içinde , ,

Türk Tarihinde Geleneksel Dini İnanışlar

Gök Tanrı İnanışı

Türklerin İslâm dinini kabul etmelerinden önce Budizm, Hinduizm, Manihaizm, Mecusilik, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinlere de girdikleri görülmektedir. Ancak bunlar topluca değil, bazı boyların geleneksel inançları dışındaki bu dinlerden bazısını benimsemesi şeklinde olmuştur. Toplu haldeki benimseme sadece İslâm’a girişte olmaktadır. Saydığımız dinler dışında Türkler arasında en yaygın ve etkili olan dinî inanış, halkın tarih öncesi devirlerden beri inandığı, geleneksel halk dini diyebileceğimiz eski Türk dinî inanışlarıdır. Türkler, çok erken çağlardan beri “Gök Tanrı Dini”ne ve “Tek Tanrı”, “Bir Tengri”ye inanışa yönelmiştir. Bu inanışlar, Türk toplumlarında, otoritenin sağlanmasında ve disiplinin doğmasında önemli rol oynamıştır. M.Ö.2. yüzyılda, Hunlar ve diğer Türk kavimlerinde, geleneksel olarak yaygın bir Gök Tanrı inancının varlığı görülmüştür.
Çin, Bizans, Arap, Ermeni ve Süryanî kaynakları, Türk boylarının hepsinde Tek Tanrı, Gök Tanrı İnancı bulunduğunu haber vermektedir. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar gibi Türk Devletlerinde, Türk boylarının hemen hepsinde dinin merkezinde Gök Tanrı (Yüce Tanrı, Tek Tanrı) inancı bulunmaktadır. Gök Tanrı inancının esaslarını, Orhun Kitâbeleri’nde tespit etmek mümkündür. Orhun Kitâbeleri’nde, çok yerde zikredilen “Tengri”, bazen “Türk Tengrisi” şeklini almakta ve bir “Millî Tanrı” niteliği taşımaktadır. Oğuz Kağan Destanı’nın Uygurca nüshasında da “Kök Tengri” kelimesi geçmektedir. Oğuz Kağan topraklarını çocukları arasında paylaştırırken, yaptığı seferleri Tanrısına eda edilmiş bir borç olarak göstermektedir. Ayrıca destanda “Gök Tanrı düşümde verdiğini hakikate çıkarsın”, “Tanrı bütün dünyayı senin uğruna bağışlasın”, “Ben gök Tanrı’ya borcumu ödedim” ifadeleri yer almaktadır. Orhun Abideleri’nde Tanrı’nın bütün yüce sıfatları sayılır. Bu yazıtlardaki ifadelerde Türklerin inandığı Tanrı tektir, “Gökte”dir, ezelî ve ebedîdir, eşi ve benzeri olmayandır, hayat verendir, yaratandır, öldürendir, iradesine göre hükmedendir, yardım edendir, cezalandırandır, kulun duasını kabul edendir, esirgeyen ve bağışlayandır, her şeyi en iyi bilendir, insanlara bilgi veren ve yol gösterendir. Türklerin bu tek Tanrı anlayışı, Çinlileri de etkilemiştir. Çinlilerin tek Tanrı’yı ifade etmek için kullandıkları “Tien” kelimesini Türklerden aldıkları belirtilmiştir. Uygur alim Abdüşükür Muhammed Emin Uygurların eski dinlerini incelerken Gök Tanrı’nın, Hun, Türk ve Uygur kağanlıkları döneminde Baş Tanrı olarak görüldüğünü, hatta Şamani unsurlar arasında bile gök yüzünün tanrılar mekanı olduğunu, gökteki tanrıların Başbuğunun Gök Tanrı olduğunu ifade etmiştir. O, önemli bir işe karar vermeden önce, Gök Tanrı’dan izin almanın Türkler arasında bulunan eski adetlerden biri olduğunu vurgulamıştır.
Nitekim, Türkler arasındaki Tek Tanrı, Gök Tanrı inancının varlığı yabancı bilim adamları tarafından da tespit edilmiştir. 7.yy. Bizans tarihçisi Th. Simocattes, Göktürklerin kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tâzim ettiklerini, fakat yalnız, yerin, göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir. Çinli tarihçi Li Jin Xin eski Türklerin inandıkları Gök Tanrı’nın tüm evrenin sahibi olduğunu yazmıştır. Türkler arasındaki Gök Tanrı inancını Kafesoğlu şöyle açıklamaktadır:
” Gökyüzündeki tabiî varlıkların büyük rol oynadığı eski ‘halk dinleri’nde, özellikle dikkati çeken nokta, bütün eski kavimlerin güneşi, ayı ve yıldızları ‘tanrılar’ olarak tanımlