD ile İngiltere arasında imzalanan anlaşmada, İngiltere’nin sahip olduğu polaris denizaltılarının da bu güce katılması kabul edilmiştir. Esasen ABD’nin böyle bir kuvvet oluşturmadaki amacı, Fransa’nın bağımsız bir nükleer güç olmasını önlemektir. Zira de Gaulle’ün iktidara gelmesinden sonra Fransa kendi nükleer gücünü geliştirme yönündeki çabalarını hızlandırmıştır. ABD ise NATO içindeki nükleer tekeline başka bir devlet tarafından meydan okunmasını istememektedir. Fransa’nın nükleer silahlara sahip olması ABD’nin NATO’da tek başına karar almasını zorlaştırabilecektir. Öte yandan de Gaulle’ün Fransız milliyetçiliğini güçlendirerek, Amerikan politikalarına kafa tutan bağımsız bir Fransız dış politikası yürütmek istemesi ABD çıkarlarını tehdit etmektedir. Kennedy’ye göre Fransa’nın MLF’ye dahil olmasıyla bu ülkenin nükleer varlığının denetim altına alınması kolaylaşacaktır. Başkan Johnson döneminde de söz konusu gücün kurulması yönündeki ABD girişimleri devam etmiştir. ABD, MLF’nin Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığına bağlı nükleer silah taşıyabilen savaş gemileri ve denizaltılardan oluşan bir filo olmasını istemektedir. ABD Savunma Bakanlığının hesaplamalarına göre bu yeni filonun maliyeti 5 milyar dolar olacaktır. Bu miktar, NATO üyelerine güce katıldıkları oranda bölüştürülecektir. NATO ülkelerinden beklediği desteği bulamayan ABD, 1965’te bu proje üzerindeki ısrarından vazgeçmiştir. Bunun yerine NATO üyelerinin nükleer silahlarının ortak denetimi hakkında yeni bir girişim başlatmıştır. MLF konusu gündemden tamamen çıkmıştır.
Nükleer Silah Yarışı ve Soğuk Savaşa Son Verme Çalışmaları
Soğuk Savaş döneminde her iki blok ve bu blokların liderleri ABD ve SSCB bir silahlanma yarışı içerisine girmişlerdir. İki lider ülke füze yapımı konusunda da kendini çok geliştirmiş, bu konudaki rekabet uzay yarışı biçimini almıştır. 1959 yılı itibari ile iki devlet de bir savaş durumunda birbirlerinin topraklarını ve füze rampalarını hasara uğratabileceklerini kanıtlamıştır. ABD silahlanma yarışında 1945-1952 döneminde nükleer tekeli elinde tutarak üstünlüğünü korumuş, daha sonra SSCB büyük ilerlemeler göstermiş ve ilk kıtalararası balistik füzeyi 1950’lerin sonlarında üretmiş ve iki ülke arasında nükleer denge kurulmuştur. İki ülke silahlanma yarışında o kadar ileri gitmiştir ki artık bu silahların kullanımı sonucu ortaya çıkacak olası tahribatın büyüklüğü tarafları savaşmak yerine, barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmaya itmiştir. Bu maksatla ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Federal Almanya arasında 16 Mayıs 1960 tarihinde Paris Zirve Konferansı yapılmasına karar verilmiştir. Bunların yanı sıra Federal Almanya, Sovyet Rusya ile bir konferansta bir araya gelip görüşmenin bir yarar sağlamayacağı inancındadır ve Fransa da bu görüşü paylaşmaktadır. 1956 Süveyş Harekatı başarısızlığını unutturmak isteyen İngiltere ise konferansın toplanmasından yanadır. Konferansa katılacak devletler arasında büyük görüş ayrılıkları olması Konferanstan bir sonuç alınması ihtimalini düşürmekteydi. Çünkü SSCB; Avrupa’nın mevcut statüsünü, Berlin’in özel statüsünü, Almanya’nın bölünmüş yapısını Batılılara kabul ettirme istiyordu. ABD, İki Almanya’nın konfederasyon şeklinde birleşmesini istemektedir. Zirvenin 16 Mayıs 1996 tarihinde toplanması kararlaştırılsa da, 5 Mayıs 1960’ta SSCB lideri Kruşçev Türkiye’den kalkan bir ABD U2 casus uçağının ülkesi üzerinde düşürüldüğünü açıklamış ve ABD’den özür dilemesini istemiştir. ABD Başkanı ise bunu reddedince konferans toplanamamıştır.
Nükleer Silahları Sınırlandırma Anlaşmaları

Küba füze krizinden kısa bir süre sonra 1963 yılında SSCB, Berlin konusundaki isteklerinden vazgeçtiğini açıklamıştır. Moskova ile Washington arasına herhangi bir kriz anında kazara nükleer savaş çıkma ihtimalini önlemek maksadıyla kırmızı telefon hattı kurulmuştur. Su altında, atmosferde ve uzayda nükleer denemelerin yapılmasını yasaklayan anlaşma ise 5 Ağustos 1963 tarihinde Moskova’da ABD, SSCB ve İngiltere tarafından imzalanmıştır. Bu anlaşma silahsızlanmayı sağlamaktan çok, iki blok arasındaki gerginliğin yumuşamasına fırsat veren bir anlaşma olması itibariyle önemlidir. Zaten ABD ve SSCB arasındaki nükleer silahlanma yarışı bu tarihten sonra da devam etmiştir. Diğer alanlarda nükleer denemeler yasaklansa da yer altında çok sayıda deneme yapılmıştır. 1968 yılında ise Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması 97 devlet tarafından imzalanmıştır. Ayrıntılarına son bölümde yer vereceğimiz anlaşma ile beş ülkeden oluşan nükleer kulüp kurulmuş, ABD, SSCB, Çin, İngiltere ve Fransa bu kulübe üye olmuş, diğer devletlerin nükleer silah yapması yasaklanmıştır. Nükleer devletler bu teknolojiyi başkalarına vermemeyi de taahhüt etmiştir. Bu anlaşma ile nükleer güçler bu tekellerini uluslararası hukuk güvencesiyle sağlamlaştırırken, nükleer silah üretmesi güç olan ülkeler komşularının bu silahları üretmemesini sağlayarak kendini güvence altına almak istemişlerdir. Öte yandan nükleer silahların sınırlandırılması konusunda iki “Süper Devlet” dışındaki bir çalışma sonucunda, ancak yine Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliğinin aralarında anlaşmaya varmaları üzerine, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 7 Aralık 1970’te “Nükleer Silahların ve Diğer Kitlesel Yok Etme Araçlarının Okyanus Tabanına ve Onun Altındaki Toprağa Yerleştirilmesinin Yasaklanması Anlaşması”nı kabul etmiştir. ABD ve SSCB’nin anlaşması üzerine, 17 Kasım 1969’da Helsinki’de Stratejik Silahları Sınırlandırma Görüşmeleri (SALT-I) başlamış olup, olumlu sonuçlanan görüşmeler sonucunda 26 Mayıs 1972’de Moskova’da SALT-I anlaşması imzalanmıştır. İki kutbun liderleri sahip olacakları stratejik silahlara nitelik bakımından ve sayısal olarak sınırlamalar getirmiştir. Küba füze krizini takip eden on yıl içerisinde Soğuk Savaşın şiddetini azaltan pek çok gelişme olmuş, daha güvenli bir dünyanın temelleri atılmıştır. Bu dönemde büyük devletler doğrudan karşıya gelmemiş olsa da rekabet, bölgesel aktörlerin verdiği mücadelelerde tuttukları tarafı desteklemek üzerinden devam etmiştir. Hindistan-Pakistan Savaşı, Arap-İsrail Savaşı, Çin-Hindistan Savaşı gibi olaylar bunlara örnektir.
İki blok arasında detant dönemi başlamış, ulaşım, güvenlik, ticaret gibi alanlarda çok sayıda ikili anlaşma imzalanmıştır. ABD ve SSCB, 21 Kasım 1972 tarihinde SALT-II görüşmelerine başlamıştır. Uzun süren ve zaman zaman kesintiye uğrayan SALT-II görüşmeleri sonunda her iki ülkeden birinin en fazla 2400 adet nükleer silah taşıyıcı bulundurması konusunda anlaşılmış, 18 Haziran 1979’da SALT-II anlaşması imzalanmıştır. Ancak Amerikan Kongresi söz konusu anlaşmayı imzalamadığından anlaşma yürürlüğe girememiştir.
NATO Stratejileri
NATO kuruluşundan itibaren örgütün izleyeceği savunma politikaları “NATO Stratejisi” adı verilen ana başlıklar altında toplamıştır. Bu stratejilerin oluşturulmasında Kitle İmha Silahları belirleyici olmuştur. İlk strateji: NATO’nun kurulduğu yıllarında Amerikan hava kuvvetlerinin nükleer yeteneği zayıf olduğundan SSCB’ye karşı askeri sayısal dengenin sağlanması
benimsenmiştir. 1952’de Lizbon’da belirlenen ve genellikle “Sınırlı Savaş Stratejisi” olarak bilinen bu yaklaşımla, NATO’nun asker sayısının hızla artırılması planlanmıştır.

Kitlesel Karşılık Stratejisi (Massive Retaliation): Çok sayıda asker beslemek hem pahalıdır hem de nükleer silah kapasitesini çok geliştiren SSCB, konvansiyonel güçle durdurulamayacak bir güce ulaşmıştır. Bu çerçevede nükleer silahlarla karşılık verilmesini öngören “Kitlesel Karşılık Stratejisi” 29 Kasım 1954’te kabul edilmiştir. Esnek Karşılık Stratejisi (Flexible Response): SSCB’nin etkili nükleer silahlar ve füzeler geliştirmesiyle birlikte, “nükleer caydırıcılık” konsepti yerine, “nükleer denge” konseptine geçilmiştir. Kabul edilen bir saldırıda NATO silahların niteliğini yavaş yavaş artırarak, “denetimli bir tırmanma” politikası izleyecek, bu politika yeterli olmadığı takdirde nükleer silahlara başvuracaktır. Soğuk Savaş Sonrası NATO Stratejileri: Varşova Paktının ortadan kalkmasıyla beraber NATO’nun varlık nedeni sorgulanmaya başlamıştır. Ekim 1991’de NATO, “Yeni Stratejik Konsept”i kabul etmiştir. Bu konsept ile, NATO’nun tek varoluş nedeninin toplu savunma olmadığı vurgulanmış, İttifakın görev alanına, üyelerin güvenliğini ilgilendiren her türlü krizin yönetiminin girdiği belirtilmiştir. Nisan 1999’da NATO yine, Yeni Stratejik Konsept adı verilen bazı yeni ilkeler benimsemiştir. NATO’nun üye ülkeleri tehdit eden etnik ve dinsel rekabet, terörizm, insan hakları ihlalleri, bölgesel çatışmalar gibi konuları yakından takip ettiği ve gerekli önlemleri alma kararlılığı taşıdığı kaydedilerek, NATO’ya yeni görev alanları yaratılmıştır.
1999 Washington zirvesinde, Müttefik liderler Kitle İmha Silahlarının ve atma vasıtalarının yayılması riskine karşı bir inisiyatif başlatmıştır. İnisiyatif; KİS anlayışını geliştirmek, bunlara cevap verme yolları geliştirmek, istihbarat ve bilgi paylaşımını geliştirmek, KİS ortamında harekat icra etmek bu silahların oluşturduğu tehdide karşı mevcut müttefik askeri hazırlığını artırmak için tasarlanmıştır. Sonuç olarak, 2000 yılında NATO karargahında Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Merkezi kurulmuştur. 2002 Prag zirvesinde, Müttefikler 21.yüzyılın yeni tehditlerine etkin şekilde cevap verilebilmesi maksadıyla bir modernizasyon süreci başlatmıştır. Bu süreç, NATO Karşı Kuvvetinin oluşturulması, müttefik komuta yapısının modernizasyonu ve NATO kuvvetlerinin, halklarının ve arazisinin kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer olaylardan korunması için alınacak tedbirleri kapsamaktadır. NATO, 2003 yılında, 2007 yılından itibaren Müşterek KBRN Savunma Görev Kuvvetinin parçası olan Uluslararası KBRN Savunma Taburu ve Müşterek Değerlendirme Takımını kurmuştur. 2006 Riga Zirvesinde Müttefik liderler, Kapsamlı Politik Rehber’i (Comprehensive Political Guidance “CPG”) ortaya koymuştur. CPG, geleceğin güvenlik ortamının bir analizini ve NATO’nun devam eden dönüşümü için bir
yapısal vizyon sağlamaktadır. CPG, açık şekilde, Kitle İmha Silahları ve bunların atma vasıtalarının yayılmasının, özellikle başarısız devletler ve terörizm tehditleriyle birleştiğinde ana güvenlik tehditlerinden biri olacağını vurgulamıştır. NATO, 2007 Temmuzunda, Çek Cumhuriyetinin Vyskov şehrinde bir Birleşik KBRN Savunma Mükemmeliyet Merkezi’ni faaliyete geçirmiştir.
Nisan 2009’da NATO Devlet ve Hükümet Başkanları, NATO’nun “Kitle İmha Silahlarının Yayılması ve KBRN Tehditlerine Karşı Savunma için Stratejik Seviye Politikası”nı onaylamıştır. 31 Ağustos 2009’da Kuzey Atlantik Konseyi bu dokümanı halka açık hale getirmiştir. Kasım 2010 Lizbon Zirvesinde, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları, NATO Üyelerinin Savunma ve Güvenliği için Yeni Stratejik Konsepti kabul etmiştir. Müttefik liderler Lizbon’da ayrıca Kitle İmha Silahlarının kontrolü ve silahsızlanma konularında tavsiyelerde bulunacak atanmış bir komite kurulması konusunda anlaşmış, bu komite Mart 2011’de göreve başlamıştır. Mayıs 2012 Şikago Zirvesinde, NATO liderleri “Caydırıcılık ve Savunma Durum Değerlendirmesi” sonuçlarını onaylamış ve duyurmuştur. Bu doküman, NATO’nun “Stratejik Konsept’te ortaya konan hususları gerçekleştirmek maksadıyla gerekli caydırıcılık ve savunma için uygun nükleer, konvansiyonel ve füze savunma yeteneklerini muhafaza etme” kararını tekrarlamıştır. Zirve ayrıca, “silahların kontrolü, silahsızlanma ve silahların yayılmasının önlenmesinin, müttefiklerin güvenlik hedeflerini başarması için önemli rol oynadığını” bildirmiştir ve bu nedenle Müttefikler bu çalışmaları desteklemeye devam edecektir.
Irak
Birleşmiş Milletler, 1984 yılında Irak’ın 1972’de imzaladığı kimyasal ve biyolojik silahlar konvansiyonunu ihlal ederek İran-Irak Savaşı’nda kitle imha silahları kullandığını açıklamıştır. Böylece Irak, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kitle imha silahları kullandığı onaylanan ilk ülke olmuştur. 1986 yılında, İran-Irak Savaşı sırasında Bağdat’ı destekleyen ABD yönetiminin, Irak’a kimyasal silah hammaddesi ithaline göz yumduğu ortaya çıkmıştır. Bağdat yönetimi, 1988 yılında, Halepçe’de binlerce Kürt ve İranlı sivili kimyasal silah kullanarak katletmiştir. Dönemin ABD başkanı Reagan, Irak’ı kınamış ancak İran’a karşı desteklemeye devam etmiştir. 1990 yılında Irak, Kuveyt’i ilhak ederken kitle imha silahı kullanmamış ancak ABD ve İsrail istihbarat servisleri, Irak’ın büyük bir kitle imha silahı kapasitesine sahip olduğunu öne sürmüştür. Daha sonraki araştırmalar, 25 uzun menzilli “El -Hüseyin” füzesinin yüksek miktarda kimyasal ve biyolojik silah ile yüklendiğini ortaya çıkarmıştır. Irak, 1991 yılında, Birleşmiş Milletler’in (BM) 687 sayılı kararı çerçevesinde menzili 150 kilometrenin üzerinde olan tüm kitle imha silahlarını kullanım dışı bırakmayı kabul etmiştir. Bağdat yönetimi, bu kapsama 50 Scud füzesi ve 11 bin kimyasal silahının girdiğini açıklamıştır. Aynı yıl bu silahların denetimi için BM bünyesinde özel bir birim oluşturulmuş (UNSCOM), UNSCOM’un başına İsveçli diplomat Rolf Ekeus getirilmiştir. Denetim görevlileri kontroller sırasında Irak’ın kitle imha silahı programına devam ettiğine dair hiçbir somut kanıta ulaşamamış ancak özellikle bombardıman sırasında bir bölümü tahrip edilen Salman-Pak askeri merkezinin hasar görmeyen bölümlerinde silah üretildiğine dair duyumlar alınmıştır. 1992 yılında Irak ilk kez, biyolojik silah üretildiği iddia edilen tüm askeri birimlerin denetime açık olduğunu duyurmuştur. 1994’te UNSCOM denetçileri, Irak’ın kimyasal silah programına devam ettiğine dair ilk somut kanıtlara ulaşmıştır. 1995 yılında Irak’lı bir yetkili Bağdat yönetiminin tehdit içeren kimyasal araştırmalara devam ettiğini açıklamıştır. Bağdat, BM görevlilerinden 1 ay içinde çalışmalarını tamamlayıp ülkeyi terk etmelerini istemiştir. 1996’da Tartışmaların odak noktası, el-Hakam ve çevresindeki diğer silah üreten merkezler BM kararıyla yok edilmiştir. 1997 yılında Irak, ülkedeki ABD’li denetçileri bir hafta içinde ülkeyi terk etmeleri konusunda uyarmış, Irak ve ABD yeni bir çatışmanın eşiğine gelmiş, Rusya’nın araya girmesiyle gerginlik azaltılmıştır. 1998 yılı boyunca gerginlik bazen azalıp, bazen yükselmiş, Irak’a uygulanan yaptırımlar ağırlaştırılmıştır. Temmuz ayında bir ABD uçağı, Irak’ın bir askeri üssünü vurmuş, Irak, BM ile yapılan tüm işbirliğinin bittiğini açıklamıştır.

16 Aralık’ta ABD hava kuvvetleri Irak’taki askeri hedefleri vurmuştur. 1999 yılında Washington yönetimi, UNSCOM görevlilerine baskı yaptığını kabul etmiş, UNSCOM içindeki kargaşanın önlenmesi için BM yeni bir özel birim oluşturulmuştur. Yeni misyon, 2000 yılında Irak ile diyalogu geliştirmeye çalışmış, ancak Saddam Hüseyin, UNMOVIC görevlilerinin Irak’a giremeyeceğini
açıklamıştır. Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair Irak işgal edilmeden 6 ay önce 2003’te yaptığı açıklamada ülkesini Saddam’ın sahip olduğu Kitle İmha Silahlarına karşı uyararak silah üretiminin devam ettiğini iddia etmiş ve askeri harekatın meşruiyeti için bunu gerekçe göstermiştir.
Kuzey Kore
Kuzey Kore daha önce taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasından (NPT) 2003 yılında çekilmiştir. Bu olay üzerine Kuzey Kore’yi nükleer programından vazgeçirmek maksadıyla Altı Ülke Görüşmeleri başlatılmış, Çin’in de girişimleri ile bu görüşmelerde bazı olumlu sonuçlar alınsa da daha çok Kuzey Korelilerin aldığı rüşvetlerle zaman geçmiştir. Birleşmiş Milletler Kuzey Kore’ye pek çok ekonomik yaptırım uyguladığı halde Kuzey Kore nükleer programından hiç vazgeçmemiştir. Kuzey ve Güney Kore arasında 2007 yılında imzalanan ve kağıt üzerinde kalan bir barış anlaşması vardır ve iki ülke arasında zaman zaman gerilim yükselmekte, terör casusluk, gemilere saldırı gibi olaylar kriz yaratmaktadır. Kuzey Kore’nin elinde çok sayıda kısa ve orta menzilli füze olduğu bilinmektedir. Kuzey Kore bunlarla Asya’daki pek çok bölgeyi vurabilir ki Kuzey Kore Amerika kıtasını da vurabileceğini iddia etmektedir. Bu durum ABD başta
olmak üzere Pasifik ülkeleri için büyük bir güvenlik riski oluşturmakta ve ABD’nin muhtemel nükleer savaş senaryolarından biri Kuzey Kore ile ilgili olmaktadır. Kaldı ki Kore’de başlayacak bir savaş başka bölgesel çatışmaları da tetikleyebilir.
Kuzey Kore Nükleer Programı Sorununun Tarihçesi
Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme programının başlangıcı 1960’lı yıllara kadar uzanmaktadır. Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği, müttefiki olarak gördüğü Kuzey Kore’ye nükleer teknoloji transferi konusunda çeşitli şekillerde yardımcı olmuştur. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru uluslararası baskılar üzerine Kuzey Kore, Nükleer Silahların yayılmasını Önleme Anlaşması’nı (NPT) 1985 yılında onaylamasına rağmen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetim mekanizması altına girmeye hiç yanaşmamıştır. Nihayetinde Kuzey Kore 1993 yılında NPT’den çekileceğini açıklamıştır. Bu dönemde tırmanan gerilim sonucunda ABD’nin Kuzey Kore’nin nükleer tesislerine dönük önleyici saldırı senaryoları gündeme gelmeye başlamıştır. Savaş riskini almak istemeyen Başkan Bill Clinton son bir hamle yaparak eski başkanlardan Jimmy Carter’i Pyongyang’a gönderip Kuzey Kore lideri Kim İl-Sung ile görüşmesini sağlamıştır. Bu görüşmede Carter ile Kim arasında uzlaşma sağlanmış ve iki ülke arasında yükselen tansiyon bir anda yerini yumuşamaya bırakmıştır. Temmuz 1994’te Kuzey Kore’nin kurucu babası Kim İl-Sung’un beklenmedik ölümüne rağmen oğlu Kim Jong-İl yönetiminde ön müzakereler devam etmiştir. Nitekim süreç Ekim 1994’te Mutabakat Metninin imzalanmasıyla başarıyla sonuçlanmıştır.
Yapılan anlaşmaya göre Kuzey Kore, grafit uyumlu mevcut reaktörlerini hafif su reaktörüne dönüştürecek ve bunun için de destek alacaktı. Karşılığında ise ABD, Kuzey Kore ile ilişkilerini normalleştirecek ve her iki taraf da Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması için işbirliği yapacaklardı. Yine ABD, Güney Kore ve Japonya’nın desteğini de alarak Kuzey Kore’nin barışçıl nükleer enerji ihtiyacını karşılayabilmesi için Kore Yarımadası Enerji Geliştirme Örgütü’nün kurulmasına öncülük yapmıştır. ABD ve Kuzey Kore arasında devam eden nükleer müzakereler karşılıklı güveni artırmak ve süreci hızlandırmak adına zamanla çok taraflı hâle getirilmiştir. Önce 1997 yılında ABD ve Kuzey Kore’nin yanına Çin ve Güney Kore’nin dâhil olmasıyla birlikte Dörtlü Müzakereler başlatılmıştır. 2003 yılında ise Japonya ve Rusya’nın da katılımıyla Altılı Müzakerelere geçilmiştir. Böylece Altılı Müzakereler temelde Kore sorununun ele alındığı Kuzeydoğu Asya forumuna dönüşmüştür. Altı yıl boyunca devam eden Altılı Müzakerelerde Kuzey Kore’nin nükleer silah programından vazgeçmesi karşılığında, nükleer enerji üretim kapasitesinin geliştirilmesi, Kuzey Kore’ye petrol ve gıda yardımı yapılması, Kore Yarımadası’ndaki gerilimin azaltılıp işbirliğinin geliştirilmesi ve genel olarak bölgede barış ve istikrarın hâkim kılınması ele alınmıştır. İnişli çıkışlı seyreden Altılı Müzakereler, 2009 yılında Kuzey Kore’nin görüşmelerden çekilmesinden sonra bir daha toplanamamıştır.

2002 Ekim’inde Kuzey Kore gizli nükleer silah programı olduğunu ilk defa doğrulamıştır. Kuzey Kore’nin 2006 yılından bu yana Punggyeri’de üç yer altı nükleer deneme yaptığı düşünülmektedir. İlk deneme 2006’da yapılmıştır. Mayıs 2009’da Kuzey Kore, nükleer programıyla ilgili uluslararası görüşmelerden çekildikten bir ay sonra ikinci yeraltı nükleer denemesini yapmıştır. Kuzey Kore 2013 Şubat’ında üçüncü bir nükleer deneme yapmış, devlet medyası ‘küçültülmüş ve daha hafif nükleer aygıt’ denendiğini açıklamıştır. Kuzey Kore yönetimi 2015 Mayıs’ında ise tespit edilmesi de zor olan, denizaltından atılan füzeler denediğini duyurmuştur. Kuzey Kore 6 Ocak 2016 tarihinde ise ilk defa bir hidrojen bombası denediğini açıklamıştır. Denemenin başarı ile gerçekleştiğini duyurmuştur. Kuzey Kore bunun dördüncü nükleer denemesi olduğunu ve ABD’ye karşı kendilerini savunmak için meşru hakları olan nükleer denemelere devam edeceklerini duyurmuştur. Egemenlikleri ihlal edilmediği sürece bu silahları kullanmayacaklarını bildirmişlerdir. Güney Kore, İngiltere, ABD gibi ülkelerden uzmanların yaptığı açıklamalar ise açığa çıkan enerjiye bakıldığında Kuzey Kore’nin hidrojen bombası üretmiş olamayacağı, test edilen silahın ancak Hiroşima tipi bir bomba olabileceği değerlendirmesi yapılmıştır. Söz konusu nükleer denemeye dünyadan tepki yağmış, Japonya, Güney Kore, ABD, Rusya ve Çin, AB, NATO ve BMGK sert tepki göstermiştir.
Kuzey Kore’nin nükleer başlıkları gönderebileceği kendi üretimi kısa, orta ve uzun menzilli füzeleri de bulunmaktadır. Pyongyang şimdiye kadar KN-1, KN-2 Toksa, Hwasong-5 ve Hwasong-6 kısa menzilli füzelerinin seri üretimine geçmiş ve bu füzeleri ihraç da ederek gelir elde etmeye başlamıştır. Nodong-1 orta menzilli füzesi ise silah başlığıyla birlikte 1.600 km menzile kadar ulaşabilmektedir. Böylece Kuzey Kore, Güney Kore ve Japonya’da bu ülkelerdeki Amerikan üsleri de dâhil istediği herhangi bir hedefi vurabilecek kapasiteye ulaşmış durumdadır. Taepodong-1 uzun menzilli füze programı denemelerinde 6 bin km menzile başarıyla ulaşmıştır. Daha gelişmiş Taepodong-2 uzun menzilli füzelerinin denemesinde şimdiye kadar başarıya ulaşılamasa da geliştirme programına devam edilmektedir. Eğer Kuzey Kore uzun menzilli füzelerini başarılı bir şekilde geliştirebilirse, ABD’nin batı eyaletlerini vurabilecek bir kapasiteye ulaşmış olacaktır. Füze sistemleri ve nükleer başlıklar bir arada düşünüldüğünde Kuzey Kore’nin askerî caydırıcılığını 1990’lardan beri başarılı bir şekilde artırdığı söylenebilir. Üstelik Kuzey Kore nükleer silah ve füze programlarıyla ilgili uluslararası baskıları başarılı bir şekilde yönetmiş ve kendi hedeflerine de büyük ölçüde erişmiş durumdadır. İran İran’ın Şah Rıza zamanında başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri çok iyi düzeyde olmuştur. İran, SSCB’ye karşı bir tampon bölge olması ve zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olması bakımından hep ABD’nin ilgisini çeken bir ülke olmuştur. ABD SSCB’nin çevrelenmesi kapsamında İran’ın nükleer silahlarının olmasının faydalı olacağını düşünmüş, bu kapsamda 1967 yılında İran’a 5MW’lık bir hafif su araştırma reaktörü satmıştır. ABD ayrıca İran’a nükleer araştırmalarında kullanmak üzere zenginleştirilmiş uranyum da sağlamıştır. ABD İran’a destek olmuş ve İran 1958’de IAEA’ye üye olmuş, 1968 yılında da Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına taraf olmuştur.
Şah Rıza Pehlevi İran’da daha sonra Nükleer Araştırma Merkezi’ne çevrilecek olan Atom Enerji Kurumunu kurmuş, İran üniversitelerinde nükleer mühendislik programları açılmıştır. Pek çok nükleer uzman yetiştiren İran,1977 yılında ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamıştır. Söz konusu anlaşma ile İran’da sekiz nükleer santral daha kurulması planlanmıştır. Fransa da İran’ın nükleer çalışmalarına katılmış, Fransızlar da İran’da nükleer santral kurmayı planlamıştır. Busher’de yapılacak ilk nükleer santral ihalesini ise Almanlar, Siemens grubu, almıştır. Ancak İran’da 1979 İslam devriminin olmasıyla, Almanlar bu ihalenin gereğini yapmayacaklarını, istenirse bunun yerine doğalgaz santrali inşa edebileceklerini İran’ın yeni yönetimine bildirmişlerdir. Devrimden sonra İran’ın ABD ve diğer batılı ülkelerle ilişkileri giderek kötüleşmiştir. Devrimde kısa süre sonra da İran-Irak Savaşı başlamıştır. ABD Basra körfezine bir ülkenin hakim olmasını istemediğinden savaş süresince geriye düşen tarafa yardım etmiş dolayısıyla ikili oynamıştır. ABD Saddam’ı desteklediği dönemde İran’ın ABD ile ilişkileri iyice bozulmuştur. Belki de bu olayların doğal sonucu olarak İran İslam Cumhuriyeti, nükleer programına artık Rusya’nın yardımı ile devam etmiş, nükleer altyapının tamamlanması için Ruslarla anlaşmıştır. İran’ın Busher’de bulunan nükleer tesisine ilaveten Natanz ve Arak’ta da tesisler kurduğu 2002 yılında ortaya çıkmıştır. İran’ın İsfahan’da da bir uranyum zenginleştirme tesisinin olduğu bilinmektedir. Enerji santralleri için binde 7’den yüzde dört oranına zenginleştirilmiş uranyum yeterlidir. Daha yüksek oranda zenginleştirme ile nükleer silahlar elde edilir. Natanz Nükleer Merkezinin nükleer
silah yapımında kullanılacak oranda zenginleştirilmiş uranyum elde ettiği değerlendirilmektedir. Arak’ta bulunan merkezde ise zenginleştirilmiş uranyumun alternatif olarak bilinen plütonyum üretiminde kullanılan ağır su üretilmektedir. İranlı bürokrat ve devlet adamları arasındaki yaygın görüş, İran’ın nükleer programına devam etmesi, nükleer teknoloji ve nükleer silahlara sahip olması yönündedir. Nükleer silah edinmeye karşı çıkanlar ise uluslararası koşulların uygun olmadığını bu bakımdan beklemenin uygun olacağını söylemektedirler. Yani özünde onlar da nükleer silah üretimine karşı çıkmamaktadırlar. Bu anlayışı körükleyen bir faktör de ABD ve İsrail’in sık sık kullandıkları saldırgan söylemdir. Yukarıda özelliklerini saydığımız tesislerden dolayı, ABD İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NSYÖA) ihlal ettiğini iddia etmektedir. ABD, bu nedenle İran’dan uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sona erdirmesini talep etmektedir.
Balistik füzelere karşı tedbirleri incelediğimiz bölümde ayrıntılarına değindiğimiz Füze Kalkanı ve EPAA yaklaşımının hedefinde de Rusya’nın değil İran’ın bulunduğu ABD tarafından dile getirilmiştir. 2006 Haziranında 5+1 ülkeleri de denen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ile Almanya tarafından İran’a nükleer krizin çözümü için bir öneri paketi sunulmuştur ve 31 Temmuz 2016 tarihi itibariyle İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurmaması durumunda yaptırımlar uygulanması BMGK’da kabul edilmiştir. Çin ve Rusya’nın nükleer programına destek oldukları İran’a karşı böyle bir öneriyi reddetmemesinin sebebi ise kararın otomatik yaptırım kararı olmayıp öncesinde bir oturum yapılacak olmasıdır. Ancak söz konusu BMGK 1696 sayılı Kararı, Iran nükleer programı ile ilgili olarak alınan ilk resmi karardır. İran’ın beklentileri karşılayamaması üzerine bu 23 Aralık 2006’da bu kez
1737 sayılı BMGK kararı oy birliği ile alınmış, İran’a nükleer malzeme ve balistik füzelerin doğrudan ve dolaylı satışı yasaklanmıştır. IAEA’nın belirlediği tüm faaliyetlerin askıya alınması, bu faaliyetlere katılan kişilere seyahat yasağı, bunların mal varlıklarına el konması kararları da verilmiştir. İran’dan NPT ek protokolünü meclisinde onaylaması da istenmiştir. Uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması istenen İran’ın cumhurbaşkanı Ahmedinecad bu kararlara uyulmayacağını açıklamıştır. Ahmedinecad’ın açıklamaları üzerine, BMGK 24 Mart 2006 tarihinde İran’a karsı 1737 sayılı ilk kararı genişleten ikinci bir yaptırım kararını daha oy birliği ile kabul etmiştir. İran ise bu karara karşılık, 9 Nisan 2006’da nükleer santrallerde yakıt
olarak kullanılabilen vasıfta yani %3.5 oranında uranyumu zenginleştirmeyi başardığını ve artık nükleer ülkeler kulübünün bir üyesi olduğunu resmen açıklamıştır.

14 Temmuz 2015 Viyana Anlaşması
P5+1 grubu yani ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya; İran ile Viyana’da on yedi gün süren müzakereler yürütmüş ve bu müzakereler anlaşma ile sonuçlanmıştır. Anlaşmanın içeriği genel olarak İran’ın nükleer programını kısıtlamasına karşılık bu ülkeye uygulanan yaptırımların hafifletilmesi şeklindedir. Eğer İran anlaşmayı ihlal ederse yaptırımlar 65 gün içinde tekrar başlayacaktır. Söz konusu anlaşma ile ilgili gerek ABD Başkanı Obama, gerek, İranlı yetkililer gerekse diğer batılı ülkeler çok olumlu tepkiler vermiş ve anlaşmayı bir başarı olarak değerlendirmiştir. Ancak anlaşmayı olumlu bulmayan devletler de vardır. En sert tepki verev devlet İsrail’dir. Hatta İsrail anlaşmaya ser tepki göstermiş, İsrail Dışişleri bakan yardımcısı “Batı, İran’ın liderliğini yaptığı şer ekseni tarafından tarihi bir anlaşmayla kuşatıldı.” ve “İsrail bu anlaşmanın hayata geçmesini engellemek için bütün gücünü harekete geçirecektir.” İfadelerini kulanmış, İsrail başbakanı ise anlaşmayı tarihi bir hata şeklinde yorumlamıştır. Ayrıca körfez bölgesinde bulunan Sünni ülkeler de İran’ın tekrar etkin bir güç olarak ortay çıkması ihtimalinden rahatsız olmaktadırlar. Anlaşma beş maddede özetlenecek olursa;
1. İran Viyana Anlaşması ile UAEA’nın askeri tesislere girişine kontrollü şekilde izin vermiştir. Yani BM’ye kapsamlı denetim için izin verilmiştir ancak, İran’a da giriş izni taleplerine itiraz etme hakkı tanınmıştır.
2. İran anlaşmayı takip eden on yıl boyunca, uranyum biriktirmemek şartıyla uranyum konusunda AR-GE çalışmaları yapmaya devam edebilecek, ancak uranyum zenginleştirme faaliyetlerinde kullanılan santrifüjleri üçte iki oranında azaltacaktır.
3. İran’a enerji, finans, ulaştırma alanlarında uygulanan yaptırımlar kalkacak, İran yurt dışındaki varlıklarına yeniden ulaşabilecek, bu mal varlıkları serbest kalacak. İran’a yönelik silah ambargosunun beş yıl daha devam edecek ancak BM’nin özel iziyle teslimatlar yapılabilecek.
Anlaşmanın yukarıda ifade ettiğimiz siyasi ve teknik boyutunun yanında İran’ın petrol piyasasına dönmesiyle birlikte, petrol fiyatlarının düşeceği ve tüm dünyayı ilgilendiren ekonomik sonuçlar doğuracağı da ortadadır.
Suriye
Suriye’de iç çatışmalar devam ederken, Esad rejiminin, 2013’te 20 Ağustos’u 21’ine bağlayan gece, Şam’ın doğusunda bulunan Guta bölgesine sarin gazı kullanarak saldırdığı, saldırıda en az bin 300 kişinin hayatını kaybettiği, 3 bin 600 kişinin de zehirlendiği iddia edilmiştir. Suriye Yerel Koordinasyon Komitesi (LCC), rejim güçleri tarafından düzenlenen saldırılarda, Hammuriye’de 300, Keffar Batna’da 140 Arbin’de 78, Sepka’da 67, ve Muaddamiye’de 50 kişinin hayatını kaybettiğini, bölgedeki hastane ve sağlık görevlilerinin yetersizliği göz önüne alındığında bu sayıların artabileceğini açıklayarak, rejimin katliam yaptığını savunmuştur. Suriye Genel Devrim Konseyi (SRGC) Esad rejiminin kimyasal silah kullandığını ve bu saldırılarda 430 ölü, 3600 yaralı bulunduğunu iddia etmiştir. Bölgedeki aktivistler ise saldırıda yaşamını yitiren ve yaralananların çoğunun, saldırıya uykuda yakalanan siviller olduğunu iddia etmiştir. Suriye rejimi ise resmi haber ajansı SANA aracılığıyla kimyasal silah kullanıldığı iddialarını kesinlikle yalanlamış ve bu iddiaların asılsız ve maksatlı olduğunu belirtmiştir.  Suriye rejiminin kimyasal silah kullandığı iddia edilen Guta saldırısının ikinci yıol dönümünde Suriye İnsan Hakları Örgütü (SNHR), bir rapor yayınlamış ve rejimin toplam 33 defa kimyasal silah kullandığı iddia edilmiştir. Söz konusu rapor bu saldırıların 26’sının Şam, 3’ünün Halep, birinin İdlib ve 3’ünün Humus’ta düzenlendiğini belirtilmiştir. Daha sonra alınan BMGK kararına rağmen Esad rejiminin 125 kez daha kimyasal taarruzlar yaptığı ve bu saldırıların IŞİD kontrolündeki bölgelerden çok ılımlı muhaliflerin bulunduğu bölgelere yapıldığı iddia edilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hakan Can Yazırdağ, Kitle İmha Silahları Ve Uluslararası İlişkilerdeki Pratiği
Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih
Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I
Sait Yılmaz, “Kuzey Kore ile Savaş Ve Bölgesel Dengeler
Fikret Birdişli, “İran’ın Nükleer Teknoloji Politikası ve Türkiye İçin Yaratacağı Sonuçlar”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Yıl 8, sayı: 15
Hasan Ürküt, Gökhan Sarı, “İran Nükleer Programının Türk Dış Politikasına Etkisi”, Güvenlik Stratejileri, Yıl: 10 Sayı: 20
Mustafa Kibaroğlu,” İran’ın Nükleer Güç Olma İddiası ve Batı’nın Tutumu: Şah’a Destek, Mollalara Yasak”, Akademik Orta Doğu, Cilt 1, Sayı 1
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hakan Can Yazırdağ’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye Hava Harp Sanayii'nde Projeler Ve Alımlar

Sözlük anlamı olarak sanayi , ham maddeleri işlemek, enerji kaynaklarını yaratmak için kullanılan yöntemlerin ve araçların bütünü, işleyim, endüstri anlamına gelmektedir. Harp Sanayii ise geniş anlamı ile silahlı kuvvetlerimizin muhtemel bir savaşa her an hazır olması için gerekli her türlü silah, mühimmat, araç, gereç ve donatım malzemesi ihtiyaçlarını karşılayan yurtiçi üretim tesisleri olarak tanımlanabilir.Bu çalışmada Türkiye’nin son dönemde ortaya koymaya çalıştığı hava sanayii hamleleri ele alınacaktır. Sanayi devrimi ile birlikte gelişmeler büyük ivmeler kazanmıştır.

A-400 M Projesi

Geleceğin Uluslar arası askeri nakliye uçağı olarak başlatılan A-400M Projesi, günümüzde Avrupa ülkelerinde kullanılan C-130 ve C-160’ın yerini alacak yeni bir askeri kargo uçağının tasarım, geliştirme ve üretim faaliyetlerini kapsamaktadır.
Geleceğin büyük uçağı projesinin Avrupalı sanayi kuruluşlarınca gerçekleştirilmesi için katılımcı üye ülkelerin benimsediği ticari yaklaşım modeli sonucu, projenin Airbus firması tarafından yapılması kabul edilmiştir. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın envanterinde bulunan orta ulaştırma uçaklarının ekonomik uçuş ömürleri 2010’lu yıllarda dolacağından, modernizasyonun A-400M ile karşılanması plânlanmış ve bu projeye katılım sağlanmıştır. Projeye Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere, İspanya, Lüksemburg ve Türkiye iştirak etmektedir. Projeye daha sonra Malezya da katılmıştır. Sekiz ülke tarafından ortaklaşa yürütülmekte olan projede, katılımcı ülkeler arasındaki hukuksal, idari ve mali ilişkileri düzenleyen mutabakat muhtırası savunma bakanları arasında, A-400M sözleşmesi Ortak Silâhlanma İşbirliği Teşkilatı (OCCAR) ile ana yüklenici Airbus Military S.A.S firması arasında 18 Aralık 2001 tarihinde Brüksel’de imzalanmıştır. Projedeki toplam uçak sayısı 184 tür. (Almanya: 60, Belçika: 7 [1 adedi Lüksemburga], Fransa: 50, İngiltere: 25,İspanya: 27, Türkiye: 10, Malezya:5) .
TUSAŞ Türkiye’nin alacağı uçak sayısı oranında iş payına sahip olacaktır. Bu kapsamda taahhüt edilen yerli katkı oranı %80 dir. Türkiye’nin satın alacağı 10 A-400M uçağına karşılık, projeye fizibilite çalışmaları fazından itibaren ülkemizi temsilen katılmakta olan TUSAŞ’ın sorumlu olduğu % 7,5 oranındaki yapısal iş paketi ön-orta gövde, eleron ve spoyler, paraşütçü kapıları, acil iniş kapakları, kuyruk konisi, acil iniş kapısı ile arka gövde a bölümü üst panellerinin; % 1,26 oranındaki sistem iş paketi ise ışıklandırma ve su/atık sistemlerinin tasarım ve imalatını kapsamaktadır.A-400M Proje bedeli ise 1.490.000.000 Avrodur. Lojistik ve idari maliyetler hariç tutulduğunda, geliştirme ve üretim maliyetinin dağılımı takribi olarak, gövde: % 60, motor ve sistemler: % 20, ekipman: % 20 şeklindedir.
Projeye uygun olarak, TUSAŞ’ta başta tasarım bölümü olmak üzere, bir dizi yapısal değişiklikler yapılmıştır. TUSAŞ, A-400M projesi ile “resimden-üretime” mantığından “tasarımdan-üretime” mantığına geçmiştir. Program, Türk havacılık sanayinin tasarım, geliştirme, üretim ve satış sonrası destek süreçlerinin tümünde yer alacağı ve tasarım telif haklarına sahip olacağı ilk küresel ölçekli program olması nedeniyle büyük önem taşımaktadır. A-400M Programı, aynı zamanda ülkemize ve havacılık sanayimize teknolojik birikim, katma değer, istihdam ve ihracat potansiyeli bakımından büyük katkı sağlamakta ve Türk Savunma Sanayi’nin dünya çapındaki diğer ortak tasarım ve geliştirme projelerinde yer almasına öncülük etmektedir. Ayrıca TUSAŞ, A-400M uçaklarına hizmette kaldıkları sürece idame ve işletme dönemi destek faaliyetleri kapsamında; teknik destek, teknik dokümantasyon güncelleme, yedek parça ve yer destek teçhizatı tedarik-üretimi ve garanti hizmetleri vermeye devam edecektir.
A-400M Nakliye Uçağı programı çerçevesinde, “İlk Parça Kesimi” 12 Mayıs 2005 tarihinde TUSAŞ tesislerinde düzenlenen törenle gerçekleştirilmiştir. Yüklenici Airbus firması Aralık 2008’de yaptığı resmi açıklama ile motorun ve bazı askeri sistemlerin geliştirilmesinde yaşanan sorunlardan dolayı uçak teslimat takviminin ötelenmesini, teknik ve mali hususların yeniden gözden geçirilmesini talep etmiştir. Bu çerçevede 2009 başı itibarıyla Airbus firması ve katılımcı ülkeler arasında programın teknik, mali ve idari hususlarına yönelik konuların yeniden düzenlenmesi amacıyla sözleşme değişikliği görüşmelerine başlanmıştır. Yaklaşık 2 yıl devam eden müzakereler neticesinde taraflar arasında mutabakat sağlanmıştır. Bu çerçevede teslimat takvimi yaklaşık 4 yıl ötelenmiş, mali ve teknik bazı konularda yeni düzenlemeler yapılmıştır. Üzerinde uzlaşma sağlanan son sözleşme değişikliğine göre, Türkiye’nin alacağı 10 adet uçağın teslimatlarının 2013-2018 yılları arasında tamamlanması planlanmaktadır.
A-400M Askeri Ulaştırma Uçağı Programı kapsamında geliştirilen ilk prototip, 11 Aralık 2009 günü ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir. Uçakların son montajının yapıldığı İspanya’nın Sevilla kentindeki EADS CASA tesislerinde yapılan uçuş, Türkiye saati ile 11:15’te başlamış ve 3 saat 47 dakika sürmüştür. Uçuş, 2’si pilot 4’ü mühendis toplam 6 kişilik test ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir.Toplam 127 ton ağırlıkla havalanan A-400M Uçağı, 15 ton ağırlığında uçuş test ekipmanı taşımıştır. A-400M, 4570 metre yüksekliğe çıkarken saatte 485 kilometre hıza ulaşmıştır.
İlk uçak teslimatı Fransa’ya 2 Ağustos 2013 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Türkiye’nin alacağı ilk uçak olan MSN009 ilk uçuşunu 9 Ağustos 2013 tarihinde gerçekleştirmiştir.Bu uçağın Türkiye’ye teslimi 04 Nisan 2014 tarihinde gerçekleşmiştir. Türkiye’yi takiben İngiltere’ye Eylül 2014’te teslimat tamamlanmış, bir yıl sonra Almanya’ya, 2015’te Malezya’ya, 2016’da İspanya’ya, 2019’da ise Lüksemburg ve Belçika’ya teslimat yapılacaktır.

Türkiye’ye teslim edilecek ikinci uçağın üretiminin ise, Airbus Grubunun Sevilla fabrikasında devam ettiği bildirilmiş olup, geri kalan 9 uçağın 2018’e kadar teslim edilmesi planlanmaktadır. Hizmete girmesiyle beraber Türk Hava Kuvvetleri’nin hem menzilini hem de taşıma kapasitesini kat kat artıracak olan A-400M ile 10 ton civarında malzemenin Türkiye’den Amerika kıtası gibi uzak bir mesafeye, tek seferde yakıt ikmali yapmaksızın taşınması mümkün olacaktır.
A-400M ile 116 askeri personel, 1hafif tank, 6 arazi aracı, 3 zırhlı personel taşıyıcı veya
2 ATAK helikopteri tek bir seferde hedefe ulaştırılabilmektedir.
A-400M uçağının teknik özellikleri şunlardır:
A-400M uçağının uçuş personeli temel olarak; 2 pilot ve 1 yükleme teknisyeninden oluşmaktadır.
A-400M uçağı her biri 10.000 SHP güç üretebilen dört adet turboprop motoru mevcuttur.
0.72 Mach hız
37.000 feet seyir irtifası
4900 NM menzil
Yakıt Kapasitesi: 50,5 ton
Boş Ağırlık: 70 ton
Azami Faydalı Yük Ağırlığı: 37 ton
Maksimum 141 ton kalkış ağırlığı
Maksimum 122 ton iniş ağırlığı
Azami Seyir irtifası: 11.278 km
Gövde Uzunluğu: 45,1 metre
Kanat Açıklığı: 42,4 metre
Yükseklik: 14,7 metre
Yakıt Kapasitesi: 50,5 ton
Kalkış Pist Uzunluğu: 914 metre
İniş Pist Uzunluğu: 822 metre
Maksimum 37 ton yük taşıyabilmektedir.
Bu projede sanayi inkılabı’nın etkisi çok büyüktür.

Hürkuş Projesi

Hv.K.K.lığı 1990’ların başında; envanterde bulunan eğitim uçaklarının faydalı kullanım ömürlerini doldurmaya başlaması nedeniyle kapsamlı bir modernizasyon planlamış, ancak bütçe sıkıntıları ve ekonomik kriz nedeniyle bu projeler yavaşlatılmıştır. Temel pilot eğitiminde kullanılmakta olan T-37B/C uçakları eski teknoloji ürünü uçaklar olduğundan özelikle lojistik destek konusunda sıkıntılar yaşanmakta, idame ve işletmede önemli darboğazlarla karşılaşılmaktadır. Bu değerlendirmeler sonucunda, Temel pilot eğitiminde kullanılan T-37 B/C uçaklarının gövde ve motor bölümlerinde oluşan problemlerin önümüzdeki yıllarda çözümlenemeyeceği, ayrıca Hv.K.K.lığının değişen eğitim konseptinin gereği T-37 B/C uçaklarında bulunan aviyonik sistemlerin teknolojinin gerisinde kalması sonucunda önümüzdeki yıllardan itibaren verilecek pilotaj eğitiminin ihtiyacı karşılayamayacağı ortaya çıkmış ve yeni nesil bir temel eğitim uçağının “acil
ihtiyaç” olarak tedariki gündeme gelmiştir.
Bu sebeplerden dolayı, 19 Ocak 2005 tarihinde yapılan Savunma Sanayi İcra Kurulu toplantısında Hv.K.K.lığının ihtiyacına yönelik Başlangıç ve Temel Eğitim Uçağı (BTEU) Projesi kapsamında Türk Başlangıç ve Temel Eğitim Uçağı Geliştirme Programı, 15 Mart 2006 tarihinde Savunma Sanayi Müsteşarlığı ve TUSAŞ arasında imzalanan sözleşme ile yürürlüğe girmiştir. Türk Başlangıç ve Temel Eğitim Uçağı Geliştirme Programı (TBTEU) kapsamında yapılan tasarım, Avrupa Sivil Havacılık Otoritesi (European Aviation Safety Agency (EASA)) tarafından sivil tip sertifikası alacaktır. Yani Hürkuş Projesi ile uluslararası sertifikasyonu da hedefleyen “Yeni Nesil Eğitim Uçağı Tasarımı” Projesi de başlatılmıştır.
Sözleşme hükümlerine göre özgün bir Türk Başlangıç ve Temel Eğitim Uçağı (TBTEU) prototipinin, yüklenici tarafından tasarlanması, geliştirilmesi, test ve doğrulamasının yapılması, üretiminin ve sertifikasyonunun gerçekleştirilmesi, dokümantasyonunun sağlanması; bu sisteme ait Teknik Veri Paketi’nin oluşturulmasını ve söz konusu prototipler ile Teknik Veri Paketi’nin SSM tarafından kabulünü kapsamaktadır.
Uçak ismini Kurtuluş Savaşının kahraman pilotlarından ilk Türk uçağını yapan unutulmaz isim Vecihi Hürkuş’tan almaktadır. Bir bakıma Vecihi Hürkuş’a olan gönül borcu bu şekilde ödenmeye çalışılmıştır.

Gece ve gündüz görev yapabilme kabiliyetine sahip Hürkuş eğitim uçağı ile intibak, görerek, aletli uçuş, seyrüsefer, gece ve kol uçuşu eğitimleri yapılabilecektir. Program kapsamında üç ayrı uçak konfigürasyonu geliştirilmektedir:
Hürkuş-A: Avrupa Sivil Havacılık Otoritesi (EASA) ile CS-23 gereksinimlerine göre sertifikalandırılan temel konfigürasyon.
Hürkuş-B: Entegre aviyonikler (HUD, MFD, INS/GPS ve Görev Bilgisayarını kapsayan) ile geliştirilmiş konfigürasyon.
Konfigürasyonlar arasındaki temel farklılık B konfigürasyonunun entegre ve askeri aviyonik ekipmanları içermesidir.İlk Hürkuş- B uçağının teslimi 2017 yılında planlanmıştır. Geri kalan 14 uçağın ise 2018 yılında teslimi planlanmaktadır.
Hürkuş-C: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silahlı yakın hava destek ve keşif gözetleme ihtiyacına yönelik geliştirilmesi planlanmaktadır.Hürkuş C modelinin deneme ve konsept dizayn çalışmaları tahmini olarak 1.5 yıl sürecektir. Bu çalışmaların 2015 yılının üçüncü çeyreğine kadar süreceği düşünülmektedir.
Türk Başlangıç ve Temel Eğitim Uçağı, gece ve gündüz görev yapabilme kabiliyeti ile öğretmen ve öğrenci pilotun arka arkaya oturduğu, tek turboprop motorlu bir konfigürasyona sahip olacaktır. Hürkuş Eğitim Uçağı, standart uçak sistemlerinin yanı sıra, kabin basınçlandırma, fırlatma sistemi, uçak üzeri oksijen üretimi sistemine de sahiptir.
Uçak, 28 Haziran 2012 tarihinde hangardan çıkarılmıştır. 1 yıl 2 ay süren yer testlerinin ardından, test pilotu Murat ÖZPALA’nın tek başına bindiği uçak, 29 Ağustos 2013 tarihinde TUSAŞ’ın Kazan tesislerinden ayrılarak Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın 4’üncü Jet Ana Üs Komutanlığı pistine geçmiştir. Pist başına gelen uçağın 1600 beygirlik motoru, havalanma sürati ile hareket etmiştir. Uçak 33 dakika havada kaldıktan sonra başarıyla iniş yapmıştır. Sınıfındaki diğer eğitim uçaklarından farklı olarak Hürkuş’un tasarımında herhangi bir uçak baz alınmamıştır. Hürkuş’un gelişmiş sistemlere sahip yüksek performanslı bir uçak olması nedeniyle, tasarım süreci TUSAŞ tasarım ekibine önemli deneyimler kazandırmıştır. Şu an TUSAŞ’ta Hürkuş’un tasarım ve yapım
süreci sonucunda uçak tasarım süreçlerine hakim 150 mühendis yetişmiş, sınıfında üstün bir eğitim uçağı ortaya konmuş, ayrıca ürünü ve süreci tanımlayan yüzlerce tasarım, analiz ve test dokümanı, binlerce teknik resim ve dijital uçak modeli arşivlenmiştir.
29 Ağustos 2013 tarihinde başlayan uçuş test sürecinin 2015 yılı sonuna kadar devam etmesi planlanmıştır. Bu dönemde yapılacak uçuşlarda; sistem fonksiyon testleri, hava veri sistemi kalibrasyonu, kararlılık ve kontrol testleri, yapısal yük testleri, iniş takımı acil durum açılma, düşük süratli uçuş, detaylı stall ve aerodinamik konfigürasyon testleri, spin testleri, kararlılık ve kontrol testleri, performans testleri, aerobatik ve operasyon testleri, yüksek hız ve çırpınma testleri ve yük testlerinin yapılması düşünülmektedir. 13 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen uçuşla birlikte çift pilotlu uçuş testlerine geçilmiş olup, EASA tip sertifikasyonu sürecinde uçuş testlerine mevcut plan dahilinde devam edilmektedir. 1 numaralı prototipte Kasım 2014’e kadar gerçekleştirilen toplam 106 saatlik 98 uçuşta, 15.500 feet irtifaya çıkılmış, 4.4g çekilmiş, 295 knot hıza ulaşılmıştır.
Proje kapsamında üretilen TC-VCI kuyruk numaralı 2 numaralı prototip uçağın uçuş testleri 10 Eylül 2014 tarihinde başlamıştır. Kasım 2014’e kadar gerçekleştirilen uçuşlarda 25.000 ft. irtifa ve 234 knot hıza çıkılmıştır. Hürkuş Uçağının ölçülebilen performans özellikleri şunlardır:
Maksimum Seyir Hızı: 574 km/sa
Perdövites Hızı (iniş konfigürasyonu):143 km/sa
Maksimum Tırmanma Hızı (deniz seviyesi): 4370 ft/dak (22 m/s)
Azami Servis İrtifası: 34700 ft (10577 m)
Maksimum Havada Kalma Süresi: 4 sa 15 dak
Maksimum Menzil: 798 Deniz mili (1478 km)
Kalkış Mesafesi: 1605 ft (489 m)
İniş Mesafesi: 1945 ft (593 m)
g limitleri: +7 / -3,5g (www.tai.com.tr)
Hürkuş-A uçağının teknik özellikleri ise şunlardır:
Uzunluk: 11.175 m (36 ft 8 in)
Kanat Açıklığı: 9.96 m (32 ft 8 in)
Yükseklik: 3.70 m (12 ft 2 in)
Motor: 1 × Pratt & Whitney Canada PT6A-68T
Pervaneler: 5-Palli Hartzell HC-B5MA-3
Boş Ağırlık: 2.514 kg.
Max. Kalkış Ağırlığı: 3.200 kg.
Max. Yakıt Kapasitesi: 520 kg.
Kalkış Uzunluğu: 593 m.

Barış Kartalı (Havadan İhbar Kontrol Uçağı) Projesi

Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM) ile Boeing firması arasında B737-700 tipi Havadan Erken İhbar ve Kontrol Uçağı’nın (HİK) tedarikine yönelik imzalanan sözleşme, 23 Temmuz 2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 4 Uçak ve 1 Yer Destek Sistemi için yaklaşık ABD 1.1 milyar dolar bedel ile sözleşme imzalanmıştır. Türkiye’nin son yıllardaki en büyük savunma projelerinden biri olan “Barış Kartalı” projesi çerçevesinde Türkiye, Amerikan Boeing firmasından dört adet B-737 tipi HİK uçağı ve bir adet Yer Destek Sistemi satın alınmıştır. HİK uçağına dönüştürülen dört uçaktan ilkinin üzerinde yapılacak yenileme çalışmaları Boeing- Seattle tesislerinde gerçekleştirilmiş olup, diğer üç uçak astar boyalı olarak TAI’ye getirilmiştir. Uçakların tüm yapısal yenileme, entegrasyon, işlevsel test ve teslimat işlemleri TAI tesislerinde gerçekleştirilecektir.
Söz konusu faaliyetlerin yanı sıra TAI, dört uçakta kullanılacak bazı parça ve donanımların imalat ve montajını da gerçekleştirecek olup, teslimat sonrası işlerle ilgili “Entegre Lojistik Destek” faaliyetlerinde de bulunacaktır. TAI, “Barış Kartalı” programı ile B-737 HİK uçakları üzerinde mühendislik, imalat, entegre lojistik destek, bakım ve onarım kabiliyeti kazanılacaktır. Projenin ana yüklenicisi ilke olarak Boeing firması olmakla beraber, uçak ve ilgili sistemlerin tasarım, test ve bakım gibi etkinliklerinde TUSAŞ, Aselsan, Havelsan, Mikes, Selex, Kale Kalıp ve Türk Hava Yolları gibi birçok yerli kurum ve kuruluş da yer almaktadır. Dört adet Barış Kartalı uçağının C ve D bakımlarının HABOM (Hava Araçları Bakım Onarım Merkezi) tesislerinde, küçük tamir bakımlarının ise THY Teknik A.Ş. tesislerinde yapılmasını içeren Barış Kartalı Projesi karşılıklı müzakereler sonucunda imzalanmıştır. Yine bu anlaşma kapsamında ilk uçağın teslimatından sonra iki yıl boyunca Türk Hava Yolları, Hava Kuvvetleri Komutanlığı pilotlarına ve teknisyenlerine eğitim, mühendislik ve lojistik desteği verecektir. İlk uçağın teslimatının bu yılın sonuna doğru, ilk uçağın C bakımının Haziran 2014’te ve D bakımının da Ağustos 2014’te yapılması planlanmıştır. İlk Uçağın teslimatı 21 Şubat 2014 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk’ün katıldığı törenle yapılmıştır. Törende konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül:
“Savunma yeteneğimizin daha ileri bir aşamaya getirildiğini görmekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Bunu basit bir tedarik işlemi olarak görmemek gerek. Birçok yerli tedarikçinin ve şirketin de bu çalışmalara katıldığının ve bilgi akışının olduğu da bir gerçektir. AWACS’lar Türk havacılık ve savunmasında çok önemli bir aşama olmuştur.” derken, Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise
“Bugün farklı bir gururu taşıyoruz. Geç oldu ama iyi oldu. 2003’te ilk adımı attık. Maalesef bizim dışımızda bazı sıkıntılarla bu süreç ertelemeli olarak bugünlere geldi. Bu yıl sonu 4 uçağımızı
teslim alacağız. Hava kuvvetlerimiz çok büyük bir güce erişmiş olacak. Bir yandan savunma sanayimizi geliştirmek, milli savunma gücümüzü tahkim etmek için tüm imkanlarımızı kullandık.” demiştir. Törende konuşan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk, HİK’in, Türk Hava Kuvvetleri’nin uzun süre sahip olmak istediği bir yetenek olduğunu belirtmiştir. HİK’e dünyada az sayıda ülkenin sahip olduğunu ifade eden Orgeneral Öztürk, Avustralya ve Güney Kore’den sonra envanterine alan 3. ülkenin Türkiye olduğunu söylemiştir. Hava gücünün sadece muharip unsurlardan oluşmayacağını, destek unsurlara da ihtiyaç olduğunu ifade eden Orgeneral Öztürk, ”Bazı destek unsurları da kuvvet çarpanları olarak adlandırılır. Bugün Hava Kuvvetleri’nin HİK uçakları en önemli kuvvet çarpanlarımızdan biri olmuştur” demiştir.
Bugüne kadar yerdeki radarlarla tespitlerin yapıldığını ancak dağ ve engebeli alanlardan etkilendiğini ifade eden Orgeneral Öztürk, HİK’in, Hava Kuvvetleri’nin dağın arkasındaki gören gözleri olacağını ifade etmiştir. Hava Kuvvetleri hizmetine 6 yıl önce girmesi planlanan Havadan Erken İhbar ve Kontrol Uçağı (HİK), Ekim ayında Türkiye’ye getirilmiş, ancak radar sistemlerindeki sorun nedeniyle uçaklar bir türlü teslim edilememiştir. Uzun süre teslim edilmemesine rağmen rutin bakım zamanları gelen uçaklar için ABD’li Boeing firması, Türkiye’ye gecikme nedeniyle 600 milyon dolara yakın tazminat ödeyecektir. Boeing 737 AEWC uçağının teknik özellikleri şunlardır:
Mürettebat: 6-10
Faydalı Yük: 19,830 kg (43,720 lb)
Uzunluk: 33,6 m (110 ft 4 in)
Yükseklik: 12,5 m (41 ft 2 in )
Kanat açıklığı: 35,8 m (117 ft 2 in)
Kanat Alanı: 91 metrekare (980 ft²)
Kanat Profili: B737D
Boş ağırlığı: 46,606 kg (102,750 lb)
Azami Kalkış Ağırlığı: 77,564 kg (171,000 lb)
Motor: 2 × CFM International CFM56-7B27A turbofan, 27,000 lbf (118 kN) (her biri için)
Seyir hızı: 853 km/s (530 mph)
Menzil: 6,482 km (3,500 nmi)
Servis Tavanı: 12,500 m (41,000 ft)
Boeing firması, Türkiye’nin savunma kabiliyetlerini daha da geliştirecek olan ikinci Barış Kartalı Havadan Erken Uyarı ve Kontrol uçağını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne 5 Mayıs 2014 tarihinde teslim etmiştir.Üçüncü uçak 4 Eylül 2014 tarihinde, dördüncüsü ise 2015 yılında teslim edilecektir.

Özellikle alçak irtifa hava savunmasının belkemiği olacak ve Türkiye’nin alçak irtifa hava gözetleme zafiyetine son verecek Barış Kartalı, tam operasyonel olarak 24 saat aralıksız görev yapabilecektir. Suriye tarafından gerçekleştirilen tacizler sonrasında sınır bölgesinde test amaçlı olarak görev alması kararlaştırılan uçakların Suriye’nin askeri üslerinden kalkan uçak ve helikopterlerin yüzlerce kilometre uzaktan izleyebildiği uçuş testlerinde görülmüştür.
Dünyanın en çok satan yolcu uçağı Boeing 737 üzerinden geliştirilen Barış Kartalı uçağı üzerinde özel bir radar bulunmaktadır. Bu radar, 350 kilometre menzili içinde aynı anda 3 bin cismi tespit ve takip edebilmektedir. Elektronik karıştırma ve şaşırtma da yapabilen uçak, havadan yakıt ikmali gerçekleşirse 24 saat görevde kalabilmektedir. Türkiye’nin hava sahasını kontrol altında tutulacak Barış Kartalı radarları sayesinde hava sahasına giren yabancı uçaklar ve füzeler anında tespit edilecektir. Uçakla elde edilen istihbaratlar yer destek birimine iletilerek operasyonlarda da kullanılabilecektir. Hava Kuvvetleri Komutanlığımızın dünya üzerinde sayılı ülkelerde bulunan bu denli önemli bir uçağa sahip olması kayda değer bir gelişmedir.

Müşterek Taarruz Uçağı (JSF) Projesi

Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin yeni nesil savaş uçağı üretmek için yaptığı çalışmaların en önemli aşamalarından birisini Müşterek Taarruz Uçağı (JSF) ya da diğer adıyla F-35 Lightening II Projesi oluşturmaktadır. Beşinci nesil olarak da adlandırılan bu yeni savaş uçağı projesi, Amerikalıların “adil dövüşmeyiz” (“we don’t fight fair”) sloganında ifadesini bulan, yüksek teknolojiye dayalı hava gücü üstünlüğünü perçinlemek için gündeme getirilmiştir. Hazırlanan projede yeni nesil savaş uçağı başından itibaren hava, deniz ve deniz piyade kuvvetleri tarafından kullanılacak ortak bir platform olarak planlanmıştır. Beşinci nesil savaş uçağı olan F-35, F-22’nin de aralarında bulunduğu diğer 5. nesil savaş uçakları gibi, düşük görünürlük, gelişmiş entegre aviyonik sistemler gibi özellikleriyle önceki nesillere göre üstünlük sağlamaktadır. JSF/F-35 Müşterek Taarruz Uçağı, tek pilot ve tek motorlu, beşinci nesil, hava-yer taarruz, keşif, taktik, savunma gibi çok maksatlı, görevleri düşük görünürlük özelliğiyle gerçekleştirebilen bir avcı / savaş uçağıdır.

ABD’nin liderliğini yürüttüğü Müşterek Taarruz Uçağı Projesi’nin ortakları arasında; İngiltere, İtalya, Hollanda, Türkiye, Avustralya, Kanada, Danimarka ve Norveç bulunmaktadır. Gizlilik şartlarını haiz ve koalisyonlara katılma geçmişi tatmin edici bulunan Türkiye, F-16 uçağını değiştirmek için F-35 projesine katılabilecek ülkeler arasına “Eurofighter uçağına kapısını kapatarak” katılmıştır. Ancak Türkiye’yi bu programa katılmaya sevk eden saikler, projenin bir takım kurallarıyla neredeyse tamamen zıtlık içindedir. Türkiye, görev bilgisayarına erişim ve projenin yazılımına etki etme konularında ısrarını sürdürmektedir. Bu konular Türkiye açısından önem taşısa da, ABD’nin kritik teknolojileri paylaşmama niyeti projenin temel parametresi niteliğindedir. Müşterek Taarruz Uçağı hassas teknolojiler içereceği için ABD’li yetkililer, en yakın NATO müttefikleri ile dahi bu teknolojik sırları ve birikimi paylaşmamayı kararlaştırmıştır. Türkiye, Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın 2012 yılından itibaren ekonomik ömürlerini doldurmaya başlayacak olan F-4 ve F-16 uçaklarının yerini almak üzere ortaya çıkacak yeni nesil savaş uçağı gereksinimini karşılamak üzere JSF/F-35 Projesinde ABD ve İngiltere’nin önderliğini yaptığı ve toplam 9 ülkenin yer aldığı konsorsiyum içerisinde yer almaktadır.F–35 Müşterek Taarruz Uçağı Projesine katılan ülkeler ve katılım bedelleri aşağıdaki tabloda sunulmuştur.
Katılımcı Ülke               Katılım Tarihi ve Bedeli
ABD                                       Program lideri
İngiltere                       17 Ocak 2001, 2 Milyar $
İtalya                          24 Haziran 2002, 1 Milyar $
Hollanda                  17 Haziran 2002, 800 Milyon $
Türkiye                     11 Haziran 2002, 175 Milyon $
Kanada                       7 Şubat 2002, 150 Milyon $
Avustralya                31 Ekim 2002, 150 Milyon $
Danimarka              28 Mayıs 2002, 125 Milyon $
Norveç                    20 Haziran 2002, 125 Milyon $

Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın yeni nesil savaş uçağı ihtiyacını karşılamak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri tarafından yürütülen JSF Projesi Konsept Gösterim Safhasına 1999 yılında imzalanan LOA Anlaşması ile katılım sağlanmıştır. 2001 yılı sonunda bu fazla ilgili çalışmalar tamamlanmış ve Sistem Geliştirme ve Demonstrasyon safhası çalışmaları başlatılmıştır. 26 Ekim 2001 tarihinde ABD Hükümeti tarafından Sistem Geliştirme ve Demonstrasyon çalışmalarını yürütecek firmanın Lockheed Martin olduğu açıklanmıştır. Türkiye’nin projeye katılımı ile ilgili Mutabakat Muhtırası ve Ekleri 11 Temmuz 2002 tarihinde imzalanmıştır.Projedeki mevcut planlamaya göre ilk uçakların 2017 yılında envantere girmesi öngörülmektedir.Katılımcı ülkelerin planlanan uçak tedarik miktarları aşağıdaki tabloda verilmiştir.
ÜLKE               UÇAK
İngiltere           138
İtalya                131
Hollanda          85
Türkiye           100
Avustralya      100
Kanada           65
Danimarka    30
Norveç           56
ABD             2.443
TOPLAM    3.148
Türkiye, 200 milyar dolarla dünya savunma tarihinin en büyük projesi olan JSF projesine hem imal ederek hem de satın alarak katkıda bulunacaktır ve 11 Temmuz 2002 tarihinde katıldığı projeye 10 yılda toplam 175 milyon dolarlık katkı yapmıştır. F-35’lerin üretiminde ileri alaşımlar, genel gövde ve uçuş sistemi konusunda ciddi katkı sağlaması beklenen Türkiye, Lockheed Martin firmasının tahminine göre 2014’lerde F-35’lerini teslim almaya başlayacaktır. Yine Lockheed Martin firmasının planlarına göre, F-35’lerin ilk gerçek anlamda uçuşa hazır ve kullanılabilir hale gelmesi 2009’un basında gerçekleşecek. 2010’lu yıllarda da seri üretime geçilmesi planlanan projede yaklaşık 3000 adet uçağın üretilmesi ve bu uçakların 2050’lere kadar görev yapması öngörülmektedir. JSF/F-35 uçakları; Konvansiyonel (Yatay) İniş Kalkış Yapabilen (CTOL), Kısa Kalkış – Dikine İniş Yapabilen (STOVL) ve Uçak Gemisine İnebilen (CV) olmak üzere üç versiyonda üretilmektedir.
Çok uluslu Müşterek Taarruz Uçağı (JSF) programı çerçevesinde bu güne kadar üretilen en gelişmiş savaş uçağı F-35’in orta gövdesinin ABD dışında tek kaynak olarak TAI tesislerinde üretilmesine yönelik anlaşma 6 Şubat 2007 tarihinde düzenlenen JSF İmza Günü’nde Northrop Grumman ile TAI arasında imzalanmıştır. Savunma sanayi tarihinin en büyük tedarik programı olarak kabul edilen JSF Programı çerçevesinde üretilecek olan F-35 uçağının orta gövdesinin ABD dışında tek kaynak olarak TUSAŞ tesislerinde üretilecek olması, kazandıracağı teknolojik kabiliyetlerin yanı sıra yeni yatırımlar yapılmasını zorunlu kılarak istihdam olanağı yaratmıştır. TUSAŞ’ın F-35 uçağının orta gövde üretiminden sağlayacağı teknolojik kazanımlar ise:
· Hassas toleranslı ileri teknoloji kompozit parça üretimi, tasarım ve imalat süreçleri arasında yüksek seviyede dijital entegrasyon,
· Robot kontrollü hassas delme, kesme ve bütünleştirme işlemleri,
· Karmaşık yapılar için otomatik tezgahlar kullanılarak yerleştirme teknikleri,
· Yüksek teknoloji kullanarak kompozit ve metal yapıştırma teknikleri,
· Robot kontrollü hassas kaplama ve boyama uygulamaları ile yeni nesil savaş uçakları için gereken yüksek standartlı kalite uygulamalarıdır.
Öte yandan, TUSAŞ ve Pratt & Whitney (ABD), JSF/F-35 Müşterek Taarruz Uçağı’nın F135 motorlarının; Montaj ve Test ve Bakım, Tamir, Onarım / İdameİşletme faaliyetleri ile olası diğer askeri motorların hizmet ve/veya tamirlerini Türkiye’de gerçekleştirmek üzere, ortak bir şirket kurmak üzere görüşmelere başlamak arzusunda ve niyetinde olduklarına dair bir mutabakat metnini imzalamışlardır. Lockheed Martin firması JSF programına katılım için Türkiye’den Aselsan, Aydın Yazılım A.Ş. Havelsan, Milsoft, Teknoplasma gibi şirketlerle paylaşımda bulunmuştur.
Günümüz dünyasında ülkeler tek başlarına uçak üretmeyi genelde tercih etmemektedirler. Bunun pek çok nedeni olmakla birlikte başlıca avantajı üretime dâhil ettikleri ülkelerin doğal müşteri olmasıdır. Türkiye açısından ise önemli bir faydası hava harp sanayine yerli firmaların dahil olması ve kazanılacak her kabiliyetin ileride kurulması hâlinde, uçak sanayine katkı sağlamasıdır.En son insanlı uçak olması planlanan F-35 projesinde Türkiye’nin de yer alıyor olması önemli bir adımdır.
F-35 Uçağının teknik özellikleri şunlardır:
Mürettebat : 1
Uzunluk : 15.67 m
Yükseklik : 4.33 m
Kanat Açıklığı : 10,65 m
Kanat Alanı : 42,7 m²
Boş ağırlığı : 13.170 kg A; 14.588 kg B; 14.547 kg C
Yüklü Ağırlığı : 22,470 kg
Azami Kalkış Ağırlığı : 31,800 kg
Motor : 1× Pratt & Whitney F135 Artyakıcı turbofan,
Kuru İtme Gücü : 28,000 lbf (125 kN)
Artyakıcı ile İtme Gücü : 43,000 lbf (191 kN)
Kaldırma Fanı(STOVL) : F135 motoru üzerine 1× Rolls-Royce Kaldırma
Sistemi (80 kN)
Dahili Yakıt (F-35A/B/C) : 8.382/6.352/ 9.110 kg
Azami Hız : 1,6+ Mach (1.932 km/sa.)
Menzil : A: 2.200 km; B: 1.667 km; C: 2.593 km (Dahili yakıt ile birlikte)
Azami İrtifa : 60,000 ft (18,288 m)
Tırmanış Değeri : 40.000 ft/dak. (200 m/sn). (tahmini)
Harekât Yarıçapı : F-35A: 1.081 km (584 deniz mili)[17]
F-35B: 868 km (469 deniz mili)
F-35C: 1.138 km (615 deniz mili)
Kanat Yüklemesi : 446 kg/m²
İtici Güç/Ağırlık Oranı : Tam Dolu Yakıt ile: A: 0.89; B: 0.92; C: 0.81
%50 Yakıt ile: A: 1.12; B: 1.10; C: 1.01
G Limiti : 9 G

İnsansız Hava Aracı (İHA) Projesi

Kendi güç sistemi olan, ölümcül olan veya olmayan faydalı yük taşıyan, otomatik olarak veya uzaktan komuta sistemi ile uçurulan pilotsuz hava araçlarına İnsansız Hava Aracı (İHA) denmektedir. GPS ve görüntü isleme sistemlerinin gelişmesi ile uydu ve yer istasyonlarının yanında, araca izleyeceği yolun GPS koordinatları ve harita görüntüleri yüklenerek, aracın GPS ve kamera/radar alıcıları ile tespit ettiği verileri kendine yüklenen veriler ile karşılaştırarak görevini yerine getirdikten sonra kalktığı yere dönebilmesi sağlanabilmektedir. İHA, özellikle kara harekâtında zırhlı birlik harekâtının yanında deniz harekâtında da baskın harekâtının önceden düşmanın tespiti ve imhasında çok büyük rol oynamaktadır. Ayrıca İHA, yapılacak olan top ve güdümlü mermi angajmanlarının doğruya yakın yapılmasında günümüzün vazgeçilmez imkânlarından biridir. Günümüze kadar İHA’lar harekât alanında çeşitli maksatlarla kullanılmış ve halen kullanılmaktadır. İlk İHA’lar olarak adlandırılabilecek “drone” adı verilen kısıtlı manevra kabiliyetli sahte hedeflerden günümüze kadar İHA’lar özellikle istihbarat gözetleme ve keşif görevleri ağırlıklı olmak üzere harekât alanında hatırı sayılır bir yer kazanmıştır. Bu süreçte İHA’lar akıl, güç (menzil) ve manevra kabiliyeti kazanırken; son yıllarda ise taşıyabilecekleri faydalı yükler çeşitlenmiş ve İHA’lar istihbarat, gözetleme ve keşif yüklerinin yanı sıra AGM-114 Hellfire gibi taarruzi yükleri ve çeşitli Elektronik Harp yüklerini taşıyabilir hale gelmiştir.
Ülkemizde ilk İHA faaliyetleri 1980’li yıllarda Genelkurmay Başkanlığı tarafından verilen bir direktifle başlatılmış olup, şu an sürdürülen faaliyetlerin büyük bir bölümü Savunma Sanayi Müsteşarlığı tarafından koordine edilmektedir. İHA sistemlerinin casus sistemler olması sebebiyle, Türk Ordusunun böyle bir sistemi envanterine alması ve kullanması vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyacın karşılanabilmesi amacıyla 1982 yılında iki koldan çalışmalara başlanmıştır. Bu çalışmalardan birincisi geleceğe dönük olarak, İHA sistemlerinin Türkiye’de üretilebilmesine yönelik olup, ancak 1.3.1990 tarihinde bir prototip İHA yapması için TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş. ile SSM arasında bir anlaşma imzalanabilmiştir. Bu tarihten önce, ülkemizde yapılan çalışmalar saman alevi misali olmuş ve kısa zamanda kesilmiştir. İkinci çalışma ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin acil ihtiyacının karşılanması amacı ve kullanım konsepti geliştirilmesi gerçekleştirilen bir hazır alım çalışmasıdır. SSM, 1991 yılında açtığı uluslararası ihalede ABD’li General Atomics Aeronautical Systems Inc. ve İsrailli AAI firmalarınca önerilen GNAT-750 ve Falcon 600 Taktik İHA’larını seçerek 6’şar uçaklık birer sistem siparişi vermiştir. Ancak Falcon 600 İHA’ları kabul testlerini geçemediğinden, AAI ile yapılan sözleşme iptal edilmiş, GNAT-750 tipi MALE (Orta irtifa, Uzun Havada Kalış) İHA ise 1993 yılında gerçekleştirilen testlerde başarılı bulunarak aynı yıl firma ile kontrat imzalanmıştır. 1 Sistem ve 6 uçaktan oluşan sipariş kapsamında ilk uçaklar 1994 yılında TSK envanterine dahil edilmiştir.
GNAT-750-45 MALE İHA ile birlikte Türkiye, İHA kullanmaya başlayan dünyadaki ilk birkaç ülkeden birisi konumuna yükselmiştir. Ancak, sorunlar ve bocalama daha ilk günden kendini göstermiştir. Satın alınan uçaklar Kara Kuvvetleri Komutanlığı envanterine dahil edilmiştir. Kara Kuvvetleri de bu uçakları kara havacılığı yerine topçu fonksiyonunun bir uzantısı olarak algılayıp Çorlu’da kullanıma soktuğu için eğitim, idame, lojistik vb. açılardan ciddi zorluklar yaşanmış ve İHA’lardan tam randıman alınamamıştır. GNAT-750 İHA’ları ancak Mayıs 1997 tarihinde birliğin Çorlu’dan Batman’a intikalini müteakip iç güvenlik harekatlarında aktif olarak kullanılmaya başlanmıştır. Beş yıl sonra bu İHA sisteminin geliştirilmiş versiyonu olan I-GNAT’tan iki adet daha
alınmıştır. GNAT’lar acil ihtiyaçları karşılayabilmek için alınmakla beraber; milli imkânlarla İHA geliştirme çalışmaları da paralel olarak başlatılmıştır.
Mayıs 2004’te Savunma Sanayi İcra Komitesi, yürütülmekte olan Hazır Alım İHA Projesini iptal etmiş ve milli imkanlarla İHA sistemi geliştirilmesine karar vermiştir. Komite bu karar ile geleceğin sistemi olan İHA sistemleri pazarında Türkiye’nin de yer almasını hedeflemiştir. Aynı karar ile Savunma Sanayi Müsteşarlığı, İHA sistemi tedarikinde tek yetkili kurum olarak tayin edilmiş ve böylece kısıtlı kaynakların mükerrerliklerle israf edilmesi önlenmiş, İHA faaliyetleri tek noktadan yürütülmeye başlanmıştır. Türkiye için bu karar dönüm noktası olmuştur. SSM Türkiye’nin İHA sistemlerindeki gereksinimlerini Mini, Taktik ve MALE olarak sınıflandırmış ve her bir sınıf için geliştirme projeleri başlatmıştır. Geçmişte önemli tecrübeler edinmiş olan TAI’ye MALE sınıfı İHA platformu geliştirme görevi verilmiştir. Bu amaçla geliştirilmeye devam edilen Anka, kullanım alanı açısından Heronların eşdeğeri sayılabilir. Heron bir dönem Türkiye’de İHA ile eş anlamlı kullanılmaktaydı. Heron da Anka gibi MALE sınıfı bir İHA’dır. Anka ile karşılaştırıldığında yükseklik, havada kalış süresi, menzil gibi özellikler açısından üstünlükler göstermektedir. İsrail’den alınan Heronların motorlarında yaşanan arıza ve iki ülke arasındaki sorunlar sebebiyle Anka projesine hız verilmiştir.
TUSAŞ mühendisleri tarafından tasarlanan ve birçok yerli alt yüklenici firmanın da görev aldığı Türk İnsansız Hava Aracı Anka montajının ve üretiminin tamamlanmasının ardından Savunma Sanayi İcra Komitesi toplantısında alınan seri üretim kararıyla Türk Silahlı Kuvvetlerine hizmet vermeye hazırlanmaktadır.Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında 5 Ocak 2012 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda, TUSAŞ tarafından üretilen İnsansız Hava Aracı Anka’nın seri üretime geçmesi kararı alınmıştır. Toplantı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ve Savunma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar’ın katılımıyla Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nda gerçekleştirilmiştir. Savunma Sanayi İcra Komitesi toplantısının ardından yapılan yazılı açıklamayla Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Orta İrtifa Uzan Süre Havada Kalan İnsansız Hava Aracı ihtiyacını karşılamak üzere yürütülen Anka projesi kapsamında, seri üretim fazına ilişkin olarak 10 uçaklık ilk paket için TUSAŞ ile sözleşme görüşmelerine başlama kararı alındığını belirtilmiştir.
Anka sistemi temel performans parametreleri aşağıda açıklanmaktadır:
Servis irtifası: 30,000 ft
Havada Kalış Süresi: 24 saat
Normal Seyir Hızı: >75 kts
Çevre şartları: 15kts yan rüzgar, 20 kts baş rüzgarı

Anka Sistemi, gerçekleştireceği görevlere yönelik iki önemli görev sistemini barındırmaktadır. Bunlardan ilki görüntü istihbarat faydalı yüküdür. Sistemde yer alan temel görüntü istihbarat algılayıcısı, ASELSAN’ın ASELFLIR 300T ürünüdür. Kısaca, çok yüksek kabiliyetli bir kamera olarak tanımlanabilecek bu faydalı yükle, gece ve gündüz, kilometrelerce öteden insanların ve taşıtların tespiti, tanınması ve takip edilmesi mümkündür. ASELFLIR kendi üzerinde görüntü işleme ve iyileştirme kabiliyetine de sahiptir. İkincisi ise, Yapay Açıklıklı Radar (SAR) dır. SAR, Radar açıklığının gerçek bir anten yerine, elektronik sinyal hesaplamalarıyla küçük bir yapay anten aracılığıyla sağlandığı bir sistemdir. Bu yöntemle SAR sistemindeki küçük boyutlu anten, metrelerce açıklığa sahip bir antenin algılama kabiliyetine sahip olmaktadır. Böylece, santimetreler mertebesinde çözünürlüğe sahip görüntüler, hava koşullarından bağımsız biçimde elde edilebilir, yerde hareketli hedefler tespit edilebilir ve arazideki araçların dizilimleri ve hareketleri gece ve gündüz takip edilebilir. Yapay Açıklıklı Radar ile ayrıca çok yüksek çözünürlüklü durağan
görüntüler elde edilebilmektedir.
Anka seri üretim sürecinde Roketsan tarafından geliştirilen roket füzesi takılarak insansız saldırı yapan ve ABD’nin Predator, İsrail’in Heron’ları ile aynı seviyede bir İHA olması öngörülmektedir. Anka 200 kilogram silah taşıyabilecek bir kapasiteye getirilmiştir. Yapılan testlerde füzenin kara araçları, radar antenleri ve 50 metre çapında bir alana dağılmış düşman personeli üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Anka, sınır güvenliğinde, iç güvenlik operasyonlarında keşif ve saldırı amaçlı kullanılabilecektir. TUSAŞ dışında, 2004 yılında Baykar Makina ve Vestel İnsansız Hava Aracı geliştirme çalışmalarına başlamıştır. Ancak her iki firma da başlangıçta doğal olarak Yüksek/Orta İrtifa Uzun Uçuş Süreli (HALE/MALE: High/Medium Altitude Long Endurance) sınıf İHA değil mini İHA modelleri geliştirmeyi hedeflemiştir. Bu nedenle ilk projeler TSK’nın ihtiyaçları temelinde faydalı olsalar da Heron veya Predator’lere rakip olamamıştır.
Üniversiteler tarafından gerçekleştirilen İHA geliştirme çalışmaları da mevcuttur. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) bir mini İHA olan Güventürk’ü uçurmayı başarmıştır. Otonom olarak yani herhangi bir kontrole ihtiyaç duymadan uçabilen Güventürk, üzerinde bulunan 16 gram ağırlığındaki kamera ile çektiği görüntüleri 10 km mesafeden aktarabilmektedir. ODTÜ ayrıca yer kontrol istasyonu, taktik İHA ve mini İHA’lar için oto pilot sistemleri üzerine çalışmalar yapmaktadır. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de döner kanat İHA sistemleri konusunda tasarım ve prototip üretim faaliyetleri mevcuttur. Bunun yanı sıra birçok üniversite, kurum ve kuruluşta da İHA sistemi ve alt sistemleri bazında geliştirme çalışmaları bulunmaktadır.
Anka dışında Efe İnsansız Hava Aracı Sistemi 2005 yılında Vestel Firması tarafından geliştirilmiştir. Performans artışları için yapılan iyileştirmeler neticesinde 3. sürümü ürünleştirilmiştir. Sınıfındaki hava araçlarına göre daha uzun uçuş ve gözlem imkanı veren Efe Sistemi aynı zamanda çabuk sökülüp takılabilme özelliği ile de kullanım kolaylığı sunmaktadır. Efe Sistemindeki tüm alt birimler Vestel tarafından tasarlanmıştır. Efe otopilotu Vestel uçaklarının hepsinde kullanılan otopilot ailesinin bir parçası olarak geliştirilmiştir ve daha büyük sistemlerde bulunan birçok özelliği de bünyesinde barındırmaktadır. Efe Sisteminin gövdesinin tamamı Vestel bünyesinde üretilmektedir ve uçaklardaki tüm alt parçalar herhangi bir ayar gerektirmeden yenisi ile değiştirilebilmektedir.
Efe insansız hava aracının özellikleri şunlardır:
Kanat Açıklığı : 2,6 m
Toplam Uzunluk : 1,6 m
Pervane : 0,3 m çap
Kalkış Ağırlığı : 4,1 kg
Faydalı Yük : 0,6 kg
Uçuş Hızı : 27 knot
Havada Kalış Süresi : 1,5 saat
Görev İrtifası : 12.000 ft
Operasyon Çapı : 8,1 mil
Link Menzili : 15 km
Havada Kalış Süresi : 1,5 saat
Seyrüsefer : Tam otonom veya manuel
Faydalı Yük : Renkli gündüz kamerası ve IR gece kamerası
Pist : Otonom veya manuel elle fırlatılarak
Pist : Otonom veya manuel gövde üzerine
Fırlatıcı : Otonom veya manuel paraşütle
Malzeme : Kompozit

EFE İnsansız Hava Aracı

Efe projesinde başarı yakalayan Vestel’in, prototipini 18 ayda tasarlayıp ürettiği Karayel, 04 Ocak 2011 tarihinde imzalanan proje sözleşmesine göre altı uçaktan oluşan sistem ilerleyen yıllarda TSK’ya teslim edilecektir. 2009 yılında uçuş testleri gerçekleştirilen ve hâlihazırda sadece pistten kalkış ve piste iniş kabiliyetine sahip olan Karayel Taktik İHA’nın azami kalkış ağırlığı 500 kg. harekat yarıçapı ise 150 km. olarak verilmektedir. Geliştirme çalışmaları kapsamında Karayel’e fırlatma rampasından kalkış ve paraşütlü iniş kabiliyetleri kazandırılacak, havada kalma süresi yaklaşık 20 saat, faydalı yük taşıma kapasitesi 70-80 kg. ve uçuş irtifası 22.000 feet’e çıkarılacaktır. (Altunok, 2010) Karayel ilk uçuşunu 2 Haziran 2014 tarihinde gerçekleştirmiştir. Yerli taktik insansız hava aracı Karayel, son uçuş testinde 8 saat havada kalmıştır. Çeşitli alt sistem testlerinin yapıldığı ve sistemin daha uzun ve yüksek uçuşu için uygunluğunun değerlendirildiği testte Karayel Taktik İnsansız Hava Aracı, 21.500 feet yüksekliğe çıkmıştır. Karayel’in son uçuş testindeki performansı, tasarım hedeflerine uyumluluğu konusunda güven tazelemiştir. Vestel, NATO’nun “Sivil Hava Sahasında Uçuş İçin Elverişlilik” standardı 4671’e uyumlu tasarlanan ve üretilen ilk ve tek yerli taktik insansız hava aracı olarak dikkat çeken Karayel’le dünya genelinde şimdiye kadar sadece insanlı havacılıkta kullanılan sistematik hata emniyetini ilk kez bir insansız hava aracına taşımıştır. Vestel, test uçuşlarının ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne 6 hava aracı, 3 yer kontrol istasyonu ve yardımcı sistemlerden oluşan Karayel sisteminin teslimatına başlayacaktır.
Vestel’in ürettiği uçak paraşütle yere inebilme ve katapulttan (launcher) atılabilme özelliğinden dolayı piste ihtiyaç duymaksızın iniş kalkış yapabilecektir. Benzerlerinden ayrışan bu özelliği sayesinde Karayel, deniz platformundan da fırlatılabilecektir.Karayel’in özellikleri şunlardır:
Motor : 1×70 Hp Karşılıklı Silindir
Pervane : 2 Palli, oynar hatveli, kompozit takviyeli ahşap
Kanat Açıklığı : 10,5 m.
Toplam Uzunluk : 6,5 m.
Pervane : 1,45 m. çap
Kalkış Ağırlığı : 500 kg.
Faydalı Yük : 70 kg.
Uçuş Hızı : 60-80 knot
Havada Kalış Süresi : > 20 saat
Görev İrtifası : 22.500 ft.
Link Menzili : > 150 km.
Güç : 2,5 kW.
Faydalı Yük : Renkli Gündüz Kamerası, IR Gece Kamerası, Lazer Mesafe Bulucu Lazer İşaretleyici
Pist : Tam Otonom
Fırlatıcı : Tam Otonom veya Yönlendirilebilir
Malzeme : Kompozit
Buz önleme/giderme : Buz giderme / ısıtma
Işıklandırma : Çarpışma önleyici ve Seyrüsefer
Yer Kontrol İstasyonu : Mobil Şeltır

Ayrıca Baykar-Kalekalıp ortak girişimi tarafından 200 adet üretilen ve bugüne kadar 20.000 üzerinde uçuş sortisine ulaşmış olan Bayraktar Mini İHA Sistemi, Çaldıran Taktik İHA, dünyada ilk kez ülkemiz tarafından kullanılan mini sınıf robotik helikopter olan Malazgirt İHA Sistemi şu an yürütülmekte olan projelerden sadece bir kaçıdır.
TUSAŞ’ın geliştirmekte olduğu Gözcü Projesine değinmekte de fayda vardır. TUSAŞ, Gözcü Kısa Menzil Taktik İnsansız Hava Aracı Sistemi Geliştirme Projesini kendi kaynaklarından finanse ederek 2007 yılının başında başlatmıştır. Proje ile Kısa Menzil Taktik İHA Sisteminin prototip üretimi ve testlerinin kısa sürede tamamlanması ve TUSAŞ’ın İHA teknolojileri konusundaki bilgi birikiminin arttırılması hedeflenmektedir. Sistemin ilk prototipinin uçuş testlerine, Mart 2007’de başlanmış olup, ilk kameralı uçuş ise Nisan 2007’de gerçekleştirilmiştir. Temmuz 2007 itibariyle 20’den fazla test uçuşu başarıyla tamamlanmıştır. Gözcü Projesi ile; özgün kısa menzil keşif/gözetleme ve istihbarat amaçlı kullanılacak bir İnsansız Hava Aracı’nın tüm sistemleri ile birlikte tasarlanması, geliştirilmesi, prototipinin üretilmesi ve sisteme ait tüm veri paketlerinin oluşturulması hedeflenmektedir. Gözcü Uçağının teknik özellikleri şunlardır:
Motor : 1 adet 28,3 kW
Pervane : Çift palli
Uzunluk : 2,45 m
Yükseklik : 0,66 m
Kanat Açıklığı : 3,75 m
Maksimum Kalkış Ağ. : 85 kg.
Maksimum Yük : 8 kg.
Servis Tavanı : 3,050 m
Seyir Hızı : 100 kt
Operasyon Çapı : 27 mil
Havada Kalış Süresi : 2 saat

Türkiye’nin kendi tasarlayıp üreteceği özgün İHA’lar mevcut olup bu yoldaki çalışmalar hızlı bir biçimde devam etmektedir. Kendi İHA’sını geliştirmesi hassas bir bölgede bulunan ülkemiz için stratejik bir gereksinim olarak görünmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki dönemde bu sistemleri ulusal çıkarlarına uygun alanlarda (buna terörizmle mücadele ve sınırların denetimi de dahildir) kullanabilir hale gelmesi önem taşımaktadır.İnsansız hava araçları projeleri, insansız kara ve deniz araçları projeleri için de bir bilgi ve teknoloji temeli oluşturacaklardır. Bu alanda gerçekleştirilecek projelere yurt içi teknoloji transferi mümkün olacaktır. Benzer şekilde sivil alanda, özellikle sivil savunma, güvenlik, haberleşme, acil yardım, deprem, v.b. afet yardım alanlarında kullanılacak sivil insansız sistemler için gerçekleştirilecek projelerde yurt içi bilgi ve teknoloji transferi mümkün olacaktır.

Milli Muharip Uçak Projesi

Türkiye son yıllarda Hava Harp Sanayi alanında atılımlar yapmıştır. Bunların en önemlilerinden bir Milli Muharip Uçak Projesidir. Her ne kadar JSF projesi tasarım aşamasından beri katılım sağladığımız bir proje de olsa, tamamen milli ve bağımsız bir proje değildir. Hâlihazırda, Müşterek Taarruz Uçağı (JSF), Millî Muharip Uçak, gibi mali boyutu yüksek, ancak ülke savunması açısından son derece önemli projelerin finansmanının dış kredi/ticari krediler ile sağlanması öngörülmektedir. Ancak gerçekleşmesi durumunda Milli Muharip Uçak Projesinin değeri paha biçilemezdir. Türk Hava Kuvvetleri günümüzde ulaştığı nokta itibariyle kendi ihtiyacı olan muharip uçağı tanımlayacak ve üretilmesi için gerekli faaliyetleri koordine edebilecek tecrübeye sahiptir.
Savunma Sanayi İcra Komitesi’nin 15 Aralık 2010’daki toplantısında; Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın 2020’li yıllardan sonraki Jet Eğitim Uçağı ve Muharip Uçak ihtiyacının karşılanması maksadıyla kavramsal tasarım yapılması için TUSAŞ ile sözleşme görüşmelerine başlanmasına karar verilmiştir. Bu karar doğrultusunda, 23 Ağustos 2011 tarihinde Savunma Sanayi
Müsteşarlığı ve TUSAŞ arasında sözleşme imzalanmış, gerekli idari koşulların oluşmasını müteakip 29 Eylül 2011 tarihinde Proje Takvimi başlatılmıştır.
2 Yıllık sözleşme boyunca, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın 2020’li yıllardan sonraki Jet Eğitim Uçağı ve Muharip Uçak ihtiyacına yönelik olarak;
· Hv.K.K. harekat ihtiyaçlarının belirlenmesi,
· Gereksinimlerin analizi çalışmaları
· Bunları karşılayan uçağın ve sistemlerinin kavramsal tasarımı,
· Milli imkan ve kabiliyetler ile yapılabilirliğin araştırılması ve
· Uluslararası işbirliği modelleri çalışılacaktır.
Sözleşmenin sonunda, tüm teknik ve idari çıktılar değerlendirilerek geliştirme programının takvimi ve bütçesi hesaplanacak, nihai karar için SSM ve Hv.K.K.’ya sunulacaktır.
Projenin konsept geliştirme ve ön tasarım safhası Eylül 2013 itibarı ile tamamlanmış olup, müteakiben sistem geliştirme ve gösterim safhasına geçilmesi beklenmektedir. Tam harekât yeteneğinin kazanılması ile birlikte Milli Muharip Uçak, 2030’lu yıllardan itibaren F-16 uçaklarının yerini alarak Türk Hava Kuvvetlerinin insanlı muharip uçak ihtiyacını karşılamada önemli bir katkıda
bulunacaktır.
Türkiye’nin havacılıkta en önemli projesi “Milli Muharip Uçak” için üç farklı tasarım ortaya çıkmıştır. TAI’den 40 mühendis ve Hava Kuvvetleri’nin özel ekibi “sanal karargâh” kurmuş, önce 2060’lı yıllara kadar harekât ihtiyaçları belirlenmiş, analizin ardından uçağın ve sistemlerin kavramsal tasarımları yapılmıştır. İşin sanayi tarafı için ise milli imkânlar araştırılmıştır. Türkiye’de tasarlanıp yapılacak ve yurtdışından satın alınacak parçalar belirlenmiştir. Başta motor konusu olmak üzere uluslararası işbirliği modelleri incelenmiştir.

Milli Muharip Uçağın ilk uçuşunun Cumhuriyetin 100. kuruluş yıl dönümü 2023’e yetiştirilmesi planlanmaktadır. TUSAŞ Genel Müdürü Muharrem Dörtkaşlı ile yapılan röportajda Dörtkaşlı, çalışmalarda neredeyse 3 yılın geride kaldığını, projenin bir sonraki nesil muharip uçağın TUSAŞ’ın önderliğinde Türkiye’de tasarlanması ve üretilmesini amaçladığını belirtmiştir. Uçağın radara yakalanmayan görünmez özelliğe sahip olacağını belirten Dörtkaşlı, “2023’te uçuş yapılacak. Ama tüm sertifikasyon süreçlerinin tamamlanması ve envantere girmesi 2030’lardan sonrası için hedefleniyor” demiştir.Dörtkaşlı, söz konusu uçakla ilgili taslak tasarımı ve fizibilitenin tamamlandığını ifade ederek, şöyle devam etmiştir:
“Fizibilite raporunda değişik alternatifleri idareye teslim ettik. Savunma Sanayi Müsteşarlığı bunu Türk Hava Kuvvetleri ile değerlendiriyor. Nihai cevapları almadık ama bu uçak bir sonraki nesil özelliklerine sahip olacak. Görünmezlik özelliği daha fazla olacak. Harekat yarı çapı etkinliği ve içerdiği teknolojiler ve milli unsurlar açısından 2035’lerde ve daha sonraki 30-40 boyunca görev yaparken herhangi zafiyet değil üstünlük yaratacak özelliklerini belirliyoruz. Bununla ilgili tasarımı ve fizibilite tamamlandı, şu an karar aşamasında.”
Milli Muharip Uçak projesi, Mustafa Kemal’in “tüm uçak ve motorlarının ülkede üretilmesi milli havacılık stratejisi” nin vücut bulmuş halidir. Gerçekleşmesi halinde Türk Hava Harp Sanayinde çok önemli bir gelişme olacaktır. Türkiye kendi uçağını kendi üreten sayılı ülkeler arasında yerini alacaktır. Bölgesinde hali hazırda en güçlü hava kuvveti olan Türkiye, bu projeyle dünyada Hava Harp Sanayi ve Hava Kuvvetleri olarak hatırı sayılır bir yer elde edecektir.

Yararlanılan Kaynaklar

Cevat Sarıkaya, Tarihi Gelişim İçerisinde Türk Hava Harp Sanayii
Osman Yalçın, Türk Havacılık Tarihinde Bağış Uçakları ve Havacılık Sanayi Kurulmasına Tesirleri
Osman Yalçın, Türk Hava Harp Sanayi
İbrahim Kocaman, Sürü İhalar ve Elektronik Taarruz
Taner Altunok, Türkiye’nin İHA Serüveni
Hüseyin Gözebe, Nato’nun Askerî Transformasyonunun(Dönüşümünün) Türk Hava Kuvvetleri Proje ve Teknolojilerine Etkilerinin Analizi
Ahmet Börüban, Tarihsel Gelişiminde Türkiye Sanayinin Yeri
Nadir Avşaroğlu, Marshall Planı, Amerikan Dış Kredileri ve Türkiye Madencilik Sektörüne Etkileri
Fatih Tokatlı, Amerikan Yardım Heyeti Belgelerinde Türk Hava Kuvvetlerinin Yeniden Yapılanışı
Hüsnü Özlü, II. Dünya Savasından Günümüze Türkiye’de Savunma Sanayii’nin Gelişimi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Cevat Sarıkaya’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilimin Saf Havarisi: Nikola Tesla!

Nikola TESLA 9 Temmuz 1856’ da bugünkü Hırvatistan’ ın Smiljan köyünde Sırp Ortodoks bir papaz olan Milutin Tesla ve ev hanımı Duka Tesla’nın ikinci erkek çocukları olarak doğdu. 1875’ te Gratz ( Avusturya )’ da Politeknik okuduktan sonra Prag üniversitesini bitirdi. Üniversite eğitimi sırasında, almanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı da öğrendi. 1880’ de Budapeşte’ de lisansüstü eğitimi sırasında alternatif akım ile ilgili ilk çalışmalarını yapmaya başladı. 1881 yılında Budapeşte’de American Telephone Company’ye ait bir telgraf şirketinde çalıştı. Kısa zamanda şirketin başmühendisi olarak, sonrasında da ülkenin ilk milli telefon sistemini kurmak için devlet tarafından görevlendirildi. Yugoslavya’nın ilk telefon sistemini kurdu. Bu dönemde telefon repetörünü geliştirdi. 1882’de Continenal Edison Company’de çalışmak üzere Paris’e gitti. Aynı yıl endüksiyon motorunu tasarladı ve 1888’de patentlerini de aldığı manyetik alanla çalışan birçok alet geliştirdi. 1883 yılında fırça ve komütatör kullanmaksızın ilk endüksiyon motorunu yapmayı başardı. 1884’te annesinin ölümünün ardından Edison’un Amerika’daki şirketinde çalışmak için New York’a gitti. Hemen hemen bir yıllık çalışmanın sonucunda Edison’un sürekli aksaklığa sebep olan doğru akım şebekelerini düzeltti ama anlaşmazlıklar sebebiyle şirketten ayrıldı. Tek düşündüğü iyonosferde bedava elektrik üreterek bunu yine bedava kablosuz transfer etmekti. 1886’de Tesla Electric and Manufacturing Co. bu amaçlarla kuruldu. Kendi şirketinde ilk olarak tek fazlı, iki fazlı ve üç fazlı üç adet motor gerçekleştirdi. 40’ın üzerinde jeneratör ve transformatör tasarladı. Sistemin uzun mesafelerde çalışabilmesi için voltaj aktarabilen ince kablo tasarımı ile sistemini tamamladı. Amerikan Patent Dairesi’nde sistemin tüm tasarımı Tesla’nın adına 30 ayrı patent ile patentlendi. Fakat alternatif akım motorlarındaki ısrarı sebebiyle finansal desteğini kaybederek şirketi kapatmak durumunda kaldı.
1888’de Westinghouse Şirketi Tesla’nın 40 önemli patentini satın aldı; icat ettiği jeneratörler Niagara şelalelerinde kullanılarak alternatif akım üreten ilk hidroelektrik santral kurulmuş oldu. Bugünkü Westinghouse imparatorluğu Tesla’nın buluşları üzerinde inşa edilmiş ve firma alternatif akım sistemini günlük yaşama sokan ilk şirket olmuştur. 1889 yılının sonlarına doğru Pitsburg’dan New York’taki laboratuarına döner dönmez yüksek frekans makineleriyle ilgili çalışmalarına kaldığı yerden devam etmiştir. Sonuç olarak farklı bir amaçla icat edilmiş de olsa 1891 yılında bugün radyo, televizyon ve bilgisayar teknolojisi başta olmak üzere, birçok elektronik ekipmanda kullanılan “Tesla Bobini”ni keşfetmeyi başarmıştır. Tesla bobini, radyo frekanslarında yüz binlerce volta ulaşılmasını sağlayan yüksek frekans transformatörüdür. Elektrik akımı bu aletin tepesinde sıçramalara neden olmakta ve mavi kıvılcımlar çıkartmaktadır. Bu elektrik deşarjlarının bir alıcı tarafından kablosuz olarak alınabilmesi, elektrik enerjisinin kablosuz transferini sağlamış olacaktı. 1891 yılında Tesla’nın laboratuarında yaptığı küçük makineler sadece 10-15 cm’lik sıçramalar (deşarjlar) meydana getirebiliyordu. Tesla, o yıl Kolombiya’da gerçekleştirilen “Yüksek Frekans” konulu AIEE Sempozyumu öncesi, son icatlarını sunduğu gösterisinde, kablosuz flüoresan ışıklandırmayı ve yeni yüksek voltajlı Tesla Bobinini sunarak “Elektriğin Sihirbazı” unvanını Edison’dan aldı. Tesla kendi basit vakum tüpünü kullanarak X ışınlarını araştırmaya başladı. 1891’de Amerikan vatandaşlığı’na kabul edildi ve New York’ta Houston Street Laboratuarını kurdu. Kablosuz güç yayımı için temel araştırmaları dahilinde vakum tüplerini kablosuz yakmayı başardı. Çok fazlı güç sistemlerini içeren patentleri onaylandı.
1891’ de radyo, televizyon ve bilgisayar teknolojisi başta olmak üzere birçok ekipmanda kullanılan; radyo frekansından yüz binlerce volta varılmasını sağlayan yüksek frekans transformatörü olan tesla bobini ni icat etti. Bu da elektriğin kablosuz taşınabileceğinin ispatı ve neon tüpü ile flüoresan lambanın ilk örneği oldu . İletken maddelerde yüzey etkisini araştırdı, uyku getiren bir makine icat etti ve ilk radyo vericisini yaptı. 1892’ de X ışınlarını üzerinde çalışmaya başladı ve kendi kafatası ve uzuvlarının röntgen filmlerini çekmeyi başardı. 1 Mayıs 1893’ te Amerika’ da gerçekleşen Dünya Fuarı’nın tüm aydınlatmasını Tesla florasan lamba ve alternatif akım kullanarak yaptı. Fuarda Tesla bobininin ürettiği yüksek voltajın zararsızlığını kendi üzerinde deneyerek gösterdi . Aynı gücü gerilim düşüren bir transformatöre vermiş ve oluşan akımın demiri erittiğini gösterdi.

1896’ da ilk defa radyo dalgalarıyla ses iletimini sağlayarak telsiz patenti almayı başardı. 1897’ de aynı temelden uzaktan kumandayı keşfetti ve ordu için uzaktan kumandalı bot yaptı. 1898’ de hoparlörü keşfetti. 1899’ da hızölçeri icat etti. 1899’ da Colorado’ da kurduğu laboratuarda yüksek frekans ve yüksek gerilim üzerine çalışmaya başladı; burayı seçmesinin nedeni bölgenin sıklıkla gök gürültülü ve şimşekli fırtınalar yaşıyor ve yüksek rakımda olması ile havanın kuru olmasıydı. Ayrıca El Paso Power Company çalışmalarını yapması için yer ve olanak sağlamıştı. Dünyanın iletkenliğini fark ettikten sonra en büyük bulusu olarak gördüğü karasal sabit dalgaları (terrestrial stationary waves) keşfetti. Bu buluşu ile yeryüzünün belirli frekanslardaki elektrik titreşimlerine duyarlı olduğunu ve bir iletken / iletici (conductor) olarak kullanılabileceğini kanıtladı ve ardından dünya çevresinde güç dolaşımının mümkün olabileceğini anladı. Keşfettiği karasal sabit dalgaları kullanarak çok büyük enerji sıçramaları elde etti. 60 metrelik, tepesinde 1 metre çaplı bakır küre olan direk etrafında 22,5 metre çapında, iç kısımdaki sekonderinin 100 sarımlı ve 3 metre çapında olduğu transformatör yaptı ve ilk insan yapımı şimşeği elde etti. Deneyleri esnasında yüksek gerilimler kullandı ve sonunda tüm şehri besleyen jeneratörler rezonansla yükselen enerji karşısında laboratuarıyla beraber yandı. Buradaki deneyleriyle 40 km’ den toplam 10 kwattlık 200 akkor lambayı başardı. Tesla amacının tüm insanlara bedava elektrik dağıtmak olduğunu finanssal destekçisi George Westinghouse’a söyleyince tüm maddi desteği kesildi. 1900’ de New York’ a döndükten sonra Pierport Morgan’dan destek alınca kablosuz iletişim ve veri transferi amacına yönelik Wadrenclyffe kulesinin yapımına başladı. Tesla’nın bu desteği alabilmesini sağlayan, onun bu kule vasıtasıyla çok uzaklara resim, mesaj, ses ve her türden veriyi gönderebileceği iddiasıdır. Tamamen ahşaptan yapılmış bina ve kule 1904 yılında yapı olarak bitmesine rağmen kuleye inşa edilecek devasa telsiz ekonomik problemlerden dolayı tamamlanamamıştır .

            ( Tesla’nın kurduğu Dünya İletişim Kulesi Wardenclyffe )

700’den fazla patentiyle sayısız elektrik uygulamaları denemiş olan Tesla’nın en tartışmalı ve ihtilaflı projesi bu olmuştur. Kule kablosuz haberleşmeyi sağlamak için inşa ediliyor olmasına rağmen Tesla’nın asıl niyeti elektrik taşınımını kablosuz yapılabileceğini göstermekti. 1903’te Morgan, Tesla’nın asıl niyetini öğrenince desteği kesti ve sonunda proje Birinci Dünya Savaşı sırasında Wardenclyffe Kule’sinin yıkılmasıyla son buldu . 1904’te Amerikan Patent Ofisi radyoyu keşfinden dolayı Marconi’yi ödüllendirdi. Marconi’den önce radyo iletişimini sağlayan Tesla reddedilince konuyu mahkemeye taşıdı. Mahkeme 1944 yılında Tesla’nın ölümünden bir yıl sonra radyonun patent hakkının Tesla’da olması gerektiği yönünde karar verdi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan önce araştırmalarını finanse edecek yatırımcı bulamamıştı. Savaşla beraber Avrupa’dan gelen patent hakları da kesilince borçlarını bile ödeyemeyecek hale geldi. Tesla’da sonraki yıllarda takıntılar ve psikiyatrik rahatsız belirtileri görülmeye başladı. Zaten iyi durumda olmayan ününe bir de bu eklenince Tesla’nın durumu daha da kötüye gider olmuştu. Tesla son patentini 1928 yılında hava araçlarının dikey kalkış ve inişini sağlayan sistemin ilk uygulamasından aldı. Tesla, 1917’de uzaktaki cisimlerin üzerine kısa dalga darbeleri gönderip, yansıyan kısa dalga darbelerinin bir flüoresan ekran üzerinde toplanmasıyla izlenebileceklerini açıklayarak radar teknolojisinin temellerini attı.Bu tarihten sonraki çalışmaları açıklamalarına göre askeri silah teknolojisi yönünde oldu ama konuyla ilgili söylenti dışında bir kayıt bulunmamaktadır.
Wardenclyffe projesinden sonra Tesla bilim sahnesinde tamamen silindi dersek pek de yanlış olmaz. 1910’lardan sonra Tesla adı kanıtlanmamış, kabul edilmemiş, açıklanmamış gizli projelerle anılmıştır. Görünmezlik, deprem silahı, birleşik alan kuramının tamamlanmış ve uygulanmış olması, mikrodalga silâh, ölüm ışını deneyleri, tsunami silahını bunlardan bazıları olarak sayabiliriz. 8 Ocak 1943’te kalp krizi sebebiyle New York’da kaldığı otel odasında hayata veda etti. Tesla’nın öldüğünün anlaşıldığı gece, yeğeni Sava Kosanovich, yanında iki bilim editörü George Clerk ve Kenneth Sweezey ile birlikte Tesla’nın odasına girer. Otelin üç yöneticisi ve Yugoslav Büyükelçiliği’nden bir temsilcinin tanıklığında Kosanovich, Tesla’nın vasiyetini arar, yazılarını ve deney aletlerini toparlar. Toplanan bu eşyalar bugün Belgrad’daki “Tesla Müzesi”nde sergilenmektedir. Aynı gece Pentagon’dan Albay Erskine FBI’yı arayarak harekete geçirir ve Tesla’nın öldüğünü haber verir. FBI yetkilileri, Yabancılar Dairesi Komiseri Fitzgerald ile birlikte, otel odasına girerler ve Tesla’nın tüm eşyaları, el yazması bütün araştırma kağıtları ve makaleleri, “Manhattan Storage and Warehouse Co.” adlı New York’taki bir depo şirketine gönderilir. Bu depoyu Tesla 1934 yılından beri kullanmaktadır. Aynı gece FBI Tesla’nın 1932 yılında Grosvenor Clinton Oteli’nin emanetine depozitini peşin ödeyerek bir kutu bıraktığını öğrenir. ABD Devlet Başkanı Bilim Danışmanlığı FBI’a kutunun içindeki dokümanların derhal alınması talimatını gönderir. Kutunun içinde Tesla’nın kablosuz enerji aktarımı projesi, yeni bir torpido silahının planları ve çalışma modeli ile Tesla’nın “Ölüm Işını” adını verdiği yüksek dalga frekans silahının projesi olduğu söylentiler arasındadır. FBI’ın toparladığı tüm belge ve projeler, FBI tarafından “Çok Gizli” olarak mühürlenir. Böylece Nikola Tesla ve araştırmaları kendisiyle birlikte kaybolmuştur.
Nikola Tesla adı Amerikan kamuoyunda o günlerde yakından bilinen sansasyonel bir içeriğe sahip olmakla beraber araştırmaları Pentagon kendisi de FBI tarafından yakından izlenmektedir. FBI’ın kaygısı Tesla’nın araştırmalarının SSCB’nin eline geçmesi olasılığıydı ki bu araştırmaların önemli bir bölümünün SSCB’in eline geçmiş olduğu da Sovyet bilim tarihinin gelişimi içerisinde kendisini belli etmektedir. Kuşkusuz Tesla’nın yaşamındaki en ironik yan, buluşlarının patentlerinin hep başkaları tarafından alınmış olmasıdır. Nikola Tesla öldüğünde kendisiyle birlikte ömrünün son 30 yılının sırlarını da beraberinde götürmüştür. 1930’ da amerikan gemilerinin radara yakalanmadan ilerlemesini sağlayacak Rainbow (Gökkuşağı) Projesi, Philadelphia Deneyi, Tungaska Sibirya’ da 1908’ de hiçbir sebep yokken meydana gelen patlama ve büyük bir alanda meydana gelen yıkım, ultra düşük dalgalar, çok yüksek frekanslar, atmosferdeki elektrik akımının değerlendirilmesi, uzaktan kumandalı torpidolar, içerisine girmeyi imkansızlaştıran yüklü partiküllerden oluşan elektrik kalkanı, kendi tabiriyle ölüm ışını, suni deprem yaratma projeleri birinci dünya savaşı sonrasında devlet adına yaptığı çalışmalar olarak Tesla’ nın zaman zaman anlattığı araştırma konularıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki yukarıda belirtilen çalışmaların hiçbirinin resmi kaynağı yoktur.

Yararlanılan Kaynaklar

Kenan Bayraktar , Haarp
“HAARP”, 1999, Genelkurmay Plan ve Prensipler Başkanlığı Bilgi Toplama ve Yayım Şubesi
Aydoğan Vatandaş , HAARP Kıyamet Teknolojisi
Yıldız Teknik Üniversitesi , İyonosferdeki Toplam Elektron Yoğunluğu Büyük Depremlerin Kestiriminde Kullanılabilir Mi?
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Kenan Bayraktar’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilişim Suçlarının Çeşitleri ve Kullanılan Yöntemler

Sosyolojik bir konu olarak suç, insan doğasıyla ve çevresel faktörle açıklanmaktadır. Çevresel faktörler neleri ihtiva eder diye düşündüğümüzde ise hemen yaşadığımız doğa ile bir bağlantı kurmaya çalışırız. Günümüzde, normal bir doğal çevreye ilave sanal bir çevre kültürü yeşermektedir. Pek çoklarının sanal âlem ya da siber âlem dediği bu olgu artık bizi ne kadar etkiliyor? Bilgisayar başından her türlü işlemini gerçekleştiren ve ağlar arasında kaybolmuş bir birey çevresine ne kadar dikkat edebilir ya da insanlarla olan iletişimini ne düzeyde devam ettirebilir? Bu soruların cevapları elbette sosyologlar ya da psikologlar tarafından araştırılmaktadır, bu bağlamda yapılan araştırmalardan elde edilen verilere göre bireyler toplumdan kendini yavaş yavaş yalıtmaktadır, bunun bir sonucu ise kişide ruhsal bozuklukların oluşması ve depresyon halidir. Arkadaş veya aile ilişkilerinden uzaklaşan sosyal bir varlık olarak insan pek çok yönden sosyopat bir kişilik alt benliği yaratmaktadır. Konuya kriminolojik açıdan yaklaştığımızda ise bilişim suçlarını işleyen bireylerin ki bu suçlar bireysel olarak işlenebileceği gibi toplu olarak da işlenebilir, genel itibariyle bir meslek sahibi genç ve zeki insanlardan olduklarını görmekteyiz. Günümüzde işlenen bilişim suçu mağdurlarının kim ya da ne olduklarına baktığımızda, karşımıza en çok ticari şirketler, kamu kurum ve kuruluşları ile banka ve telekomünikasyon kurumları çıkmaktadır . Bilişim suçunu işleyen bireylerin daha önce adi suçlardan dolayı kayıtlarının olmadığını ve suç mağdurlarının profilinden de anlaşılacağı üzere kendilerini zamane Robin Hood olarak gördüklerini söyleyebiliriz. Medya organlarının da bu tür suçluları zenginden alıp fakire veren kişi/kişiler veya halk kahramanı olarak tanımladığını belirtmek gerekir, bunun ötesinde internet üzerinde kendilerini hackerlerin bir araya geldiği ortam olarak tanıtan, binlerce üyesi olan forum, haberleşme ve paylaşım sitelerinde “Basında Biz” bölümü vazgeçilmezlerdendir. Tarihin her sayfasında bilgi hep bir güç olarak kullanılmış ve güçlüler ile bilgiye sahip olanlar ise hep zenginler olmuştur, fakat artık bilgiye ulaşmak için zengin olma gibi bir şart bulunmamaktadır, siber medeniyette her bilginin herkes tarafından paylaşılması inancı işte bu Robin Hood’ların arzusudur: bilginin serbest dolaşımı. Bilgisayar kaynaklı suç tiplerinde faillerde genel olarak, ya çalıştıkları iş yerinin kendilerine yetersiz gelmesi ya da işyerinden çıkarılma sebebiyle intikam ve ders verme duygusu, finansal zorluklar içinde bir yaşamı hak etmediği inancı, toplum içinde farklı bir birey olma ve bilgisayara karşı üstünlüğünü kanıtlama duyguları egemendir . Tüm bunlara rağmen bilişim suçlarında kriminal açıdan üzerinde durulan en büyük konu ise suçun kendisi olmaktadır. Suçun işleniş biçimi, işlenirken hangi bilgilerin kullanıldığı, teknik donanımın ne olduğu ve zamansal-tekrarlanabilir olup olmadığı konuları üzerinde durulmaktadır.
Bir devlet dairesini ya da bir özel sektör kurumunu düşündüğümüzde, bilgisayar olmasa acaba yapılacak işler günümüzde ne kadar zaman alır ve insanlar bu duruma ne kadar tahammül edebilirler. Bunun ötesinde sistemin çöktüğünü veya bir sorun gereği bir süreliğine işlemlere cevap vermediğini düşünelim. Bu durumdan etkilenmeyecek kurum ya da birey yoktur. Bilgilerimizi daha kolay ve her an ulaşabilecek şekilde sakladığımız dijital bellekler her şeyi depolama kabiliyetine sahiptir. Geçmişte de bir dosyalama sistemimiz vardı fakat hem maliyet yönünden zararlı hem de depolama ve ulaşılabilirlik yönünden fazla hantal ve zahmetliydi. Kısaca düşündüğümüzde, dijital veri tabanlarının ne kadar kullanışlı ve yararlı bir sistem olduğunu kavrayabiliriz. Fakat her dijital veri tabanı ya da bellek sistemi güvenilir midir? Bilgisayar ağlarına emanet ettiğimiz kişisel bilgilerimiz, gizli dosya ve klasörlerimiz artık sadece bizim ulaşabileceğimiz bir yerlerde mi? Yoksa bu bilgilere herkes ulaşabilir mi? Konuya güvenlik olarak yaklaştığımızda, neyin ne kadar güvenli olabileceği konusunda bile şüphelerimiz vardır. Hiç kimsenin ya da ilgili kişiler haricinde ki insanların bilmeleri gerekmeyen verilerimizi korumanın yollarını düşünürüz ama bu yöntemlerin ne kadar güncel ya da güvenli olduğunu bilemeyiz. Teknolojiye bağlı olarak son 20 yılda artan ve artmaya devam edecek olan bilişim suç ve suçlularının özelliklerine değinmek gerekirse; genel itibariyle bilişim suçları bilgisayar ve bir ağ üzerinden bilişim teknolojileri kullanarak gerçekleştirilir, yakalanma riski sıfıra yakındır, elde edilmesi amaçlanan çıkarım yüksek bir oranda elde edilir, bu tür suçların doğası gereği yeni bir suç türü olması kanun ve düzenlemeleri yetersiz ve eksik kılmaktadır, pek çok adi suç türüne göre maddi ve manevi hasar daha yoğundur, suç mağdurları genel olarak bilgisayar sistemleri konusunda az bir bilgiye sahip kullanıcılar ile kamu ve finans sektörü kuruluşlarıdır, bahse konu kuruluşların güvenlik açıklarını kötü imaj endişesiyle kolluk kuvvetlerine bildirmemeleri söz konusudur, suça karışan bireylerin genelde 30 yaş altı kimseler olması, fail profilinin eğitimli ve bilinçli kişiler olması ayrıca kendilerine fazla güven duymaları olarak özetleyebiliriz.
Bilgisayar sistemlerine yönelik saldırılar üç ayrı alanda incelenmektedir ve fiziksel, sentaktik ve semantik olarak adlandırılmaktadır. Fiziksel saldırılarda, bomba gibi konvansiyonel silahlar kullanılır, sentaktik saldırılar, ağ ve bilgisayar sistemlerinin çökertilmesine yönelik virüs tipi yazılımları içermektedir. Semantik saldırılar ise daha zekice planlanmış bir yaklaşımı ifade etmektedir. Semantik saldırılarda saldırgan, sistemin hata üretmesini ve tahmin edilmeyen sonuçların ortaya çıkması amaçlar. Sentaktik saldırılar zararlı yazılımlar olarak bilinen malware ile gerçekleştirilir. Bu saldırılar, virüsleri, kurtçukları ve Trojan atlarını kapsar. En çok bilinen zararlı yazılım bulaştırma yöntemi e-mail içine gizlenip gönderme eylemidir. DDoS ve DoS saldırıları da sentaktik saldırılar kapsamına girmektedir. Bu tür saldırılarda en çok kullanılan yöntem ise ping atma işlemidir. Ping, verilen internet adresine ulaşabilirliği doğrulayan standart internet işlemidir. Yoğun şekilde yapılan ping ataklarında sistemde bir aşırı yüklenme meydana gelir, bu şekilde sistemin veya ağın internet veya intranet hizmeti alması engellenir. Semantik saldırılar ise yanlış bilginin neşredilmesi veya bilginin değiştirilmesini kapsar. E-mail, forum siteleri ve mesaj panelleri vasıtasıyla daha kolay bir şekilde yayılması sağlanan yanlış bilgilerle, insanlar, kamu ve özel sektör kurumları yönlendirilir . Bilişim sektörünün pek çok yararının yanında olası zararlarının da varlığı, üzerinde daha derinlemesine ve bilinçli araştırmaların yapılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bilişim suçlarının kategorize edilmesinde pek çok yöntem kaleme alınmıştır. BM’nin 10 – 17 Nisan 2000 tarihleri arasında Viyana’da gerçekleştirdiği 10. kongresinde, Suçun Engellenmesi ve Suçluların Tedavisi konulu bir toplantı düzenlenmiş, bu toplantıda bilişim suçları beş ayrı sınıfa ayrılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre;
a) İzinsiz girişler,
b) Elektronik veri ve yazılımları değiştirme ya da zarar verme,
c) Bilişim sistemini ya da network fonksiyonlarını sabote etme,
d) Bilişim sistemi ya da network üzerindeki verileri yetkisiz olarak durdurma veya farklı bir sisteme yönlendirme,
e) Bilgi casusluğu amacı ile yapılan her türden eylem, bilişim suçu olarak tasnif edilmiştir. Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesi, Interpol Bilgisayar Suçu El Kitabı ya da Birleşmiş Milletler Bilgisayar Suçunu Önleme El Kitabı tasnifleme konusunda bizlere örnek oluşturabilir. Fakat eserin esas konusundan uzaklaşmamak maksadıyla bilişim suçları bu eserde iki ana başlık üzerinden işlenecektir.
Çıkar Amaçlı Bilişim Suçları

Suçun sosyolojik tanımı içerisinde, bireylerin gerek farklı motivasyonlarla gerekse salt çıkar elde etmek maksadıyla işledikleri suçlar bir çıkar ve amaca hizmet eder. Yeni yeni gelişen bilişim teknolojilerinin ise kötü amaçlı kullanımı esas itibariyle bireylerin merak arayışından doğmuştur. Bireysel ya da kitle halinde işlenebilen bu suçlar genel kullanıma açık okul, kütüphane, internet kafe gibi mekânlarda ya da şirket bilgisayarlarından herhangi biriyle icra edilir. Çünkü bilgisayar kullanımını ileri derece tekniklerle gerçekleştiren bu art niyetli kimseler her bilgisayarın da arkasında bir iz bırakacağını bilir. Çok az tecrübe sahibi kişiler ya da aşırı motive bireyler genelde kendi bilgisayarlarını kullanır, bununda farklı sebepleri olabilir, örneğin tecrübesizlik ya da meydan okuma gibi.
Suçun oluşmasında pek çok motivasyon söz konusudur, kendini ispatlama, gruba dahil olma, para kazanma, zarar verme, intikam, merak ya da ırkçılık gibi daha da uzatılabilecek fakat siyasi olmayan suç motivasyonlarından bahsedebiliriz. Çıkar amaçlı bilişim suçlarında bireysel saldırıların yanı sıra organize suç şebekelerinin faaliyetlerini de görmekteyiz. Çocuk istismarı, cinsel amaçlı sömürü ya da organ kaçakçılığı gibi pek çok organize suç türü günümüz koşulları itibariyle kendini internet ortamında da göstermektedir. Çekirdek hücre sistemi içerisinde dışarıya bilgi sızdırmadan, maksimum hızda ve minimum zamanda elde etmeyi amaçladıkları hedefe ulaşabilen zamanımızın organize şebekeleri, ticari faaliyette bulunan kurum ve bankalara yönelmiş durumdadır. İstanbul’da vadeli hesaplara ait bilgileri, banka müşterilerinin bilgisayarlarına Trojan göndererek ele geçiren bir organize örgüt ya da Antalya’da çocuklara karşı cinsel saldırılar gerçekleştiren bir suçlunun, bahse konu çocukların fotoğraflarını internet üzerinden yayınlaması artık günümüz suç örneklerindendir . Çıkar amaçlı bilişim suçlarını;

  1. Bilgisayar sistemlerine ya da bilgisayar ağlarına yetkisiz olarak erişmek,
  2. Bilgisayar veya ağ sistemlerinin yetkisiz olarak izlenmesi,
  3. Kendisine ait olmayan dijital hesabın kötüye kullanımı,
  4. Bilgisayar ya da iletişim sistemlerinin, bilgisayar verileri veya programlarına girilmesi, yüklenmesi, değiştirilmesi, silinmesi veya ele geçirilmesi suretiyle engellenmesi,
  5. Bilgisayar ve iletişim teknolojileri kullanarak verilerin alınması, girilmesi, değiştirilmesi, silinmesi yoluyla kendisine veya başkasına yasadışı ekonomik menfaat temin etme veya mağdura zarar verme,
  6. Bankamatik sistemlerinden yapılan dolandırıcılık ve hırsızlık,
  7. Bilgisayar yazılımların izinsiz olarak çoğaltılması, satışı, kopyalanması, dağıtımı ve kullanımı,
  8. Kanuna aykırı yayınların saklanmasında ve dağıtılmasında bilgisayar sistem ve ağlarının kullanılması,

9. Farklı amaç ve niyetlerle ticari ve meslek sırlarının, bilgilerinin satılması, kullanımı, transferi, dağıtımı, ifşası ya da elde edilmesi,
10.Bir başkasının ya da bir kurumun bilgilerini kullanarak hile ile menfaat sağlama ya da zarar verme, şeklinde bir ayırıma gitmek suretiyle inceleyebiliriz.,
Çıkar Amaçlı Bilişim Suçlarında Kullanılan Yöntemler
Çöpe Dalma
Daha ziyade kullanılan bilgisayarın hafızasında kalan bilgilerin silinmiş olsa dahi EnCase tarzı adli bilişim olaylarında da kullanılan yazılımlar vasıtası ile geri getirilmesi, geri getirilen bilgiler ile arzu edilen bilgilerin ayıklanması ve kullanılabilir olanların ele geçirilmesi olarak tanımlanabilir. Çöpe dalma ayrıca, bilgisayar çıktılarından arta kalan parçaların bir araya getirilmesi vasıtası ile bilgi etme amacıyla da icra edilebilir.
Kurumsal çalışma ortamlarında, içeriden veya dışarıdan tehditler tarafından bu tür bilgilerin elde edilmesi olasıdır. ATM cihazlarının yanında bulunan çöp tenekelerinde işlem sonu hareketleri gösterir fişlerin üzerinden elde edilebilecek bilgiler ve atık kâğıt toplama kutularına gelişi güzel atılan önemli veya gizli içerikli evraklardan bu tür bilgiler, saldırı amacı taşıyan kişiler için önemli ipuçları barındırdıklarından toplanır. Bu tür bilgi toplama yönteminde zaman ve işe yarar bilgi azlığı, saldırganın nihai amacına ulaşmasını zafiyete uğratacağından, saldırı motivasyonu taşıyan suçlular için bu tarz eylemler çokça tercih edilen yöntemlerden değildir.
Gizli İzleme
Veri dağılımının yapıldığı alt yapılara dışarıdan yapılan fiziksel müdahalelerle dahil olunarak veri akışının izlenmesi şeklinde olabileceği gibi, bilgisayar ekranlarının yaymış olduğu elektromanyetik dalgaların yakalanarak, görsel olarak ekran görüntüsünün elde edilmesi şeklinde de icra edilmektedir. Veri işlem merkezlerine yerleştirilen vericilerle, uzak noktalardan nakledilen verilerin incelenmesi ve takip edilmesi de mümkündür. Gizli dinleme, organize suç örgütleri ve terör örgütlerinin ilgisini çektiği kadar devlete ait istihbarat kurumlarının da ilgisini çekmektedir. Organize örgütler ve terör örgütleri genel itibari ile telefon konuşmalarından uzak durmaya gayret göstermektedir. Adli yargılama safhasında suç örgütünün deşifre edilmesi amacıyla alınan iletişimin dinlenmesi kararı, suçluların önüne tape edilmiş konuşmalar olarak konduğu için, suçtan dolayı içeri girmiş ve çıkmış şebeke elemanları veya suç unsuruna rastlanmamış telefon görüşmeleri sahibi kişiye yapılan tebligatlar nedeniyle, suçlular telefonla konuşmamaya, konuşmaları kendi aralarında şifrelemeye, bununda ötesinde gizli buluşma ve yüz yüze görüşme yapmaya başlamıştır. Kendini gelişimin kucağına bırakan organize suç ve terör örgütleri için ise durum farklıdır. Her ne kadar yukarıda bahsedilen önlemler bu gruplar tarafından devam ettirilse de, iletişimin hızlı ve coğrafik sınır tanımaksızın devam ettirilebilmesi için internet ağları kullanılmaya devam etmektedir. Bilgisayar temelli telefon görüşmeleri, mail adresleri kullanarak yapılan iletişim, chat odaları denilen çeşitli konuşma platformları, takibin zor fakat iletişimin global olarak sağlanabilmesine yarayan yeniliklerdir. Günümüzde insanlar telefon numaralarını veya mail adreslerini kolaylıkla değiştirebilmektedir. Özellikle paket anahtarlamalı ağ sistemi iletişim hizmeti sağlama ve merkezi olmayan iletişim imkânına olanak sağlamaktadır. Voice – over – Internet – Protokol dediğimiz VoIP, standart iletişimin önüne geçmiş yaygın bir iletişim hizmeti sunmaktadır. Sesli görüşmenin ötesinde görüntülü görüşme imkânı da sağlayan bu teknoloji suç ağları arasında kesintisiz iletişimin yeni trendi olmuştur .
Veri Hırsızlığı ve Dolandırıcılığı

Bilgisayarda bulunan verilerin içeriğini veya önceliğinin değiştirilmesini içeren veri dolandırıcılığında, bilginin değişime uğramasının sebebi bir virüs, veri tabanı veya uygulama yazılımı programcısı ya da bilginin olduğu ortama giren ve verileri manüel olarak değiştiren herhangi biride olabilir. Şüpheli, işlemin yaratılmasına, kaydedilmesine, deşifre edilmesine, kontrol edilmesine, aktarılmasına veya verinin yayımlanmasına dahil kişide olabilmektedir. Bilgisayar bağlantılı suçlar içinde neredeyse hiç bilgisayar bilgisi olmayan biri tarafından bile işlenebilecek bu suç türü oldukça basit bir yöntemdir. Suçun işlenmesinin kolaylığına karşın, failin veri dolandırıcılığıyla yaratabileceği maliyet oldukça büyük olabilmektedir. Banka hesabı veri giriş kısmına online ulaşabilen bir failin, kendi hesabının sonuna ekleyeceği birkaç sıfırın maliyeti oldukça yüklü olacaktır. Bu tür suç tipiyle başa çıkabilmek için kurumların iç hizmet uygulamalarını kontrol edebilen politikalar geliştirerek, bu politikaların uygulanmasını sağlaması gerekmektedir. İç denetim mekanizmalarının sağlıklı çalışmaması, içeriden veya dışarıdan gelebilecek bu tür tehditlerle başa çıkamama sonucunu doğuracak, bu durumda kurumda güvensizliğe, işlerin aksamasına ve imaj zedelenmesine sebep olacaktır. Aldatma ayrıca, hedef alınan sistemin veya alt yapının istem dışı yanlış bilgi üretmesi ve üretilen yanlış bilginin doğruymuş gibi işlem görmesi olarak da kendini gösterebilir . Mersin Asayiş Şube Müdürlüğü Dolandırıcılık ve Yan Kesicilik Büro Amirliği tarafından 2008 yılında tamamlanan operasyonda, suç şebekesi içinde teknik bilgi sahibi bilgisayar uzmanlarının ve TEDAŞ görevlilerinin de olduğu bir grup suçüstü yakalanmıştır. Bu operasyonda dikkati çeken nokta davanın devam etmesinden kaynaklı burada ismi zikredilmeyecek olan büyük iş merkezlerinin elektrik sayaçlarını bu şebeke vasıtası ile sıfırlaması veya olması gerekenden daha aşağıya çektirmesidir. Dolandırıcılık bürosu tarafından ele geçirilen dizüstü bilgisayarda, şebeke elemanları tarafından oluşturulmuş bilgisayar yazılımı ile elektronik sayaçların sayısal veri ve değerlerinin değiştirildiği anlaşılmıştır. Sıradan vatandaşların da bu suç şebekesinin faaliyetlerinden faydalandığını belirtmekte yarar vardır. Şebeke yaptığı bu işlemler sayesinde yüklü miktarda para kazanmıştır ve bu hırsızlığın devlete olan maliyeti net olarak hesaplanabilmiş değildir.
Bukalemun
Çoklu ağ sistemlerinde kullanıcılara ait bilgileri gizli bir dosya içerisine kaydederek, kendini belli etmeden arka planda çalışan sistem yazılımıdır. Bilgisayar bağlantısının geçici bir süre mantıklı bir sebep yüzünden tekrar açılıp kapanacağı veya sistemin kapanması gerektiğini kullanıcıya ileterek bilgisayar bağlantısının kapanması sağlayan bu yazılım, kullanıcı tarafından bilgisayar yeniden işlem görürken gizli dosyalama yaptığı kullanıcılara ait bilgileri ilgili kişiye iletir. Böylece fail kişisel bilgi hırsızlığı yöntemi ile dolandırıcılıktan hırsızlığa her çeşit suç türünü işleyebilir.
Salam Tekniği
Banka hesaplarında, küsuratların bulunduğu son haneler fail tarafından oluşturulan başka bir hesaba aktarılır. Birden fazla hesap için yapılan bu uygulamayla, uzun vadede müşterilerin hesaplarından alınan ufak miktarlar muhatapların farkında olamayacakları bir sistematiğe göre biriktirilir. Daha çok içeriden tehdit olarak bilinen bu yöntemin önüne geçebilmek yine iç denetim mekanizmalarının oluşturulması ve politika haline getirilerek uygulanması gerekmektedir.
Zararlı Yazılımlar
Genel olarak bilgisayar – veri sabotajı, bilgi elde etme, reklam yayınlama ve saldırı başlatma amaçlarıyla dizayn edilen her türden kodları ifade eden zararlı yazılımlar içine, botnetleri, Truva atlarını, spamları, virüsleri, solucanları, rootkitleri, spywareleri, zaman – mantık bombalarını, arka kapıları (backdoors) ve saydığımız tüm bu zararlı yazılımlardan iki veya daha fazlasını aynı anda ihtiva eden combo malwareleri dâhil edebiliriz. Organize suç şebekelerinin bu tür yazılımları kendi amaçları ve çıkarları için kullandıkları veya kullanamaya çalıştıklarını yaşanan pek çok örnekten ötürü biliyoruz. Bu gruplar içerisinde faaliyet gösteren bireyler, dünyanın herhangi bir yerinden eylemlerini yönetebilmektedir. Birlikte hareket ederek sistemleri hackleyen organize şebekesi üyeleri, sisteme aşırı yükleme yaparak sistemi yavaşlatmakta veya sistemin devre dışı kalmasını sağlayarak düzeltme için fidye istemekte, sisteme dahil olarak kredi kartı bilgilerini çalmakta, bu bilgileri yine online pazarlarda açık arttırma sistemine göre pazarlamakta ve satmaktadır. Ayrıca siber suçlular elde ettikleri mail adres bilgilerini kullanarak bağlantı listesinde olan tüm kişilere spam şeklinde mailler atarak dolandırıcılık yapmaktadırlar . Love Letter solucanı ile İsveç Union Bank ve Amerika’da faaliyet gösteren en az iki bankanın hesap şifrelerine erişim sağlayan kimliği belirsiz kişilerin organize bir faaliyet gösterdikleri olayda organize örgütlerle teknik uzmanlar arasında bir ilişkinin yaşandığı inancı kuvvetlenmektedir . Bilginin en büyük güç olduğu günümüzde, yazılımlar içine yerleştirilen ve kullanıcı tarafından fark edilemeyen arka kapılar ile sistemlere girilmekte, sisteme, kuruma, çalışanlara ve çalışanların tüm kişisel bilgilerine ait veriler elde edilmekte, isteğe göre çıkar amaçlı olarak her türlü suçta kullanılmaktadır.
Veri sistemleri üzerinden büyük şirketlerin alt yapılarına sızan ve sistemleri tamamen veya kısmen işleyemez hale getirip tehdit eden organize örgütler, tehdidin ortadan kalkması için yüklü miktarda paralar talep etmekte, sonuçta istedikleri geliri elde edip yeni yöntemlerini geliştirmeye devam etmektedirler. Anlık işlem hacmiyle milyar dolarlar kazanan firmaların alt yapılarının işleyemez hale gelmemesi için ödemek zorunda kaldıkları bu türden haraçlar genel olarak gizli olarak kalmakta ve rapor edilmemektedir. FBI, Amerika’da meydana gelen bilgisayar suçlarının hemen hemen her türünün endüstri sektörünü etkilediğini ve yıllık maliyetin 400 milyar dolar olduğunu tahmin etmektedir. İngiliz Sanayi ve Ticaret yetkilileri ise bilgisayar suçlarının 2005’ten 2006’ya % 50’lik bir artış gösterdiğini ifade etmektedir. Güvenlik ihlalinin sebep olduğu maliyete örnek olarak TJX şirketinin yapmış olduğu harcamalar verilebilir. TJ Maxx şirketinin uzantısı olan TJX şirketi 2006’dan bu yana çalınan 45 milyondan fazla kredi kartı ve bu kartlara ait numaralar için 2008’in ilk çeyreğinde on iki milyon dolarlık bir bütçe ayırmıştır. Bu para, araştırma, devam eden güvenlik ihlalleri, bilgisayar güvenliğinin geliştirilmesi, müşterilerle kurulan iletişim ve diğer masraflar için kullanılmaktadır. TJX şirketi gelecekte karşılaşacakları davaların yol açacağı zararlarla, kaybedilen her dava için 100 dolarlık bir ödeme yapılacağını varsayarak, toplamda 4,5 milyar dolarlık bir zararla karşı karşıya kalacaklarını tahmin etmektedir .
Phishing Yöntemi

Phishing olarak bilinen yöntem esasında İngilizce fishing yani balık tutma fiilinden üretilme bir tabirdir. Hedefin atılan yeme düşmesi beklenir ve ardından gerekli bilgiler elde edilerek dolandırıcılık fiili işlenir. Esasında hacking dünyasında fake mail olarak da ifade edilen yöntemle hedef kişi kandırılır. Örneğin, Hotmail servisinin ara yüzünde mail adresinin ve şifrenin yazıldığı sayfa görüntüsü, hedef kişinin veya herhangi birinin anlayamayacağı derecede profesyonellikte bilgisayar diliyle yeniden yazılır. Yazım sırasında girilen kodlar, hedef kişi kendi şifre ve mail adres bilgilerini sahte yazılıma yazdığında sahte yazılımı yazan kişiye ait mail adresine hedef kişinin bilgileri mail yoluyla gönderilir veya failin uygun göreceği bir adrese bu bilgiler gönderilir. Böylece fail elde etmek istediği bilgileri alır ve kendi konusu ile ilgili faaliyetlerine devam eder .
Bununla birlikte hedefin işlem yaptığı finans veya herhangi bir kurumun hazırlanmış fake ara yüzü, hedefe mail yoluyla gönderilir ve eksik ya da yanlış bilgilerin olduğu ve düzeltilmesi gerektiği ifade edilerek kişisel bilgilerin yeniden girilmesi istenir. Hedef kişi gönderilen maildeki linke tıkladığında sanki gerçekten her zaman muhatap olduğu site görüntüsüyle karşılaşır fakat gerçek farklıdır. Oltaya gelen hedef bilgileri girer girmez yazılım içindeki kodlar doldurulan hanelerin tamamlanmasıyla bilgileri faile mail yoluyla gönderir. Son olarak bilinen site adreslerinin benzerleri vasıtası ile dolandırıcılık fiili icra edilebilir. Ulusal veya uluslar arası bir bankanın online hizmet veren internet adresinde yapılan ufak bir harf değişikliği, arama motorunda yanlış adres bilgisini yazan kişiye pahalıya mal olabilir. Son zamanlarda gerek arama motorları gerekse kurumlar bu tür dolandırıcılık olaylarının önüne geçebilmek için denetim mekanizmalarını ciddi tutmaktadırlar. Yinede bu tür dolandırıcılık olaylarının yaşandığını söyleyebiliriz. Arama motorunda “yahoo” yazmak yerine yanlışlıkla “yehoo” yazdığınızda spamlarla veya zararlı kodlarla dolu bir siteye yönlendirilebilirsiniz. Sahte yazılımların yanında birde sahte vaatlerle oltaya getirme yöntemi vardır. 419 dolandırıcılı olarak da adlandırılan bu yöntem genel olarak Nijerya kökenlidir. 419 tabiri Nijerya’da işlenen bu suçun karşılığı uygulanan yasal yaptırımın kanun kodunu ifade etmektedir. 1990’lı yılların başlarından bu yana özelikle Amerika’yı hedef almış bu dolandırıcılık faaliyeti son zamanlarda tüm dünyaya yayılmış vaziyettedir. Sömürülmüş bir toplum olarak kendilerini gören Nijeryalıların intikam duygularından yola çıkarak kendi haklarını alma mantığı bu suçun çıkış noktasıdır. Hedefe gönderilen mailler aracılığı ile iş yapma imkanı olduğuna dair bildirimlerde bulunulur. Nijerya Merkez Bankası veya İçişleri Bakanlığı antetli dokümanlarla oyun sürdürülür. İletişim bilgileri hedefe iletilir, güven duygusunun yaratılması için telefonun başında bekleyen kişi büyük bir işyeri veya kamu kurumu imajı vererek telefonu cevaplar. Nijerya’da kullanamayacağı paranın birlikte kara dönüştürülmesi, bir koyup on alma imkânının varlığı gibi insanların para kazanma hırslarını kullanan dolandırıcılar, nihayetinde hedefin banka bilgilerini, kişisel bilgilerini ve iletişim bilgilerini göndermesi konusunda ikna ederler. İkna olanlardan alınan bilgilerle dolandırıcılığın birinci aşaması tamamlanır.
Hedef kişiye ait banka hesapları boşaltılır ve aradan bir müddet zaman geçmesi beklenir. Bu kez ikinci aşama devreye girer ve paranın akıbeti ile ilgili bilgiler sanki yine bir resmi kurum statüsü içinde hedefe gönderilir, hedefin parasını alabilmesi için ya ülkeye davet edilir veyahut diğer hesap bilgileri istenir. Hedef kaybettiğini alabilmek için ikinci kez hesap bilgisini gönderdiğinde yine dolandırılır. Daha kötüsü parasını alabilmek için ülkeye davet edilenlerin başına gelir. Hedef uçaktan iner inmez takibe alınır, taksici hedefi havalimanından alarak gerçek olmayan iş adresine doğru götürür. Taksici ücreti karşılığı fahiş miktarda para talep eder ve alır. Telefon numarasından yola çıkarak elde edilen adres bilgisi boş bir eve veya araziye çıkar, zaten hedefe verilen adres yanlıştır. Hedef sonuçta iki kere zarara uğratılarak dolandırılır veya ülkeye geldiğinde kaçırılarak ailesinden veya ülkesinden fidye talep edilir. Bu tür suç şebekelerinde her türden aktivite bulunmaktadır. Hedefin öldürülmesine kadar giden bir sürecin işlemesi içten bile değildir. Phishing yönteminde uygulanan bir diğer dolandırıcılık şekli ise hedef şahsın ev veya iş adresine gönderilen mektuplarla ya da mail adreslerine gönderilen iletilerle hedefin ikramiye kazandığına inandırılmasıdır. Yine para kazanma hırsına yenik düşen hedeflerin iletişime geçmesi beklenir. İletişim gerçekleştikten sonra hedef tarafından sözde kazanılan ikramiyenin teslimi için banka hesap bilgileri hedeften istenir. Alınan hesap bilgileri ile hedefe ait banka yatırımları dolandırıcı tarafından ele geçirilir, bunun yanında hesap bilgilerinin alınmasından sonra paranın havale edilebilmesi için bir havale ücreti de hedeften talep edilir. Nihayetinde oltaya gelen hedef, fail tarafından iki kez dolandırılır. Sonuç olarak dolandırıcılar kişilerin bilgisizliklerinden veya zaaflarından faydalanmaktadırlar. Fiziksel hayatta dikkat ettiğimiz şeylere sanal dünyada da dikkat etmemiz gerçeği burada bir kez daha karşımıza çıkıyor.
Key Logger ve Screen Logger
Daha ziyade kurum içi tehdit algılaması nezdinde değerlendirilmesi gereken klavye ve ekran üzerinde yapılan işlemleri kaydeden bu yasal olmayan davranış şekli ile hedef kişinin bilgisayar üzerinde yaptığı hesap açma faaliyetleri, girdiği sitelerde yazdığı profil ismi ve şifre numaraları faile bir mail aracılığı ile gönderilir veya fail, hedef bilgisayardan kalktıktan sonra onun yerine oturarak bilgileri alır ve amacına ulaşır. Ayrıca toplu kullanım alanları olan internet kafelerde de, bu tehditle karşı karşıyayızdır. Fail elde etmek istediği bilgileri alabilmek için bu program ve yazılımları herhangi bir bilgisayara yerleştirir. Ardından kendisi başka bir bilgisayarda işlemlerini devam ettirirken, tuzak bilgisayara oturan hedefe ait tüm kayıtlar saklanmaya başlanır. Tutulan loglar daha önce bahsettiğimiz üzere ya faile mail yoluyla gönderilir yada fail hedef kişi bilgisayardan kalktıktan sonra onun oturduğu bilgisayara oturarak kayıtlı bilgileri alır ve amacına ulaşmış olur. Hedef bilgisayara gönderilen bir yazılımın içine saklanmış bu tür veri kaydedici programlarla da fail amacına ulaşabilir. Sizin farkına varmadan açacağınız bir resim, bir Microsoft Office programı da bu türden az yer kaplayan yazılımların saklanmasına olanak sağlayabilmektedir. Masumane olarak açtığınız sıradan programlarla arka planda sizin göremeyeceğiniz şekilde çalışmaya başlayan bu tür yazılımlar internet ortamında hacker platformu olarak kullanılan kimi forum sitesinde mevcuttur ve failler tarafından kullanılmaktadır.
TOR
Proxy yazılımıyla birlikte çalıştırılması önerilen TOR yazılımının temel çalışma prensibi kullanıcıya ait IP bilgisini takip edilmeyi minimum seviyeye çekerek, veri alış verişi esnasında kullanıcıya ait konum bilgilerinin gizlenmesidir. İnternet üzerinde web siteleri ve MSN, ICQ, IRC gibi iletişim kanalları da dâhil olmak üzere, TCP protokolü ile çalışan tüm uygulamalar için bir maskeleme sistemi oluşturan TOR yazılımında, bağlantı esnasında oluşan veri paketleri birbiri ardına eklenmiş TOR sunucuları üzerinden hareket eder ve iletişimin güvenli bir şekilde gerçekleşmesini sağlar. Onion Router olarak da adlandırılan bu iletişim modelinde, gönderilen istek TOR sunucularından geçerek rasgele bir rota takip eder. Sistemin kullanılmasında hedeflenen amaç, saldırganın hedefe ulaştığında görünen IP adresinin TOR tarafından oluşturulmuş sunucu adresi olarak gözükmesidir. TOR yazılımı veri güvenliğini sağlamak amacıyla ayrıca kendi içinde bir şifreleme tekniğini kullanır. Bu şifreleme ile kendi içinde bir kalkan oluşturan TOR yazılımı, sunucular arasında bir birini tanıma özelliğini ortadan kaldırarak, sunucuların kendinden bir önceki ve bir sonraki sunucuyu tanımasına olanak sağlamaktadır. Yani sunuculardan hiç biri gidilecek rotanın ne olacağını bilmemekte, saldırgan tarafından sunucular hücre sistemi ile yönetilmektedir. Yazılımın bir Proxy ile desteklenmesiyle, cookie bilgilerinin oluşturacağı güvenlik açığı da bertaraf edilmektedir. TOR yazılımına uygun birkaç Proxy yazılımından biri olan PRIVOXY adlı program, son dönemde saldırganlar tarafından en çok tercih edilen yazılımdır.

Kaynak

Polatkan Akdağ , Siber Suçlar Ve Türkiye ‘ nin Ulusal Politikası
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Polatkan Akdağ’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Siber Mücadelenin Sıcak Savaşlara Etkisi

Siber Ortamın Savaşlara Etkileri
İnternetin ortaya çıkması, bilişim sistemlerinin kullanılması, e- devlet ve eticaret gibi elektronik ortam hizmetlerinden faydalanılması birçok tehlikeyi de beraberinde getirerek, ülkeler arasındaki gerginliklerde saldırı malzemesi olmuştur.
Sibirya Doğalgaz Patlaması-1982
1982 yılında Sibirya’da yaşanan patlama, tarihte siber teknoloji kullanılarak gerçekleştirilen ilk siber saldırıdır. Saldırı sonucunda Sibirya doğal gaz boru hattında yaşanan patlama ise nükleer olmayan en büyük patlamadır . Soğuk savaş sırasında Sovyetler Birliği ve ABD arasında casusluk faaliyetlerinin yürütüldüğü bilinmektedir. Ruslar 1982 yılında Kanada da bir şirketten doğal gaz boru hatlarını kontrol etmek için kullanılan bir yazılımı çalmaya başlamıştır. Rusların Kanada’dan gizlice çaldıkları, aslında CIA tuzağı ile çaldık zannettikleri virüslü bir yazılımdır. ABD yazılımın içine Truva atı virüsü yüklemiştir. ABD, Rusların yazılımı çalmaya başladıklarını fark etmiştir. Ancak operasyonu durdurmak yerine yazılımın içine virüs yerleştirmeyi tercih etmiştir. Rusların çaldığı yazılım bir süre sonra bozulmuş, boru hatlarındaki akışı anormal seviyelere çıkartmış ve borunun patlamasına sebep olmuştur.  Casusluk faaliyetlerinin alan değiştirmesi gerektiğini gösteren ilk siber saldırı örneği can kaybına neden olmadan ancak birçok maddi zarara yol açarak boyutunu gözler önüne sermiştir.
Irak-1990
1990 yılında Körfez Savaşı için ABD siber savaşçıları ve özel operasyon komandoları bir araya gelerek, Irak’ın geniş hava savunma radar ve füze ağlarını nasıl imha edeceklerini incelemekle işe başlamıştır. General Norman Schwarzkopf, Bağdat’taki kurmay başkanlıkları ya da askeri birliklerin yerine hava savunma radar ve füze üssünün öncelikle imha edilmesi gerektiğini, böylece havadan gelecek tehlikeye karşı savunma sistemi kırılan Irak’ı, bombalamanın daha kolay olacağını düşünmüştür. Bu nedenle ilk saldırılar hava savunma radar ve füze üslerine karşı yapılmıştır. Savaşa kadar dünyanın 5. büyük kara ordusuna sahip Irak, hava ve kara koordinasyonu konusunda zayıf kaldığından ve hava üstünlüğü ABD’de olduğundan ağır darbe almıştır. ABD Ordu İstihbarat birimi telsiz frekansı tespit donanımlarıyla yüklü helikopterleri Irak sınırının güvenli kısmındaki stratejik noktalara göndermiştir. Irak ordusunun iletişim sistemleri üzerinde çalışarak, telsiz frekans sistemlerini tespit etmiştir. Operasyon başladığından itibaren Irak iletişim sistemi gizlici dinlenmiştir. Hatta dinlemek ile kalmayıp, bir müddet sonra iletişime geçilmiştir. Irak ordusu kendi birimlerine telsizle talimat veremeyeceğini anlayınca, yedek frekans listesi üzerinde değişiklik yapmaya başlamıştır. Ancak ABD Ordu helikopterleri içindeki donanımlar, yeni frekansları da tespit etmiştir. Irak ordusu birlikleriyle telsiz iletişimi yapmaktan vazgeçerek, gömülü telefon hatlarına dönmüştür. Eski temel seri telefon hatlarından herhangi birine şifreli vericilerle girip tüm bilgileri ordu istihbaratına göndermeye çalışmıştır. Ancak ABD ordusu, telsiz iletişimini kesmekte kullandığı yöntemi yine kullanmıştır. Irak ordusu son çare olarak talimatları yazarak göndermeye çalışmıştır. En ufak bir talimatı bile arazideki komutanlara kamyonlarla gönderip cevapları kamyonlarla almaya çalışmışlardır. Birden fazla birime bu şekilde talimatların gidip gelmesi ve aynı anda hareket edilmesi zorlaşmıştır. Ayrıca ABD ordusu talimatları taşıyan kamyonları hedef almaya ve devre dışı bırakmaya başlayınca, Iraklı şoförler mesaj taşımayı reddetmeye başlamıştır. Arazi komutanları merkezden emir alsa bile dinlenildikleri için cevap verdikleri taktirde bulundukları yerin tespit edilebileceği düşüncesiyle cevap vermemeye başlamıştır. Hatta cihazları kapatmışlardır. İletişimin ele geçirilmesiyle Irak komuta kontrol sistemi tamamen yıkılmıştır.
Irak Savaşı, savaşların geleneksel yöntemler yerine, siber ortam yetenekleri ile yürütülebileceğini, ordunun kalabalık olmasının önemli olmadığını, önemli olanın siber ortam güvenliğinin sağlanması gerektiğini, savaşta siber ortamın ele geçirilmesi durumunda, kimsenin burnunun kanamasına bile gerek kalmadan savaşa galip gelinebileceği ihtimalini gösteren, ilk büyük savaştır.
Ay Işığı Labirenti-1998
Moonlight moze operasyonu olarak bilinen ve Mart 1998’de başlayan operasyon ile ABD’nin Pentagon, NASA, ABD Enerji Bakanlığı ve üniversitelere ait araştırma ve geliştirme sırları, askeri tesislerin haritaları, askeri yapılandırmaları ve askeri donanım tasarımlarını içeren birçok gizli bilgi çalınmıştır. Rus hackerlar tarafından bilgilerin çalındığı düşünülmektedir. Çalınan bilginin değeri açık artırmaya çıkarttığınızda yüz milyonlarca dolarla ifade edilebilecek büyüklüktedir. ABD’nin yapmış olduğu teknik takip sonucu bilgilerin Moskova’ya sevk edildiği tespit edilmiştir. Ancak Rusya, konu ile bir ilgisinin olmadığını belirtmiştir. İnternet üzerinden yapılan sızmalarla kritik alt yapı bilgileri devlet sırları bazen rotasını bilmeden hacking yapan ve ne bulursam kârdır düşüncesinde olan hackerlar için kazanç kapısı olabilmektedir.
NATO Kosova Krizi -1999
Dağılma sürecine giren Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ordusunun, bağımsızlık isteyen Kosova Kurtuluş Ordusuna karşı sürdürdüğü operasyonlara NATO müdahale etmiştir. NATO, 30 Ocak 1999 tarihinde yaptığı basın açıklamasında Yugoslaya’daki hedeflere hava saldırı yapma yetkisinin Genel Sekreterde olduğunu belirtmiştir. NATO Genel sekreterinin direktifi ile Sırp hedefler bombalanmaya başlanmıştır. Ancak bombalamaya karşılık NATO karargâhına ve üye ülke askeri haberleşme sistemlerine yönelik siber saldırılar başlanmıştır. NATO’ya yapılan saldırıda siber silah olarak DDoS ve binlerce zararlı bilgisayar virüsünü içeren epostalar kullanılmıştır. Saldırılar incelendiğinde Sırpların yanı sıra Çinli ve Rus hackerlarında saldırılara destek verdikleri anlaşılmıştır. NATO’nun resmi web sitesi sık sık kesintiye uğramış, NATO’nu e-posta hesabı günlerce kapalı kalmıştır. Saldırılar yakından incelendiğinde bazı sitelere hackerlar tarafından “Çok Yaşa Büyük Sırbistan” ve “Kara El (Black Hand) bu siteye el koydu” benzeri mesajlar bırakılmıştır. NATO, saldırılara karşı koyabilmek için kullanmış olduğu Sun Microsystem’in SPARC-20 sunucularının yerine daha hızlı veri işleme gücü olan Ultra-SPARC’larla değiştirmiş, Pingler tarafından doldurulan bant genişliğinin de seviyesini yükseltmiştir. Uluslar arası platformda medet umulan NATO’nun kendisi bir saldırının esiri olmuştur. Aşağıda açıklanacağı gibi NATO, bu saldırı sonrasında bir dizi önlemler almıştır. NATO’ya yapılan saldırıda, web sitelerine bırakılan mesajlar saldırganların kim olduklarını ve olayın evveliyatına bakıldığında ise neden bu saldırıyı yaptıklarını açıkça göstermektedir.
Irak -2003

2003 yılında ABD, Irak’ı 2. Kez işgal etmeyi planlarken, Pentagon tarafından hazırlanan bir mesaj binlerce Irak subayına Irak Savunma Bakanlığı eposta sistemi üzerinden iletildi. Aşağıda yer alan mesaj Irak birliklerinin hiç savaşa girmeden teslim olmaları için bir çağrıydı. “Bu ABD Genelkurmayından size gönderilen bir mesajdır. Bildiğiniz üzere, yakın bir gelecekte Irak’ı işgal edeceğiz. Birkaç yıl önce yaptığımız gibi, sizi tamamen imha edecek bir güçle bunu gerçekleştireceğiz. Size veya askerlerinize zarar vermek istemiyoruz. Amacımız Saddam’ı ve iki oğlunu devirmek. Zarar görmek istemiyorsanız, tanklarınızı ve zırhlı araçlarınızı sıraya dizerek terk edin. Yürüyün, gidin, kendinizi kurtarın. Siz ve askerleriniz evlerinize dönün. Bağdat’ta gerekli rejim değişikliği yapıldıktan sonra siz ve başka Irak birlikleri yeniden göreve çağırılacaktır.” Iraklı subaylara ABD Genelkurmayı CENTROM tarafından Irak ordusunun gizli ağı üzerinden gönderilen ve subayların hiç savaşa girmeden teslim olmalarını teşvik eden bu mesaj amacına ulaşmıştır. Birçok subay bu talimata itaat etmiştir. Bazı Iraklı komutanlar savaştan birkaç saat önce askerlerine izin vermiş ve askerlerini evlerine göndermiştir. ABD, Irak’ı bombalamaya başladığında, karşı taarruza geçmiş bir ordu değil, karargah önlerine düzenli bir şekilde park edilmiş tanklarla karşılaşmıştır. ABD, Irak ordusunu konvansiyonel saldırı öncesinde, hackerların Irak savunmasının gizli ağına girerek göndermiş olduğu mesajla subayları psikolojik olarak çökertmiştir. Eski usul kağıt broşür atma yöntemi yerini e-posta ve başka internet malzemelerine bırakmıştır. Siber savaşın yöntem ve etkisiyle propaganda göndererek düşmanın morali bozulmuştur.
Suriye-İsrail Gerginliği -2007
Suriye’nin Kuzey Kore işbirliğiyle yapmakta olduğu nükleer tesis 6 Eylül 2007 tarihinde İsrail tarafından bombalanmıştır. İnşaat halindeki tesis, Türkiye sınırından 75 km içeride yer almaktaydı. Suriye patlama sonrasında derin bir sessizliğe bürünmüştür. Dünya medyasının patlamayı yazan haberleri üzerine, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat patlamayı kabul etmiştir. Ancak bombalanan binanın boş olduğunu belirtmiştir. Suriye’yi şaşkına çeviren ise, havadan gelen saldırının Suriye hava radar ekranlarında görünmemesidir. Gökyüzünde uçaklar bombalama yaparken, hava radar ekranında hiçbir değişiklik olmamıştır. Bu konuda ihtimaler üzerinde durulmaktadır. Richard A. Clarke kitabında ihtimaller üzerinde durmuştur. İhtimaller, bilişim sistemlerinin ele geçirilmesi noktasında birleşmektedir. Birinci ihtimalde, İsrail, Suriye hava savunmasının üzerine insansız heron uçağı göndermiştir. Basit bir anlatımla, radarlardan gönderilen ışın gökyüzündeki nesneye çarpar, nesneden geri yansıyarak alıcı radar sistemine döner ve çarpılan nesnenin hangi irtifada uçmakta olduğunu, ne hızla hareket ettiğini ve büyüklüğünü belirlemektedir. Yansıyarak dönen radar elektronik ışını, açık bir bilgisayar kapısı bulunan radar sistemine gökyüzündeki nesneyi bildirir. Ancak arıza nedeniyle heron uçağını görmemiş olabilir veya gördüğü uçağın bilgisi açık kapıdan girerken değişmiştir. İkinci bir ihtimalde, Rus yapımı bilgisayar programı ile çalışan Suriye hava savunma ağının, bilgisayar programı içine yerleştirilmiş olan truva atı virüsüdür. Heron uçağının gönderdiği sinyalle Suriye bilgisayar sisteminin ele geçirilmesi ve yetkinin elinden alınmış olmasıdır. Üçüncü ihtimal ise İsrail ajanlarının Suriye içine girip, fiber optik kabloları keserek kendi kablolarını yerleştirmesi ve sistem on-line olduktan sonra da tuzak kapısının açılmasıdır.
BM’nin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA- International Atomic Energy Agency) olay yerinden aldığı toprak örneklerinde tesisin, büyük ihtimalle nükleer reaktör olduğu sonucuna varmıştır. (BBC, 2011) İsrail’in, Suriye nükleer tesis inşaatını patlatması 2010 yılında ifşa edilen wikileaks belgelerinde de yer almıştır. İsrail’deki basın sansürü dış kaynaklı yazılardan alıntı yapılmasını engellemedi, ancak İsrail gazetelerinin halen patlama ile ilgili haber yazması yasaktır. Patlama olayı konusunda sessizliğini bozmayan İsrail, patlamanın sorumlusu olduğunu da inkâr etmemiştir. Suriye, gizlice nükleer tesis inşasına başlayarak Birleşmiş Milletlerin’in hedef ve ilkeleri uyarınca IAEA’nın denetim gerekliliğini ihlal etmiştir. Bu nedenle olay sonrasında sessizliğini koruyan Suriye, hava saldırısı sırasında hava radar ekranlarının hiçbir sinyal vermemesinin şaşkınlığı ile ilk iş olarak cihazları aldığı Rusya’yı aramıştır. İsrail, nükleer tesisin tespitinde nasıl bir istihbarat yürüttüğü ve saldırıyı nasıl yaptığı konusunda hiç açıklama yapmamıştır.
Estonya Siber Savaşı – 2007
2. Dünya Savaşından sonra Sovyetler Birliği, Estonya’yı Nazi işgalinden kurtarmıştır. Sovyetler Birliğinin 1989 yılında dağılması ile Estonya tekrar bağımsız bir devlet olmuştur. Estonyalıların çoğunluğunun, Sovyetler Birliğinin baskıcı 50 yılını hatırlatan bronz kızıl ordu askeri heykelini kaldırmak istemesi üzerine “Bronz Gecesi” denilen 26 Nisan 2007 tarihinde Estonyada yaşayan etnik Ruslar ve Estonyalılar arasında yaşanan gerginlik büyümüştür. İnternete dayalı çalışma sistemi, Estonya’yı siber hedef haline getirmiştir. Bronz Gecesi’nden sonra en çok kullanılan internet siteleri çökmeye başlamıştır. Estonyaya yapılan saldırı DDoS saldırısıydı. On binlerce zombi bilgisayar tarafından Estonya siber saldırının esiri olmuştur. Siber saldırıya maruz kalan Estonya’da 27-29 Nisan tarihleri arasında devletin internet sayfaları, gazetelerin web siteleri kullanılamaz hale gelmiştir. 30 Nisan-18 Mayıs tarihleri arasında ise saldırılar hedefini daha organize hale getirmiştir. Ulusal bilgi sistemleri, internet hizmet sağlayıcıları büyük zararlar görmüştür. Ülkenin en büyük bankası Hansabank tamamen etkisiz hale getirilmiştir. İletişim ve ticaret durma noktasına gelmiştir. Uzman ekiplerin aldığı önlemler karşısında zombi bilgisayarlar ana bilgisayarlar tarafından yeniden programlanarak bu önlemlere adapte olmuştur. Ana bilgisayarların Rusya’da olduğu ve programın Kril afabesiyle yazıldığı tespit edilmiştir. Ancak Rusya siber saldırıları inkar etmiştir.
Estonya’nın “e-devlet” gelişiminde öncü bir ülke olması nedeniyle web sitelerine düzenlenen saldırıda Estonya Meclisinin sitesine, tüm bakanlık sitelerine, siyasi parti sitelerine, altı büyük haber kuruluşunun sitelerine, en büyük bankaların ve iletişim konusunda uzmanlaşmış firmaların sitelerine ana hedef olarak saldırılmıştır. NATO durumu araştırmak için siber-terörizm uzmanlarını Estonya’ya göndermiştir. Saldırılar, dünyanın her yerinden gelmiş olsa da, Rusya devlet sunucularının da bu saldırılara ev sahipliği yaptığı tespit edilse de, Rusya saldırıları kendisinin yaptığını kabul etmemiştir. Bilişim sistemlerine bağımlı olmak, aynı zamanda siber saldırılar için son derece savunmasız olmaktır. Bankaların, finans kurumlarının, devlet dairelerinin, borsanın çalışamaz hale gelmesi Estonya’da hayatı durdurma noktasına getirmiştir. Bilişim sistemlerine yapılacak saldırı, topla, tüfekle yapılacak saldırı ile kıyaslanınca, bir devleti işgal etmeyi, esir etmeyi, yok etmeyi, daha da kolaylaştırmıştır.
Gürcistan Siber Savaşı – 2008

Sovyetler Birliğinin çöküşü ile bağımsızlığını ilan eden Gürcistan’da kendisini siber savaşın içinde bulmuştur. Gürcistan, internete Rusya ve Türkiye üzerinden bağlanmaktadır. 1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Gürcistan, 1993 yılında Güney Osetya ve Abhazya’nın kontrolünü kaybetmiştir. Moskova’dan destek alan asiler, buralarda bulunan Gürcü ordusunu çıkartıp, söz konusu bölgelerde Rus koruması ve mali desteğiyle bağımsız hükümetler kurmuştur. 2008 yılında Güney Osetya asileri Gürcü köylerine füze saldırısı yapmıştır. Füze saldırısına karşılık veren Gürcistan, Güney Osetya’nın başkentini bombalamıştır ve 7 Ağustos 2008’de bölgeyi işgal etmiştir. 8 Ağustos 2008’de Rus ordusu işgalci güçleri Güney Osetya’dan çıkartmış, bununla da kalmayıp siber savaşçılarını devreye sokmuştur. Gürcistan’ın dış dünya ile bağlantılarını kesmek için Gürcü medyasına ve devletin web sitelerine saldırmıştır. Saldırı silahı olarak DDoS’u kullanmıştır. Gürcistan’ın CNN ve BBC web sayfalarına girişini engellemiştir. Rusya siber savaşçıları Gürcistan’a trafiği destekleyen tüm yönlendiricileri ele geçirmiştir. Dışarıdan haber almayan Gürcistan, dışarıya da eposta bile gönderememiştir. Zor durumda kalan Gürcistan, Rusya’dan gelen tüm trafiği bloke etmiştir. Fakat Rusya bu sefer tüm saldırı paketlerini Çin üzerinden göndermiştir. Siber uzay alanını savunmaya çalışan Gürcistan’ın savunması böylece etkisiz hale gelmiştir. Sürekli kendisini savunma çabası içerisinde çareler aramıştır. Gürcü bankaları sistemlerini kapatmış ancak Rus korsanlar, tüm dünya bankalarına Gürcistan üzerinden saldırı düzenlemiştir, saldırıya maruz kalan bankalar Gürcistan ile bağlantılarını kopartmıştır. Gürcü bankaları işleyemez hale gelmiştir. Kredi kartları ve cep telefonları kullanılamamıştır. Gürcistan’a yapılan DDoS saldırısını desteklemek isteyenlere anti-Gürcistan web sitelerinde DDoS virüsünün bilgisayarlara yüklenip botnete katılmaları için teşvikler başlatılmıştır. Rusya, Estonya ve Gürcistan’a karşı saldırılarını DDoS silahını kullanarak yapmıştır. Her iki saldırıyı da Rusya kabul etmemiştir. Ancak Rusya ile yaşanan gerginliğin peşi sıra her iki devletin de siber saldırılara maruz kalması, saldırı yapabilecek tek ülkenin Rusya olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Ayrıca Estonya gerginliğinde, saldırganların bulunması ve cezalandırılması yönündeki Estonya’nın diplomatik talebi, Rusya tarafından reddedilmiştir. Rusya saldırıyı inkar ettiği gibi bir de kabul etmek zorunda olduğu halde Estonya’nın diplomatik talebini reddetmiştir. Gürcistan saldırısında, saldırının Rus istihbarat servislerinin web sitelerinden yapıldığı tespit edilmesine rağmen kendi kontrolü dışında olduğunu iddia etmiştir.
Kırgızistan Olayları -2009
11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD terörle mücadele amacıyla dünyanın birçok bölgesinde askeri üs açmıştır. Bu üslerden birisi de Kırgızistan’nın başkenti Bişkek yakınlarındaki ABD’ye ait Manas Üssüdür. Kırgızistan’da aynı zamanda Rusya’ya ait Kant askeri üssü bulunmaktadır. Dünya’da hem Rusya’nın hem de ABD’nin askeri üssü bulunan tek ülke Kırgızistan’dır. ABD, Kırgızistan’da üs açmayı talep ettiği sırada, Kırgızistan bu talebi değerlendirirken, Çin ve Rusya’nın da görüşünü almıştır. Üssün açılmasına razı olan Rusya, 2009 yılına gelindiğinde, ABD’nin bölgedeki politikalarından rahatsızlık duymuş ve üssün kapatılması için Kırgızistan’a baskı uygulamıştır. (DÜĞEN, 2012) Manas askeri üssünün kapatılması ve 6 ay içinde boşaltılması konusunda
parlamento kararı alan Kırgızistan, ABD ile müzakerelere açık olduğunun sinyallerini de vermiştir. Müzakerelerin hemen ardından Kırgızistan’ın dört internet servis sağlayıcısı siber saldırıya maruz kalmıştır. Saldırılar nedeniyle internet servis sağlayıcıları Batı Kırgızistan’ın %80’ine internet hizmeti verememiştir. Kırgızistan’a yapılan saldırıların üssün devamına ilişkin müzakerelerin hemen ardından gelmesi, saldırı şüphesinin ABD askeri üssünün kapatılmasını isteyen Rusya üzerinde yoğunlaşmasına neden olmuştur. Rusya’nın uyguladığı siber saldırı baskısıyla müzakereler sonunda ABD Manas askeri üssünün statüsü değiştirilerek Transit Merkez Üs haline getirilmiş ve kira süresi 2014 yılına kadar uzatılmıştır.
Mavi Marmara Saldırısı 2010

İsrail’in ambargo uyguladığı Gazze’ye yardım malzemesi götürmek için, değişik milletlere ve değişik dinlere mensup gönüllüleri ve insani yardım taşıyan gemiler uluslar arası sularda olmalarına rağmen 31 Mayıs 2010 tarihinde İsrail askerlerinin saldırısına uğramıştır. Gemideki yardım gönüllüleri ile yolculuk boyunca bağlantı kurulmuştur. Ancak saldırı öncesinde İsrail tarafından gemiden dünya medyasına yayın yapan uydu frekansı ve uydu telefonlarının iletişimi kesilmiştir. Gönüllülerden 9’u İsrail askerlerin silahlı saldırısı sonucu hayatını kaybetmiştir. Bu olay Türkiye’de ve Dünya’da büyük yankı yapmıştır. İsrail’in, Gazze’ye yardım götüren gemilere saldırmasına tepki göstermek amacıyla değişik haktivist gruplar çok sayıda devlet, şirket ve banka web sitesine saldırı yapmıştır. İsrail’in özür dilememek için direnmesine tepki olarak, değişik zamanlarda değişik haktivist gruplar tarafından İsrail web sitelerine saldırılar yinelenmiştir.
OpIsrael Operasyonu 2012-2013
Anonymous, İsrail’in Gazze’ye yaptığı askeri operasyonu “OpIsrael” adını verdikleri, İsrail’e yönelik saldırılarına Kasım 2012’de başlamıştır, zaman zaman saldırılarını sürdürmüştür. 7 Nisan 2013 tarihinde İsaril’e “OpIsrael” operasyonunun devamı niteliğinde büyük bir siber saldırı yapacağını, İsrail’i internetten sileceğini günler öncesinden duyurmuştur. Redhack grubu da “OpIsrael” operasyonunda Anonymous’a destek vermiştir. Eylemin Op_Israel adlı Twitter hesabı üzerinden yapılan açıklamada 100.000’den fazla internet sitesinin, 40.000 Facebook hesabının, 5.000 Twitter hesabının ve 30.000 civarında İsrail banka hesabının eylemden etkilendiği ve eylemin 3 milyar dolar civarında maddi zarara yol açtığı belirtilmiştir. Anonymous grubu, “Çılgınca bir saldırı” olarak tanımladığı Gazze operasyonunu kınayan videolar ve basın açıklamalarını internette yayınlamıştır . “OpIsrael” adıyla başlattığı siber saldırının hedefinde İsrail Savunma Gücü’nün (IDF-Israel Defense Forces) ve İsrail’in önemli kuruluşlarının siteleri vardır. Zaman zaman İsrail’in web sitelerine saldırıları devam etmiştir. İsrail’in, Kasım 2012’de Gazze’de yürüttüğü operasyonlar neticesinde, İsrail yetkililerinin yaptığı açıklamalara göre İsrail’in web sitelerine karşı 44 milyon siber saldırı gerçekleşmiştir . 7 Nisan 2013 tarihinde, İsrail’i internetten sileceklerini duyuran Anonymous grubu “OpIsrael” operasyonu adı altında ikinci büyük siber saldırısını yapmıştır. İsrail devletinin uygulamış olduğu politikaya tepkiler internet aracılığıyla yapılmıştır. Siber saldırılar ile dünya kamuoyunun dikkati çekilmeye çalışılmıştır. İsrail devletinin, operasyonlarına son vermesi için kamuoyunun baskısı harekete geçirilmeye çalışılmaktadır.
Kaynak
Mahruze Kara , Siber Saldırılar , Siber Savaşlar Ve Etkileri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mahruze Kara’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Siber Saldırılar, Hacktivizm Ve Hacktivist Hareketler…

İletişim ve Aktivizm
20. yüzyılın en önemli buluşu olan internet, elektronik haberleşmeyi sağlamıştır. İnternet kullanarak uzaktaki insanlara e-posta gönderilebilmekte veya anlık mesajlaşılabilmektedir. Aynı zamanda elektronik haberleşmenin gelişmesi, büyük önem kazanmıştır. Çünkü bu dönemde ses ve görüntünün elektronik yöntemlerle iletilmesinin, önceki teknik gelişmelerden daha büyük sosyo ekonomik, kültürel etki ve sonuçları olmuştur.

İletişim alanındaki gelişmeler, haberleşmenin alanını genişletmiştir. Dünyada olup bitenden insanlar kitleler halinde kolayca haberdar olabilmişlerdir. Bu sayede 20. yüzyılda artık kitle iletişimi söz konusu olmuştur. İnternetin, toplumu bilgilendirme ve yönlendirme de etkisi büyüktür. Cep telefonlarının kullanılmaya başlanmasıyla iletişimde yeni bir devir başlamıştır. Kişisel kullanım aracı olarak kabul edilen cep telefonu, insan vücudunun parçasıymış gibi görülmektedir. Cep telefonlarının zaman içinde geliştirilmesi, internet ağına uyum sağlamış olması ve cep telefonlarında çeşitli uygulamaların kullanılabilir olması iletişime bağımlılığı artırmıştır. IDC’nin (International Data Corporation) 3 aylık raporlarında, yılında akıllı telefon satışlarının cep telefonu satışlarını çok geride bırakacağı açıklanmıştır . Artık tüketici tercihleri değişmiştir. Akıllı telefonlara uyumlu sosyal ağ uygulamaları telefonları daha cazip hale getirmiştir. Sosyal ağlar, twitter, facebook, instagram gibi sosyal paylaşım siteleri aktivizmin oluşmasında temelleri atan ortamlar haline gelmiştir. Sosyal ağlarda zaman ve mekân sınırlaması yoktur. Sosyal ağlarda, paylaşım ve tartışma esastır. İnsanlar, sosyal medya platformunda iletişim ve paylaşımda bulunarak, hemfikir ve zıt fikirlerin ortaya çıktığı, aynı fikirlerin birbirini desteklediği grupları oluşturmaktadır. İletişime olan bağımlılık, kitlesel tepkilerin ve düşüncenin anlık olarak paylaşılmasını sağlamıştır. Düşüncelerin ortaya konması, etki ve tepkinin karşılık bulması kolaylaşmıştır. Etki ve tepkilerin, taraf bulma ve olgunlaşma süreci kısalmıştır. Aktivizm, toplumsal veya politik değişiklik meydana getirmek için yapılan eylemlerdir. Tarihte aktivist hareketler, zamana uygun olarak geliştirilen iletişim araçlarından faydalanılarak yapılmıştır. Matbaalarda basılan bildiriler, telgraflar, teksir makineleri, fotokopiler, birçok toplumsal hareketin önemli bir parçası olmuştur. Örgütlenmenin, temelinde iletişim yatmaktadır. Dijital aktivizm, internet ve aktivizm arasındaki ilişkilerin sadece bir boyutunu dile getirir. Günümüzde internet kullanılmadan yapılan bir aktivizm mümkün değildir. Aktivizm, dijital bir boyut kazanmıştır .
Hacktivizm

Hacker ve activism kelimelerinin karışımı ile oluşturulmuş yeni bir terimdir. Hacktivist, amaçları için siber ortamı kullanmayı tercih eden, sanal protestoculardır. Yaklaşık 7 milyar olan dünya nüfusunun, 3 milyara yakın internet kullanıcısı bulunmaktadır. Zararlı veya faydalı, birçok bilgiyi içinde barındıran internet, erişimdeki kolaylığı ve hızlılığı ile hizmet vermektedir. Genişleyen ağ ve hizmetler ile internet üzerinden örgütlenmenin daha kolay ve kısa sürede olabileceği bir gerçektir. Savaş stratejilerinden biri uçaklardan bildiri atmaktır. Artık bu stratejiye gerek kalmadan internet vasıtasıyla insanları eğitmek, örgütlemek ve akım oluşturmak basitleşmiştir. Öyle ki, Chiapas’ta ormanın derinliklerinde yaşayan Zapatistalar, medyayla ve dünyayla iletişimlerini internet aracılığıyla sağlamıştır. İnsanların birbirleriyle anlaşması ve bilgi paylaşımında bulunmaları için mesafe esastır. Ancak internet aracılığıyla iletişim mesafeyi önemsizleştirmiştir. Bilgi paylaşımını kolaylaştırmıştır, daha büyük kitlelerle daha kısa zamanda irtibat kurmayı sağlamıştır.
Hacktivist Hareketler

Son yıllarda bütün dünyayı ilgilendiren hactivist hareketler, bireysel veya gruplar halinde faaliyet göstermeye başlamıştır. Artık hackerlar şahsi menfaatlerinden ziyade kamunun menfaatini düşünerek hareket ettiklerini savunarak, hacker grupları oluşturmaktadır. Hacktivistler, düşüncelerini genellikle web sitelerini hackleyerek veya hacking sonucu elde ettikleri bilgileri paylaşıma açarak sergilemektedir. Hactivistler genel olarak internette sansüre karşı çıkmaktadır ve internetin özgür olması gerektiğini savunmaktadır. Hacktivist gruplar, genellikle siyasi olaylara, tepkilerini siber ortamda göstermektedir. Sanal protestocuların eylemlerine kendi üyeleri haricinde destek vermek isteyenlerde katılmaktadır. Devletin bütünlüğünü ve güvenliğini tehlikeye düşüren tehdit unsuru olabilmektedir.
Wikileaks ve Bradley Mannig
Irak operasyonunda görev yapmış ABD kıdemli eri Bradley Manning, 1966-2010 tarihleri arasında ABD Dış İşleri Bakanlığınca yapılan gizli yazışmaları, ordu veri tabanından indirdiği doküman ve görüntüleri, 2010 yılı Kasım ayında Wikileaks sitesine sızdırmıştır. Yayınlanan görüntüler içerisinde, Cenevre Sözleşmesine göre sivil hedeflerin bombalanamayacağı kuralını ihlal eden görüntüler de yer almaktadır. Pentagon’u rahatsız eden ve ABD’nin yönetimini sıkıntıya düşürecek bilgiler gözler önüne serilmiştir. ABD diplomatik yazışmaların kamuya sızdırılması uluslar arası arenada panik yaşatmıştır. Wikileaks sitesi ve kurucusu Julian Assange hakkında sansüre karar verilmesi üzerine, internetin özgür olması gerektiğini savunan hacker grubu Anonymous tepkisini sokaklardan duyurmaya çalıştı.

Bradley Manning, kendi ülkesinin gizli bilgi ve belgelerini dünyaya ifşa etmiştir. Bradley Mannig kendini “bilgi kamuya aittir, hakkı olanlara bedava sunulmalıdır” şeklinde savunmuştur . Wikileaks , tüm dünyaya açık, herkesin erişebileceği, kolaylıkla doküman gönderebileceği bir sistemle çalışmaktadır. Dolayısıyla büyük bir bilgi havuzu oluşturulmaktadır. Dokümanları gönderenlerin bilgileri, yani kaynaklar daima gizli kalmaktadır. Dokümanları gönderenler Wikileaks ile sesini duyurmaya ve bir şeyleri düzeltmeye çalışmaktadır. Hem Wikileaks çalışanları hem de doküman havuzuna katkıda bulunanlar için bu haksızlıklara karşı gelmektir.
Aaron H. Swartz
Aaron H. Swartz, 2009 yılında Amerikan federal mahkemelerine ait PACER veritabanında bulunan ve para karşılığı satılan yaklaşık 18 milyon belgeyi indirip, internette yayınlamıştır. 2011 yılında, MIT Üniversitesinin (Massachusetts Institute of Technology) bilgisayarlarını kullanarak, akademik dergileri arşivlemede kullanılan ve çevrimiçi bir sistem olan JSTOR (Journal Storage)’dan 4 milyona yakın makale, belge ve kitabı bilgisayarına indirip, internet üzerinden paylaşıma açmıştır. Bilgi korsanlığı ve yasadışı dosya indirme suçlarından yargılanan ve hakkında 35 yıl hapis cezasına çarptırılması beklenilen Aaron H. Swartz 10 Ocak 2013 tarihinde, kendini asarak hayatına son vermiştir. Swartz, Reddit sosyal haber sitesinin kurucusudur. Telif hakkı ve mülkiyet hakkı konulu, internette telif hakkı ile korunun şeyleri yayınlatmama, telif haklarının ihlali durumunda hak sahiplerine siteler hakkında mahkeme karar çıkartmayı sağlayan, SOPA ve PİPA yasa tasarılarına karşı internet özgürlüğünü savunan Demand Progress hareketinin de kurucularındandır. İnternette özgürlüğü, bilginin özgürce paylaşılması gerektiğini savunan Swartz hactivist hareketin öncülerindendir.
Anonymous

2003 yılında bir grup bağımsız insanın internet üzerinden birleşmesiyle oluşmuş hactivist bir gruptur. Gülen adam maskesi grubun simgesidir. Sloganı ise “Biz anonimiz. Orduyuz. Affetmeyiz. Unutmayız. Bizi bekleyin.” Şeklindedir. Birbirini tanımayan, dünyanın her yerinden üyesi bulunmaktadır. Herkes anonymousun bir üyesi olabilir ve eylemlere destekte bulunabilir. Bu nedenle net olarak üye sayısı bilinmemektedir. Anonymous, hiyerarşik bir düzene ya da liderliğe karşıdır. Siyasi olaylara tepkilerini genellikle devlet teşkilatına ait sitelere saldırılarda bulunarak göstermektedir. Sabit politik bir hedefleri yoktur. Grup, internet özgürlüğünü savunmaktadır. Bu nedenle Wikileaks belgelerinin açıklanması üzerine verilen sansür kararına propagandasını sokaklarda yapmıştır. Seslerini sadece internet üzerinden değil, zaman zaman sokaklardan duyurmaya çalışmaktadır. Saldırılarında genellikle DDoS silahını kullanmaktadır. Dünyanın dört bir yanında Anonymous bağlantılı gruplar mevcuttur. Dağınık bir yapılanmaları vardır, ancak onları bir araya getiren ve organize olmalarını sağlayan internettir. Bu dağınık yapılanma içinde bazen saldırı hedeflerine karşı ikiye bölünmeler olabilmektedir. Anonymous adını ilk kez Sony operasyonu ile duyurmuştur. ABD ordusuna hizmet veren Lockheed Martin şirketinin enformasyon ağına saldırı düzenlemiştir. 2011’de İrlanda yerel seçimlerinde partinin web sitesini ele geçirerek, siteye mesaj bırakmıştır. Arap Baharı’na destek veren grup, Tunus’ta yaşanan devrim sırasında Tunus’lu hackerlarla birlikte devletin 8 web sitesini çökertmiştir. Wikileaks ve Bradley Manning olayından sonra hükümetin Wikileaks’ten belgeleri yayınlamayı durdurmasını istemiştir, ancak belgeler yayınlanmaya devam etmiştir. Anonymous Wikileaks ile çalışmak istemeyen Visa, MasterCard ve PayPal’a savaş açmıştır ve 8 Aralık 2010’da Visa ve MasterCard’ın siteleri Anonymous tarafından çökertilmiştir. Daha bir çok devlet ve özel şirket sitelerine saldıran grup, memnuniyetsizliklerini yaptıkları saldırılar ile göstermektedir. Öyle ki, beğenmedikleri ve tatsız buldukları Burger King’in ürettiği “Whopper” burgerin tatsız olmasını gerekçe göstererek Burger King’in Twitter hesabını ele geçirip, sayfanın tasarımını başka bir yiyecek şirketi olan McDonalds’ın logosu ve fotoğraflarıyla döşemiştir. Anonymous, İsrail’in Gazze operasyonlarını protestosu 2012 yılında başlamıştır. “OpIsrael” adını verdiği siber saldırı operasyonuyla İsrail web sitelerini hedef almıştır. 7 Nisan 2013’te yine İsrail’e büyük bir siber saldırı düzenlemiştir.
RedHack
Kızıl kırıcılar olarak bilinen grup 1997 yılında, belirli bir tüzük ile yapılanmıştır. Şirinler isimli çizgi filmin, Şirin Baba, Doğrucu Şirin, Çalışkan Şirin, İsyankar Şirin, Şirine gibi iyi karakterli kahramanlarının isimlerini kod adı olarak kullanan grup üyeleri, sevimli ve zararsız oldukları imajını vermektedir. Protestolarını, sosyal medya aracılığıyla yapmaktadır. Grubu , twitter hesabından , destekçileri takip etmektedir. Twitter hesapları aracılığıyla, yaptıkları eylemlerini ve saldırılarını destekçileri ile paylaşmaktadır. İnterneti sadece bir araç olarak gören grup, 12 kişilik çekirdek kadrodan oluşmaktadır. 12 çekirdek kadro haricinde, sayısı 100’e ulaşan RedHack militanı bulunmaktadır. Kendilerini, sosyalizme inanan, bilişim alanındaki işçiler olarak nitelendiren grup üyeleri, çekirdek kadro haricinde birbirlerini tanımamaktadır ve belli güvenlik önlemleri çerçevesinde iletişim kurmaktadır. Eylemlerini belirlemede, halkın ihtiyaçlarının söz konusu olduğunu savunan RedHack, 2 grup çalışma sistemi geliştirmiştir. 1.grubun sistem açığı aradığını, açığını bulduğu sistemlere girip, sistemi hacklediğini, 2.grubun ise, eylemlerin belirli bir politik çizgide olduğundan gireceği sistemin açığını aramak şeklinde çalışma yürütmektedir. Türkiye’de yaşayan ve bu nedenle gündemi sıcak takip eden grup üyeleri, sokaklarda olduklarını, internet başında oturan asosyal kişiler olmadıklarını belirtmektedirler. Hacker kimliğiyle değil, devrimci olarak tanınmak isteyen grup, politik bir görüşleri olduğunu, açıklayacakları belgelerinde bu doğrultuya hizmet etmek zorunda olduğunu her fırsatta dile getirmektedir. Devletlerin, istihbarat örgütlerinin, sektörel anlamda kendi güvenliğini sağlamak isteyen veya Pazar yaratmak isteyen şirketler için siber istihbarat ve siber güvenlik, faydalanılması zorunlu bir alan haline gelmiştir. Bu bağlamda dış istihbarat servisleriyle faaliyet göstermediklerini, şirketler ve kişilerin tekliflerine cevap bile vermediklerini savunan grup, sosyalizm çıkarı olmayan, sosyalizmi hedeflemeyen hiçbir çalışmanın içinde olmayacaklarını ifade etmiştir. Tüzük çerçevesinde çalışan ve devrimci dayanışmanın ürünü olan grup, kendi içinde sosyalizmi hedef gösteren, bir şekilde sosyalist muhalefet içinde yer alan tüm devrimci örgütlerin sonucu olduğunu, bunların ortak ürünü olarak, internet ortamında Redhack’in ortaya çıktığını belirtmiştir. Redhack’e karşı devletin oluşturmuş olduğu siber timlere karşı, kendilerine ve teknik bilgisine güvenen grup, yaptıkları saldırılar sırasında karşılarındaki saldırı ve savunma sisteminin yeteneklerini de ölçebildiklerini belirtmektedirler .

“SEÇSİS”, seçim sistemine müdahale yapmadıklarını, fakat sistemin bu tür bir şeye açık olduğunu, veri tabanında rahatlıkla oynamalar yapılabildiğini keşfeden RedHack, aslında hükümetlerin rahatlıkla kurulabileceği veya devrilebileceğinin sinyallerini vermektedir. Kendine ve teknik bilgisine güvenen grup, internet ortamında imkansız diye bir durumun olmadığının farkındadır. Devlet kurumlarına karşı yapılan siber saldırılar, sadece uluslararası değildir. Devlet işleyişini eleştiren, iç tehditlere de maruz kalmaktadır. Haktivizm, önemini ve boyutunu yapılan faaliyetlerle göstermektedir. RedHack grubu, Türkiye’yi ve dünyayı ilgilendiren bir çok faaliyette bulunarak, siber dünyada neler yapılabileceğini göstermiştir. 2005 yılında sisteme girerek İstanbul’daki bütün trafik cezalarını silmiştir. 2007 yılında MOBESE sistemine girerek deşifre etmiştir. 2008 yılının 2 Temmuz’unda Türkiye’deki bütün valiliklerin sitesine girerek, 2 Temmuz Sivas Katliamı ile ilgili yazılar yazmıştır. 2012’de Emniyetin %95’ini hackleyip, çok sayıda ihbar ve iç yazışmaları kamuoyu ile paylaşmıştır . Nisan 2012’de İç İşleri Bakanlığının sitesini hackleyerek web sitesine mesaj bırakmıştır. 27 Nisan 2012 tarihinde TTNet internet servis sağlayıcısının 2 saat süreyle hizmetini aksatmıştır. Temmuz 2012’de Dış İşleri Bakanlığı’nın dosya paylaşım sitesinin hedef alınmıştır ve saldırı sonucunda Türkiye’de çalışan pek çok yabancı diplomatın kimlik bilgileri Dropbox adlı site üzerinden yayınlamıştır. 17 Temmuz 2012’de ÖSYM sitesini bir süreliğine çökertmiştir. 08 Ocak 2013 tarihinde YÖK’ün sitesini 2.kez hacklemiş ve ele geçirdiği yolsuzluk, haksızlık belgelerini yayınlamıştır. 23 Mart 2013 tarihinde İsrail gizli servisi MOSSAD’ın sitesini, başka bir hacker grubu olan Anonymous ile işbirliği halinde çökertme eylemi gerçekleştirmiştir . Bazı saldırılarında Anonymous grubu ile birbirlerini desteklemiştir.
LulzSec
ABD’nin büyükelçiliklerince yapılan gizli yazışmalarının wikileaks sitesinde ifşa edilmesiyle, wikileaks sitesine DoS (servis dışı bırakma) saldırıları yapılmıştır. Wikileaks’e destek vermek isteyen Anonymous grubu ise Mastercard, Paypal, Visa ve çeşitli devlet kurumlarının sitelerine saldırı başlatmıştır. Anonymousun internette yaptığı protestoların hemen ardından LulzSec isimli hactivist grup ortaya çıkmıştır. LulzSec’te saldırılara desteğini, “Halk ya da tüketiciler aleyhine çalışmalar yaptığı” iddiasıyla şirketlerin ve ülkelerin önemli kurumlarının sitelerine saldırılar yaparak göstermiştir. 50 günlük faaliyetlerinin ardından kendilerini feshettiklerini duyurmuştur. 2011 yılında faaliyetlerini durduran grup, 2012 yılında LulzSec reborn olarak faaliyetlerine devam etmiştir. ABD ve İngiltere’de yüksek profilli hükümet ve özel sektör web sitelerini hedef almıştır. Genellikle saldırılarında DDoS siber silahını kullanmıştır. Anonymous hactivist grubun bir dalı olarak bilinen LulzSec grubu Sony Pictures, MasterCard, PayPal, 20th Century Fox ve Nintendo gibi devlet ve özel sektör web sitelerine saldırıları ve özellikle Sony Playstation ağını hedef alan bu grup, 77 milyon kullanıcının bilgisini çaldığını duyurmasıyla tanınmaktadır. CIA’in web sitesine saldıran grup, siteyi kapatmıştır . CIA’in web sitesini kapatma sorumluluğunu kabul eden grup lideri 24 yaşındaki Glen McEwen, Avutralya Federal Polisi tarafından 24 Nisan 2013 tarihinde yakalanarak tutuklanmıştır. Suriye Elektronik Ordusu (SEA) Suriye Elektronik Ordusu (SEA-Syrian Electronic Army) Mayıs 2011’de açtıkları web sitelerinde kendilerini, “Suriye’deki ayaklanmalar konusunda gerçeklerin çarptırılmasına sessiz kalamayan bir grup Suriyeli ateşli genç” olarak tanıtmıştır. Hactivist grup, sadece medya organlarını hedef almamıştır. Suriye’de yaşanan iç çatışmaları körükleyen, kasıtlı olarak insanlar arasında mezhep çatışması başlatarak nefreti yaymaya çalıştıklarını öne sürdüğü sosyal ağları da hedef almıştır.
SEA, Esad hükümeti yanlısı faaliyetlerde bulunmalarına rağmen, Esad hükümeti tarafından yönetilen resmi bir birlik değildir. Ancak bir televizyon konuşmasında Beşar Esad, “Sanal alemin gerçek ordusu” şeklindeki ifadesiyle, hactivist grubu desteklediğini ortaya koymuştur . 24 Nisan 2013 tarihinde Amerikan Associated Press haber ajansının twitter hesabından atılan “Beyaz Saray’da iki patlama oldu, Obama yaralandı.” Tweeti ABD’de paniğe neden olmuştur. Çok kısa sürede 1.500 kişi tarafından paylaşılan tweet haberi Dow Jones Sanayi Endeksinin aniden 140 puan düşmesine neden olmuştur . Haberin sahte olduğunun, Associated Press haber ajansının twitter hesabının hacklendiğinin anlaşılması üzerine Dow Jones Sanayi Endeksi yeniden yükselmiştir . Associated Press haber ajansının hacklenmesi ve sahte haberin yayılması sanayi endeksinde maddi zarara neden olmuştur. Birkaç ay içinde Suriye karşıtı haber yapan BBC, NPR, CBS News gibi haber sitelerini, Columbia University ve İnsan Hakları İzleme Örgütünün web sitelerini hacklemiştir. Suriye Milli Takımının 2014 Dünya Kupası elemelerinden çıkarılmasına tepki olarak, FIFA Başkanı Sepp Blatter ile FIFA World Cup internet sitelerinin twitter hesaplarını hacklemiştir . Hactivist grup, Suriye’de yaşanan insan hakları ihlalleriyle ilgili raporlarıyla dikkatleri üzerine çeken İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW-Human Rights Watch)’nün internet sitesi ve twitter hesabını hacklemiştir. HRW’nin internet sitesine “Syrian Electronic Army Was Here All Your reports are FALSE!! Stop Iying” şeklindeki tüm raporlarının yanlış olduğunu ve yalan söylemeyi bırakmalarını istedikleri mesajı bırakmıştır . Mesaj tıklandığında ise Suriye Elektronik Ordusunun sitesine yönlendirilmektedir. Suriye karşıtı haber ve eylemlere karşı tepkilerini haber sitelerini ve twitter hesaplarını hackleyerek ortaya koyan hactivist grup, Amerikan endeksinin düşüş ve yükselişi ile maddi zarara sebep olmuştur. 21 Mart 2013’te BBC’nin hava koşullarını bildiren haberlerini değiştirmiştir. BBC’nin 60.000 takipçisi sahte hava bildiriminden etkilenenler arasındadır.
Cyber-Warrior

Türk hactivist gruptur. Türk inanç ve ahlaki değerlerine saldıran web sitelerini hacklemesi ile tanınmıştır. Hacker grubu Gazze’ye yardım için çıkan ve İsrail’in uluslar arası sularda Mavi Marmara gemisine saldırısına tepki olarak İsrail’in birçok web sitesini çökertmiştir. Grubun herhangi bir dernek, kurum, örgüt, parti, siyasal ya da ideolojik görüş ile bağı yoktur. Web siteleri bulunmaktadır. Gruba üye olmak isteyenlere, bilgi ve uzmanlık alanlarına göre organizasyonda görev verilir. 4 Temmuz 2003 tarihinde 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesi olayını protesto etmek için 1.500 Amerikan sitesini hacklemiştir. Hacklediği sitelere “BİR TÜRK AMERİCA’YA BEDELDİR 11 TÜRK İÇİN DÜNYAYI FETHEDERİZ” ve “Şimdilik 1.500 tane sitenizi topraklarımıza dahil ediyoruz İP/Cyber Warrior Team Akıncılar Grubu” şeklinde mesaj bırakmıştır .
 
Ayyıldız Tim
 
 

Türkiye aleyhine yapılan saldırıları engellemeye çalışan ve Türkiye lehine saldırılar yapan hactivist gruptur. Türkiye’yi hedef alan ülke ve unsurları belirleyerek planlanan veya yapılacak olan herhangi bir saldırıya karşı cevap vermeyi görev edinmiştir. Ülke kurumlarına, devlet adamlarına ve manevi değerlere yapılan saygısızlıkları, ülke bütünlüğüne yapılan bir saldırı olarak görüp, karşı saldırıya geçmektedir. Diğer hactivist grupların aksine yönetiminde bulunan kişilerin kendisini ifşa etmesinden rahatsızlık duyulmamaktadır. Web siteleri bulunmaktadır. Web sitelerinde kendileri ve faaliyetleri hakkında bilgi vermekten çekinmeyen grup, yaptıkları eylemlerin yasa dışı olmadığını belirtmektedir. Anonymous’un, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)’na yapmış olduğu saldırıya, karşı saldırı yaparak engellemiştir. Pentagon’un web sitesini 8 saat kapatmıştır. Bu saldırı DDoS saldırısı ile karşılaştırıldığında, daha fazla yetenek ve bilgi gerektiren bir eylemdir.
Maddi Kazanç Saldırıları
Belirli bir düşünceye hizmet etmekten ziyade sistem açıklarından faydalanılarak maddi kazanç elde etmek için yapılan siber saldırılar da mevcuttur. Saldırılarda elde edilen verilerin kullanılması veya satılması ile internet mafyacılığı ortaya çıkmıştır. Bilinenden farklı olarak, iri gövdeli, eli silahlı kişiler yerine hackerlar da mafyaya çalışmaktadır. Şirketlerden ele geçirilen veriler tekrar şirketlere para karşılığında satılmaya çalışılmaktadır. Şirketler ve bankalar itibar ve güven kaybetmemek adına saldırılara maruz kaldıklarını saklamaktadır. Kimi hackerlar ise büyük şirketlerin güvenlik açığını bulmanın ve güvenliği etkisiz hale getirmenin vermiş olduğu hazzın peşindedir. Güçlü olduğu düşünülen sistemleri alt etmekten duyulan heyecan, bu tür hackerlar için maddi kazanç sağlamaktan daha önemlidir. Birçok büyük şirket siber saldırılara uğramaktadır. 100 milyon kullanıcıyı ilgilendiren Sony Playstation firmasının uğradığı saldırılar, müşterilerinin karşısında şirketi zor durumda bırakmıştır. Epsilon firmasına yapılan saldırıda milyonlarca müşterinin e-posta adresi çalınmıştır. Bu müşterilerin aynı zamanda Disney ve Dell gibi 100 kadar büyük şirketin müşterisi olması, saldırının çapını da büyütmüştür.
Hacker saldırılarında müşteri bilgileri çalınan büyük şirketlerin müşterileri zarara uğratılmıştır. Mayıs 2011’de Amerika’nın 3. Büyük bankası Citigroup, hacker saldırısına maruz kalmıştır . Müşterilerine ait 360.000 Amerika Citigroup kredi kartı bilgileri çalınmıştır. Citigroup günde ortalama 30 bin saldırı girişimi aldığını rapor etmiştir. Citigroup’un uğradığı saldırı nedeniyle çalınan kart bilgilerinin değerinin küresel karaborsada 5 milyar dolar olduğu düşünülmektedir . Geçmiş zamanlarda olduğu gibi başına maske geçirip, bankaya giren ve silah doğrulttuğu veznedardan paraları torbaya koymasını isteyen hırsızlık olaylarına rastlanılmamaktadır. Artık siber ortama aktarılan bütün bilgiler de, siber ortam aracılığıyla hırsızlanmaktadır. Bankalardan çalınan müşteri kredi kartı bilgileri mafya tarafından alıcı bulmaktadır. Bu tür siber saldırılar hackerlar için büyük bir kazanç kapısı olmuştur. Mafya için de bu tür kazanç kapıları cazip hale gelmiştir. Sony, Google, Lockheed Martin gibi daha birçok büyük şirket saldırılardan nasibini almıştır. 2010 yılında İngiltere hükümeti günde ortalama 650 saldırıya uğramış, ABD ise 15.000 saldırıya uğramıştır . (Bilimania) Şirketleri hedef alan saldırılar ekonomik kayıplara sebep olmaktadır. Saldırıların arkasında bazen hevesli bir genç bazen daha koordineli çalışan hacker
grupları, bazen de sanayi casusluğunu meslek edinen kişiler çıkmaktadır. Siber saldırılarda kullanılan teknikler zamanla geliştirilmiştir.
Kaynak
Mahruze Kara , Siber Saldırılar , Siber Savaşlar Ve Etkileri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mahruze Kara’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İran'ın Nükleer Silah Projeleri Ve Rusya'yla İttifak

 
İRAN VE NÜKLEER SİLAH EDİNME PROJELERİ
20. İran’ın Nükleer Çalışmalarının Kısa Tarihi İran‘da nükleer çalışmaların başlaması Soğuk Savaş’ın bir parçası olarak değerlendirilmektedir. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İran’da etkinlik kazanmıştır. 1945’te İran’ın sınırları içindeki Azerbaycan’dan (Güney Azerbaycan) SSCB ordusunu çıkartmayı başaran ABD 1952’de darbe ile Muhammet Musaddık’ı iktidardan uzaklaştırmıştır . Bu vesile ile Muhammet Rıza Pehlevi rejimini kendisine bağlamıştır. ABD, komünizmin yayılması ve SSCB’nin yeniden İran’a girme endişesi ile İran‘ın askeri kapasitesini artırma yoluna gitmiştir. İran’da ilk nükleer çalışma 1957’de ABD’nin desteği ile başlatılmıştır. ABD ve İran arasında yapılan antlaşmanın ardından 1958’de İran, Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı üyesi olmuştur. 1968’de ABD tarafından Tahran Üniversitesi bünyesinde beş megavatlık bir araştırma reaktörü (Atomic Research Centre affiliated to Tehran University) kurulmuştur. İran 1970’te Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na imza atmış ve 1973’te İran’da Atom Enerji Kurumu kurulmuştur. Rıza Pehlevi bölgenin en büyük askeri gücü olma niyetindeydi. Bu doğrultuda Pehlevi, İran’ın nükleer güce sahip olma yolunda önemli adımlar atmıştır. 1974’te Şah Pehlevi 20 bin Megavat güce sahip olan 20 adet nükleer reaktör inşa etmek istediğini bildirmiştir. 1973 dünya petrol krizinin sağladığı ekonomik getiriler İran’a nükleer güç olmak için ekonomik fırsat vermiştir. Ancak Şah sadece altı nükleer reaktör kurabilmiştir. İran nükleer enerji çalışmalarının gelişmesinde sadece ABD değil Avrupalılar da çok önemli rol oynamıştır. 1974’te İran ve Almanya arasında İran’ın Buşehr kentinde 1200 Megavatlık bir santralin kurulması kararlaştırılmıştır. Buşehr’deki nükleer santral antlaşmasıBatıAlmanya şirketi olan Kraftwerk Union (KWU) tarafından imzalanmıştır. Ayrıca aynı yıl 900 Megavatlık bir nükleer santralin Benderabbas’ta yerleştirmesi için Fransa ile antlaşma yapılmıştır. Bu dönemde Belçikalılar tarafından Karj’da Nükleer Tıp Merkezi kurulmuştur. Şah döneminde İran’ın nükleer çalışmalarısadece reaktör inşa etmekle sınırlıkalmamış, aynızamanda uranyum zenginleştirme şirketlerine ortak olmuştur. İran, Fransızların dünyanın en büyük uranyum zenginleştirme şirketi olan Eurodiff’in yüzde 10 ortağı olmuştur.
1979’da gerçekleşen İslam Devrimi, İran nükleer çalışmalarını da ciddi şekilde etkilemiştir. Devrimin hemen ardından nükleer çalışmalar durdurulmuştur. İslam devriminin ardından nükleer çalışmalarının durdurulmasının çok çeşitli sebepleri vardır. İran’daki rejimin ABD ve Batı karşıtı olması nedeniyle nükleer konusundaki bütün antlaşmalar Batılılar tarafından iptal edilmiştir. Diğer taraftan İslam rejimi yöneticileri de nükleer çalışmalarını devam ettirmek istememişlerdir. İslam rejimi yöneticileri nükleer çalışmaları, petrol ve doğal gaz enerjisine sahip olunduğu için doğru bulmamışlar ve bu işin çok masraflı olduğu gerekçesi ile bütün çalışmaları durdurmuşlardır. Humeyni ve yandaşları Muhammet Rıza Pehlevi’nin nükleer politikalarını israf olarak değerlendirmişlerdir. İran İslam rejimi nükleer çalışmanın din açısından sakıncalı olduğu gerekçesi ile Pehlevi’nin bütün çalışmalarını durdurmuştur. Nükleer çalışmanın durdurulmasının en önemli sebeplerinden biri de 1980–1988 Irak-İran savaşı olmuştur. Bu savaş, İran’ı ciddi ekonomik sıkıntıya sokmuştur. Savaş sırasında İran’ın böyle masraflı bir işe girişmek için ekonomik gücü de bulunmamaktaydı.
İran, 1986’dan sonra nükleer çalışmalarına başlamış, Arjantin ve Çin ile işbirliğine girmiştir. Irak’ın, Buşehr nükleer santralina yaptığı askeri saldırı İran’ın çalışmalarını durdurmuştur. İran İslam rejiminin nükleer enerji konusunda 1989’dan sonra yeniden atağa geçmiş ve nükleer güce sahip olma iradesine yeniden kavuşmuştur. İran’ın nükleer politikasının değişmesinde Irak savaşı ciddi şekilde etkili olmuştur. Irak savaşı İran’a askeri kapasitesini daha fazla geliştirme zorunluluğunu göstermiştir. İran 1989’dan sonra askeri gücü ve kapasitesini artırmak için ciddi çalışmaya girişmiştir. 1989’dan sonra nükleer çabasını bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Bu doğrultuda ilk önemli işbirliğini de Rusya ile yapmıştır. 22 Ocak 1989’da İran ve SSCB arasında teknolojik, ticari, ekonomik ve bilimsel alanda işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Söz konusu antlaşmanın devamı olarak İran ve Rusya arasında 1992’de nükleer işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Almanlar tarafından yapımı başlatılan Buşehr nükleer santralinin yeniden inşası 1995’te Rusya’ya verilmiştir. Bu sürecin devamı olarak nükleer çalışmaları çerçevesinde ilişkilerini genişleterek Almanya, Arjantin, İspanya, Çin, Kuzey Kore, Pakistan, Belçika ile işbirliğine girmiştir. Bu işbirliğinin sonucu olarak İran 20’den fazla nükleer tesise sahip olmuştur. İsfahan, Natanz, Arak ve Buşher’de yerleşen nükleer tesisleri İran’ın en önemli nükleer tesisleri olarak bilinmektedirler .
İran’ın nükleer programı 1979’daki rejim değişikliğinden sonra başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin sürekli tepkilerini çekmiştir. Ancak, meselenin bir bunalım haline dönüşmesi ve uluslararası politik gündemin ilk sırasına oturması 2002 yılından sonra gerçekleşmiştir. İran başlangıçtan beri nükleer programın barışçıl amaçlı olduğunu ve artan enerji ihtiyacı için en uygun çözüm olarak nükleer enerjiyi kullanması gerektiğini öne sürmektedir. Şah döneminde İran’ın nükleer programının meşruluğu hiçbir zaman sorgulanmamıştır. Yani mevcut bunalım nükleer enerjinin kullanılmasıyla ilgili hassasiyetten ziyade İran’da hakim olan rejimin bu teknolojiye sahip olup olmamasıyla ilgili gözükmektedir. Diğer bir ifadeyle, bu bunalım sadece bir nükleer problem bağlamında ortaya çıkmış değildir.

İran’ın Nükleer Enerji ve Silahlanma Gereksinimi
Tarihi ve çalkantılı komşuları göz önünde bulundurduğunda, İran’ın nükleer kapasitesini arttırma tartışmaları, her ne kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile yüz yüze yapılan son diplomatik faaliyetler bir nebze daha özgür bir tartışma ortamı oluşturduysa da, halk forumlarından çok, özel sürdürülmektedir. Yine de İran’ın nükleer seçeneğin peşinden gitmesinin ardındaki mantığı anlamak için, İran’ın akademik gazete ve basınında yer alan güvenlik konusundaki zengin literatürden faydalanılabilinir. Din alimlerinin sık sık İsrail’in nükleer kapasitesine yönelik söylemlerin yanı sıra, İran’ın programının tek nedeni İsrail değildir. Irak’ın işgali ve savaş deneyimiyle birlikte telkin edilen muazzam güvensizlik hissine ek olarak, kitle imha silahlarının iki önemli etkisi daha olduğuna dair yaygın görüş birliği vardır: prestij ve baskı aracı. Prestij, İran’ın önemli bir karakteristik özelliği olan ulusal onuru yansıtmaktadır; siyasi yelpazede, ekonomisi toplumu ve siyasi olgunluğu açısından çok daha aşağıda gördükleri komşu Pakistan’ın daha ileri askeri teknolojiye sahip olması İranlılar için kesinlikle kabul edilemezdir. İran’ın nükleer seçeneklerini değerlendirmesine neden olan ikinci faktör olan baskı aracı, İran’ın temel stratejik yetersizliklerinden biri olan Birleşik Devletlerden uzaklaşmasını daha da ortaya çıkarmaktadır. Tahran’daki birçok kişi için uygun bir nükleer programa sahip olmak, ülkenin Washington’la pazarlık konumunu güçlendiren en önemli etkendir. İran‘a göre nükleer çalışmalarının meşruiyet kaynakları :
1. İran gelecekte enerji bakımından, diğer ülkelere bağımlıolmak istememektedir. İran’ın sahip olduğu önemli petrol ve doğal gaz kaynakları, nükleer enerjiye sahip olmaması için mantıklı bir sebep olamaz. Bugün doğal kaynaklar yönünden zengin olan İngiltere, Fransa ve Almanya ve Rusya da nükleer enerji kullanımına büyük önem vermektedirler.
2. Bu mesele artık İran için sadece enerji boyutunda kalmayıp, milli bir dava ve saygınlık meselesine dönüşmüştür. ABD‘nin her istediğini yaptıramayacağını göstermek ve uluslararası hukukun müsaade ettiği çerçeve de bu çalışmaların devam ettirilmesi İran dış politikasının önemli bir unsuru haline gelmektedir.
3. Genel mana da Ortadoğu’nun, özel manada ise İran’ın, nükleer silahlara sahip ülkeler tarafından çevrelenmiş olmasıdır. Bugün İsrail, Pakistan, Hindistan ve Rusya nükleer silahlara sahiptir. Böyle bir ortamda, her ne kadar İran kabul etmese de, nükleer silaha (en azından nükleer silah teknolojisine) sahip olmak, İran için bulunmaz bir kalkan ve caydırıcı güç olacaktır. İran’ın nükleer silaha sahip olma ihtimali kulaklara pek hoş gelmese de, Ortadoğu’da keyfi ABD müdahalelerinin önlenebilmesi ve İsrail’in anlaşmaz tutumunu terk etmesine yardımcı olması bakımından çok büyük önem arz etmektedir. Kaldıki İran, 1973 yılındaki Birleşik Arap Emirliği ile olan adalar bunalımından beri herhangi bir ülkeye karşısaldırgan bir tavır içersinde olmamıştır. Bunu destekler nitelikteki bir diğer olay ise, Soğuk Savaşdöneminde mevcut iki kutup arasındaki olasıbir çatışmayı engelleyen en büyük etken, her iki tarafında karşı vuruşyapabilme yeteneğine ve nükleer silahlara sahip olmalarıdır
4. İran’ın nükleer enerji konusunda ısrar etmesi, bir takım pozitif tartışmaları da beraberin de getirmiştir. Dünyanın bu konuya odaklanması, önemli nükleer silahlara sahip olan İsrail’in de neden benzer yaptırımlara maruz kalmadığını sorgulama imkânı doğurmuş ve nükleer silah ayrıcalığına sahip olan Güvenlik Konseyi daimi üyeleri İngiltere, Fransa, Çin, Rusya ve ABD‘nin de nükleer silahsızlanma için gereken fedakârlığı yapmaları gerektiği (yani nükleer silahlarını tamamen imha etmeleri) ciddi bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Mesela bir defasında İran’ın ortaya atığı, Ortadoğu’da nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge oluşturma teklifi, öncelikle İsrail tarafından reddedilmiş ve diğer ülkeler tarafından ciddiye alınmamıştır. Bugünse İran, haklı olarak nükleer enerjiye sahip olmayı, bağımsız bir devlet olmanın en doğal hakkı olarak görmektedir. İran daha aktif bir siyaset izlemek istemektedir ve içinde bulunduğu bölgede gerçekleşen olaylarda etkin bir güç olarak söz sahibi bir ülke olmak için nükleer güce sahip olmak istemektedir.

Yüksek politik, ekonomik ve askeri potansiyele sahip ülkelerin bu coğrafyada etkin ve baskın birer güç olarak yer alabildiğidir. Bundan dolayı İran bu etkin ülkelerden biri olmak istiyorsa nükleer silahlanma projesine başlamalıdır çünkü Ortadoğu ülkelerinin güç tanımının temelini askeri potansiyel oluşturmaktadır. Keza nükleer silahlanmayı savunan kesimlere göre de; İran bölgede bir güç olmak istiyorsa mutlaka nükleer silahlar edinmelidir. Ayrıca nükleer silahlanma İran için güçlü bir askeri unsur olmanın en ucuz yoludur. Bu sayede İran, ekonomisini çok zorlamadan bölgesinde önemli bir askeri güç olabilir. Çünkü konvansiyonel bir ordu kurmak için onlarca milyar dolara ihtiyaç duyulurken, nükleer bir güç olmak birkaç milyar dolara halledilebilecek bir problemdir. Nükleer silahlara sahip olmak nükleer silah taraftarlarına göre İran’a sosyal bir hareketlenme ve uluslararası ilişkilerinde itibar kazandıracaktır. Yani nükleer silahlanma güvenlikten çok itibar arttırmaya yarayacaktır . Nükleer silahların İran’ın güvenlik amaçları üzerindeki potansiyel rolü üzerine bir analiz yapmak nükleer silahların rolü, fonksiyonları ve İran’ın güvenliği konusunda tartışma yaratacaktır. İlk olarak İran’ın güvenliği, tarihsel süreç ve geçmiş tecrübelerden etkilenen mevcut tehditlerin ve çıkar tanımlamalarının bir fonksiyonudur. En kaba anlatımla İran’ın çıkarları şunlarla ilgilidir; toprak bütünlüğü, etki alanı(statü) ve ekonomik kalkınma. Bunlarda geçmiş tecrübelerden etkilenerek; bağımsızlık, yalnız kendine güven, hazırlıklı olma ve kültürel olarak kendini ifade etmek gibi değerlere büyük önem yüklemiştir. Tarihsel yanılgı ve hak ettiği statüye sahip olmama duyguları da dikkate değerdir.
İran’ın nükleer sorunu Batıile İran arasındaki güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Batılılar İran’ın nükleer çalışmalarındaki gerçek niyetin, nükleer silah edinme iradesi olduğu düşüncesindedir. İran’a karşıolan güvensizliğin, bu ülkenin bölgesel, küresel ve nükleer faaliyetleri bağlamında çeşitli sebepleri vardır. İran’ın şeriat kuralları ile yönetilmesi, ABD ve İsrail ile ilişkilerinin gergin olması ve bölgede radikal örgütlerle geliştirdiği diyalog, nükleer çalışmalara karşı duyulan kuşkuyu beslemiştir. Ayrıca askeri konsepte gerçekleştirdiği nükleer çalışmalarını 13 yıl dünyadan saklaması ve sürekli eksik bilgi vermiş olması, krizin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Dahası, İran petrol ve doğal gaz zengini olan bir ülke olmasına rağmen uranyum zenginleştirme konusunda ısrarcı bir tavır sergilemesi kuşkuları artırmaktadır. Ahmedinejad’ın iç ve dış politika da özellikle İsrail konusundaki radikal açıklamaları da endişeleri desteklemektedir. Batılıların İran’ın nükleer çalışmaları karşısındaki politikaların temelini bu güven krizi oluşturmaktadır. Bu nedenle İran’ın nükleer silah elde edebileceği tüm yollar tutulmaya çalışılmaktadır. İran’ın yakıt döngüsünün tüm aşamalarını kendi başına yürütme kapasitesine sahip olmaktan vazgeçmesi ve bu çalışmalarını Rusya topraklarında gerçekleştirmesi, mevcut şartlarda anlamlı bir öneridir. İran, Batılıların bu iddialarını kesinlikle kabul etmemekte, nükleer silah üretme niyet ve iradesi olmadığını ısrarla vurgulamaktadır. Güven krizini aşmak için nükleer silaha dair dini yorumda geliştirmiştir. İran’a göre nükleer silah üretimi İslam dini açısından doğru değildir ve İslam rejimi olarak nükleer silah edinmeyi istemeleri söz konusu olamaz. Ayrıca nükleer teknolojiye sahip olmak, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf olmasından dolayı İran için bir haktır. İran nükleer enerjiyi teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçı amaçlarla kullanmak için sahip olmak istediğini söylemektedir. Nükleer faaliyetlerini şeffaf, güvenilir ve hukuksal bir zeminde yürüttüğünü söylemekte ve bütün çalışmalarını NPT ve Ek Protokol çerçevesinde devam ettirdiğinde ısrar etmektedir.
İran’ın nükleer çalışmalarının son dönemdeki güvenlik ve dışpolitika konsepti çerçevesinde anlam ifade etmektedir. İran iç ve dışpolitikadaki hamlelerini nükleer programıetrafında yoğunlaştırmıştır. Nükleer çalışmalara iki düzlemde bakmaktadır . Birincisi; resmi söylemde saklasa da, başarabilirse nükleer silaha sahip olma niyetindedir. Nükleer silaha sahip olma isteği Şah döneminden günümüze kadar devam eden bir devlet politikasıdır. Ancak İran nükleer silaha sahip olmanın kolay olmadığının da farkındadır. Bu girişimin ne denli tehlikeli olduğunu ve uluslararası sistemin buna izin verme olasılığının zayıf olduğu bilincindedir. İran diplomasisinin kolay geri atmayan ve sınırları zorlayan yapısı bilinen bir olgudur. İkinci düzlemde ise; İran, rejiminin bekası doğrultusunda nükleer çalışmalarına çeşitli stratejik misyonlar yüklemiştir. Bu çerçevede, dünya ile arasındaki sorunun mahiyetinin değişmesine çalışmaktadır. Daha önce terörizm ve insan hakları konularında sürekli olarak suçlanan İran şimdi de nükleer konusu ile gündemdedir. Demokrasi ve insan hakları konuları ikinci plana itilmiştir. Ayrıca nükleer
sorun Batı ile İran arasındaki beka mücadelesinin ön cephesi sayılmaktadır. Çünkü İran rejimi birçok alanda değişmesi istenen bir yönetimdir. Bir başka ifade ile, İran’a göre, bugün nükleer çalışmalardan taviz verilirse, yarın diğer alanlarda taviz verilecektir. Bu görüşe göre, “Batılıların İran’dan istekleri nükleer çalışmalarla bitmeyecektir. Nükleer çalışmalarla ilgili istek kabul edildiğinde, arkasından insan hakları, demokrasi ve terörizm gibi farklı talepler gelecektir” görüşü hakimdir. İran nükleer planlamasının geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. Keza İran, 1957
yılında Birleşik Devletler atom için barış programının bir parçası olarak ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamıştır. Anlaşama koşul olarak teknik destek ve zenginleştirilmiş uranyum desteği öngörmekte ve barışçıl amaçlı kullanım için araştırma yapma işbirliğini deklere etmiş bulunmaktadır. Hamaney ve Rafsancani gibi liderler, İran’ın nükleer silahla sahip olmasını ulusal güç ve otoritenin en önemli koşulu olarak görmüşlerdir. Bu liderler, politik liderler olup uluslararası stratejist ve teknolojist değildirler. Onlar İran’ın bağımsızlığının ve İsrail- ABD’nin diktelerinden ve işgalinden kurtuluşun tek yolunu nükleer silahlar olarak görmüşlerdir. Onlara göre bu nükleer silahlar Pers medeniyetinin ne kadar ileri bir uygarlığa ulaştığını da gösterecektir. Ayrıca Şii İranlılar, nükleer gücün rakip Suni Araplara göre kendileri için bir üstünlük olduğunu düşünmektedirler. Sonuçta İranlı milliyetçiler nükleer silahlarıiç güvenlik, bağımsızlık, küresel eşitlik ve diğer büyük güçler karşısında eşit olarak görmektedirler . İran, füze programınıgüvenlik politikasına bağlıolarak değerlendirmektedir. Bununla ilgili iki tür füze vardır; Çin tarafından sağlanan cruise füze programı, Silk-vorm anti-gemi füzesi ve Sovyet Scud ve Kuzey Kore No-Dong’ların türevi olan SSM programı. En son geliştirilen SSM olan Şahab 4 iki defa test edilmiştir ve İsrail’e ulaşacak bir menzile sahip olduğu düşünülmektedir.
İran’ın Nükleer Enerji Tesisleri ve Silahlanma Girişimleri
İran’ın bugün bilinen en az 4 nükleer tesisi bulunmaktadır. Bunlardan en eskisi, Buşehr Nükleer Enerji Santrali’dir. Yapımına 1974’te başlanmıştır. Şimdilerde Rus uzmanların da katılımıyla, tesisteki inşaat çalışmaları sürdürülmektedir. İkincisi, İsfahan Uranyum Dönüştürme Santrali’dir. Ham uranyumdan zenginleştirilmişuranyuma kadar uzanan nükleer yakıt döngüsünde ilk aşama burada gerçekleştirilmektedir. Uranyum düşük düzeyde zenginleştirildiğinde, nükleer enerji sahasında kullanılabilmektedir; ama silah yapımında kullanılabilen uranyumun çok daha yüksek düzeyde zenginleştirilmesi gereklidir. Burada da devreye güneydeki Natanz Nükleer Santrali girer. UluslararasıAtom Enerjisi Ajansı’nın verilerine göre İran, Natanz’da az miktarda da olsa nükleer silah yapımında kullanılabilecek kalitede uranyum zenginleştirmeyi başarmıştır. Dördüncü sırada ülkenin güneybatısındaki Arak Santrali geliyor. Burada, ‘ağır su’ üretilmektedir. ‘Ağır su’, zenginleştirilmiş uranyumun alternatifi olan plutonyumun üretiminde kullanılmaktadır . Bu tesisler dışında, Bonob, Ramsar ve Tahran’da nükleer araştırma reaktörlerinin bulunduğu bilinmektedir. Tesisler, tek bir belirleyici saldırıdan kaçınabilmek için yüzlerce kilometrelik genişbir alana dağıtılmışdurumdadır. Bazıüretim tesisleriyse yeraltındadır. Havadan ve karadan çok sıkıbir biçimde korunmaktadırlar. Bir başka deyişle, İran’ın nükleer tesislerini ortadan kaldırmak hiç de kolay görünmemektedir.

İran nükleer çalışmaları konusunda tutum ve politikaların belirlenmesi Muhafazakâr bloğun elindedir. Reformcu CumhurbaşkanıHatemi, nükleer diplomasinin belirlenmesinde çok etkili değildir. İran nükleer diplomasisi Hatemi Hükümetine bağlıolan Dışişleri Bakanlığıve İran Atom Enerji Kurumu tarafından yürütülmemektedir. Nükleer politikanın belirlenmesinde etkili olmayan Hatemi ve Reformcular, İran’ın nükleer bir güç olmasını savunmaktadırlar. Reformculara göre İran nükleer enerji konusunda haklıolsa da bu sorunu kendisi ve uluslararası sistemle İran arasında bir soruna çevrilmesini istememektedir. Nükleer konusunda çalışmalar Dini Lider Hameney tarafından idare edilmektedir. İran nükleer diplomasisi İran Güvenlik Yüksek Konsey (Şuray-e Aliy-e emniyet-e Milli) Sekreteri olan Hasan Ruhani tarafından yürütülmektedir. Nükleer diplomasinin Muhafazakârlar tarafından yürütülmesi bu konunun İran açısından ne kadar yüksek öneme sahip olduğunu göstermektedir. Bu durum ayrıca nükleer çalışmaların Muhafazakar bloğun zihniyeti, isteği ve eğilimleri çerçevesinde şekilleneceğini de göstermektedir. Muhafazakar blok kendi içinde nükleer diplomasi konusunda farklı görüşlere sahiptir. 7. Meclis’te çoğunlukta olan radikal muhafazakarlar, İran’ın nükleer konusunda AB’nin karşısındaki tutumunu kabul etmemektedir. Bu grup İran’ın nükleer konusunda daha radikal davranmasınıve gerekirse NPT’den çıkmasınıönermektedirler. İran nükleer diplomasisi reformcu bloğun başarısızlığının ortaya çıktığı, siyasal sistem içinde en zayıf oldukları ve Muhafazakarların İslami Şura Meclisi (Mecles-e Şuray-e İslami)’nde çoğunlukta olduğu bir dönemde gerçekleşmektedir.
İran nükleer konusundaki resmi görüşünü ( devlet yetkililerinin açıkladığı) nükleer enerji ve nükleer silah ayrımıesasında belirtmektedir. İran, nükleer politikasında nükleer silah ve nükleer enerji arasında ayırımın dikkate alınmasıgerektiğini vurgulamaktadır. İran nükleer enerji elde etmek istediğini açıkça bildirmektedir. İran’a göre nükleer enerjiye sahip olmak bir haktır ve bu haktan vazgeçmek istememektedirler. İran nükleer enerjiyi; teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçıamaçlarla kullanma hedefi doğrultusunda sahip olmak istemektedir. Buna karşılık İran, nükleer silah üretmek niyet ve iradesinde olmadığınıısrarla bildirmektedir. İran’a göre nükleer silah üretmek, İslam dini açısından da doğru değildir ve İslam rejimi olarak nükleer silah üretmeyi kabul etmediklerini vurgulamaktadır. İran’a göre nükleer silah elde etmek İslam dininin tasvip etmediği bir olay olduğu için İran’ın niyet ve iradesinin dışındadır. OPEC üyesi ülkeler içinde İran nükleer güç olmaya çalışan tek ülkedir. İran 1992’den günümüze kadar UluslararasıAtom Enerji Ajansına eksik bilgi verdiği ortaya çıkmıştı Nitekim İran’ın birçok nükleer tesisleri ve çalışmalarırejim muhalifi gruplar tarafından ifşa edildikten sonra İran’ın bunlarıkabul etmek zorunda kaldığıda bilinmektedir. 14 Ağustos 2002 yılında Humeyni muhalifleri, yurtdışında yaptıklarıaçıklamayla dünyaya Natanz ve Arak’ta iki adet gizli nükleer tesis olduğunu duyurmuştur. Humeyni rejiminin nükleer silahlara ulaşmak üzere olduğunu, belki de ulaştığınıduyurmuştur. Tahran önceleri bu iddiayıyalanlayarak, muhaliflerin intikam duygusu ile hareket ettiklerini öne sürmüştür. ABD casus uydusunun çektiği nükleer tesis fotoğrafları13 Aralık 2002’de CNN’de yayınlanmıştır. UluslararasıAtom Enerjisi Ajansırejim muhaliflerinin açıklamalarınıve CNN’in yayınlarınıihbar kabul ederek İran’dan bilgi istemiştir. Bu tesisleri incelemek istediğini Tahran yönetimine duyurmuştur. İran bu konuyu ağırdan alarak, bu tesislerin ağır su tesisleri olduğunu açıklamıştır. ABD’nin tutumuyla UAEA Başkanı Muhammed El Baradey, bir ekiple birlikte 2003 Şubat’ta İran’a gitmiştir. Nükleer tesislerde inceleme yapılmış fakat incelemenin ayrıntılarıkamuoyuna duyurulmamıştır. UAEA tesislerin sivil amaçlıolduğunu öne süren İran’a NPT’nin Ek Protokolü’nü imzalamasınıistemiştir. Bu Ek Protokolle UAEA ani denetim şansı bulmaktadır.
İran’ın bunu kabul etmemesi üzerine 16 Haziran 2003 tarihini taşıyan raporla İran’ın NPT’ye aykırıhareket ettiği resmen ilan edilmiştir. İran’ın nükleer silah üretme kuşkusunu yaratan diğer konu ise uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisinden vazgeçmek istememesi olmuştur. Söz konusu maddeler nükleer silah üretimi sağlayan maddelerdir. Başka bir ifade ile uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisine sahip olan bir ülke kolayca nükleer silah üretme kapasitesine de sahip olabilmektedir. İran söz konusu teknolojilere sahip olduğunu ve bu güçten vazgeçmeyeceğini açıkça bildirmektedir. İran’ın nükleer silah ürettiğine dair ortada yeterli kanıt yokken üretmediğini de ispat etmekte zorlanmaktadır. Ayrıca İran’ın nükleer silaha sahip olmak için kendince çok önemli gerekçeleri de vardır. İran rejimi 1979’da gerçekleşen İslam devriminin ürünüdür. İslam devrimi ortaya çıktığından itibaren ABD gibi süper güçlere ve bölge devletlerine meydan okumaya başlamıştır. Bu doğrultuda siyasal İslam olgusu çerçevesinde Devrim ihraç politikasınıbenimsemiştir. Söz konusu durum İran’ın küresel sistemdeki konumunu belirlemektedir İran, ABD ve İsrail düşmanlığınıdışpolitikasının temel söylemi haline getirmiştir.
Bölgede ve dünyadaki siyasal arayışlarınıbu çerçevede tanımlamaya ve düzenlemeye girişmiştir. İran; dünyanın en büyük gücünü düşman olarak tanımlaması, sürekli tehdit algılamasıiçine girmesi, bekasının istenilemediği ve sınırlandırıldığı, güçsüzleştirildiği ve dünya sisteminden dışlanmak istendiği endişesine kapılması kendisini güvenlik devleti haline getirmiştir . İran, 1980–88 Irak Savaşında potansiyel tehditlerin fiili tehditlere dönüşebilme olasılığınıda çok iyi anlamıştır. SSCB’nin yıkılmasıile beraber Soğuk Savaş’ın bitmesi ile ortaya çıkan küresel durum İran’ın yalnızlaşmasına ve ABD ile tek başına karşıkarşıya kalmasına neden olmuştur. Bu dönemden sonra İran, dışpolitikada pragmatist davranış çerçevesinde komşularıile iyi ilişki kurma çabasına girmişve ayrıca AB ile yeni ve farklı bir ilişki modeli geliştirmeye çalışmıştır. Bu dönemden itibaren askeri ve savunma gücünün geliştirilmesi, devletin temel politikasıhaline gelmiştir. İran nükleer silah üretme çabasına bu dönemden itibaren girmeye başlamıştır. İran, nükleer silah elde etme istek ve eğilimine ABD ve İsrail’in tehditlerini durdurmak için girişmiştir. İran kendisinin, ABD ve İsrail tarafından çevrelendiğini ve ayrıca nükleer silaha sahip olan komşuları(Hindistan, Pakistan, İsrail) tarafından kuşatıldığını düşünmektedir. Görüldüğü gibi İran, nükleer silah elde etme çabasına ABD ve İsrail karşısında caydırıcılık gücüne ve bölgede denge kurma arayışları çerçevesinde girişmiştir . İran, Şah rejiminin sona ermesinden bu yana bölgede ABD’nin baş düşmanlarından olmuştur . Zbigniew Brezinski’ye göre; İran açıkça bölgesel hakimiyete adaydır ve ABD’nin etkisini kırmaya da hazırdır. Ayrıca İran’ın bir imparatorluk geleneği vardır ve bölgedeki Rus ve Amerikan varlığıyla yarışmak için hem dini hem de milliyetçi motivasyona sahiptir . İran nükleer çalışmasının nasıl sonuçlanacağıkonusunda ABD, AB, İsrail ve Rusya’nın tutumu belirleyicilik taşımaktadır. ABD İran’ın nükleer çalışmasınıbitirme niyetindedir. Soğuk Savaşdöneminin sona ermesiyle birlikte, Sovyetler Birliği tarihe karışıyor ve ABD tek süper güç haline geliyordu. Tek süper güç haline gelen ABD’nin İran’a bakışaçısıda giderek katılaşıyordu. 1995 sonrasıWashington yönetiminin İran ile ilişkisini etkileyen önemli unsurlardan birisi Çin’in Körfez Bölgesi’nde giderek artan etkinliği ile birlikte gelişen Tahran-Pekin yakınlaşmasıdır .

İran’ın Nükleer Enerji ve Silahlanma Konusunda İşbirliği Yaptığı Ülkeler

1979 devrimi ile Batıile bağlarınıkoparan İran, Çin ve Rusya’ya dönmüştür. 10 Ekim 1992’de Rafsancani, Çin’den bir ya da iki 300–330 megavatlık reaktör satın almasına ilişkin görüşmelerin sona erdiğini açıkladığıziyaret Pekin’de gerçekleştirilmiştir. İran Savunma Bakanıtarafından bir reaktör daha alınmasına ilişkin görüşler ziyaret boyunca da dile getirilmiştir. Temmuz 1994’te İran ile Çin Tahran yakınlarında Çin’in 300 megavatlık bir reaktör inşa edeceği bir anlaşma imzaladıklarınıaçıklamışlardır. O zamandan beri İran, Çin’deki Quinshan ve Zhejiong bölgelerindekilere benzer iki tane 300 megavatlık hidrolik nükleer reaktörünü Çin’den satın alma isteğini açıklamaya başlamıştır. İranlıgörevliler anlaşmada 800–900 milyon dolarlık bir peşin ödeme yaptıklarını belirtmişlerdir. Raporlar 1995 Ekim’inde Çin’in, Tahran’ın 160 km kuzey doğusundaki Karaij’de Calutron üretiminin kolaylık tesislerinin gelişiminde İran’a yardım ediyor olduğunu su yüzüne çıkarmışve İçişleri BakanlığıÇin’in 1996’da İsfahan civarındaki gaz difüzyonu kolaylık tesislerinin gelişiminde İran’a yardım ettiğini belirtmiştir . İran, Rusya’dan nükleer reaktör araştırmaya 1980’lerin ortalarında başlamıştır ve bundan sonra da Rusya ile görüşmeler yürütmüştür. Kasım 1994’te İran, Şah zamanında Alman şirketleri ile başlayan Buşer’deki reaktörü tamamlamak için Rusya ile 780 milyon dolarlık bir anlaşma yapma konusunda anlaşmıştır. İran, bu anlaşmayı 1995’te imzalamıştır. Rusya, İran’a yalnızca nükleer programında ve füze programında kullanacağı malzemeyi değil bunun dışında denizaltıları, denizden ateşlenen ve karadan karaya füzelerinde içinde bulunduğu gelişmişkonvansiyonel silahlar da tedarik etmektedir. Rusya ve İran bunun dışında –özellikle ABD İran’ın Hazar enerjisine ulaşmasınıve Rusya’nın Hazar enerjisini planlamasını engellediği zamanlarda – Hazar’da ortak menfaatlere sahiptirler. Rusya ile İran arasındaki ilişkileri tetikleyen asıl gelişme ise aslında Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin küresel bir güç olma amacına yönelik politikaları olmuştur. Özellikle SSCB’nin dağılmasıve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin getirdiği tek süper güç olmanın avantajlarınıdeğiştirerek dünya politikasında inisiyatifi ele almayı düşünen ABD, bununla paralel olarak artan ekonomik avantajlarıda sonuna kadar kullanarak siyasal üstünlüğünü ekonomik üstünlükle perçinlemek istemiştir. Bu doğrultuda Orta Asya ve Hazar Bölgesi’ndeki petrol paylaşımından önemli paylar edinerek bir anlamda Rusya’nın arka bahçesine gelip yerleşmiştir. İran’ın önemli bir jeopolitik dost olduğunu hatırlayan Rus politikacılar, Tahran ile olan bağlarını önemsedikleri için olası bir politik hamlelerinin sonuçlarının ağırlığı hakkında dikkatli davranmaktadırlar. Rus yetkililerin sadece sivil nükleer tesis ile sınırlandırarak güvence verdiği Moskova’nın İran’la olan işbirliği, Rus liderlerin kendi dışve stratejik politikalarınıinşa etmeye kalkışmalarışeklinde göze çarpan en önemli konu olarak ortaya çıkmıştır.
Rusya, ABD’nin izlediği Orta Asya’da güçlenme ve varlığınıarttırma çabalarını dengelemek için üçlü stratejik işbirliğini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Çin yönetimini kendi yanına çekmek isteyen Rusya bu ülke ile askeri alanda stratejik işbirliği içine girmiştir. Çin yönetiminin, ihtiyaç duyduğu askeri teknolojiyi bu ülkeye transfer eden Rusya, Çin yönetimine, stratejik silah sistemlerinin modernize edilmesi için önemli derecede destek sağlamıştır. Diğer yandan Rusya yönetimi, İran ile ilişkilerini arttırmaya gayret etmiştir. Bu amaçla Rusya, İran’a milyarlarca dolar tutarında balistik füze sistemleri satmıştır ve nükleer teknoloji transfer etmiştir. 1990’ların ortalarında İran, Rusya ile Buşer’de suyla soğutulan bir nükleer reaktör inşa edilmesi için 800 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştır. İki ülke arasındaki altyapı anlaşması, ikisi Buşer’de inşa edilen reaktör benzeri VVER–1000 tipi, diğer ikisi de VVER–440 tipi olmak üzere dört nükleer reaktörün inşasına imkan tanımaktaydı ki bunların toplamıda 3 milyar doları bulmaktaydı . ABD’nin giderek Orta Asya ve Hazar’da askeri siyasi varlığınıarttırarak Rusya’yı kuşatmaya çalışmasıbu ülkeyi tedirgin etmektedir. Dolayısıyla ABD tarafından Rusya’ya yönelik baskılar ve bu devleti İran’la ilişki kurmaktan alıkoymaya yönelik çabalar başarılı olmamıştır. Kaldıki; Rusya birçok alanda ortak çıkarlarıolduğunu düşündüğü İran’a silah satmasınıABD’nin güvenliğini tehdit ettiği savınıda inandırıcıbulmamaktadır . Akademik ve düşünce kurulları, “çevreleme” politikalarının İran’ı Rusya’ya daha fazla yaklaştırdığınıve Batı’yıdaha fazla dışlamasına neden olduğunu söylemektedirler. Böylece, Rusya-İran yakınlaşmasıyalnızca enerji değil, silah alım satımıalanlarına da kaymıştır .
Kaynak
Zühal Bayındır , İran ‘ ın Nükleer Silahlanma Politikası
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Zülal Bayındır’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com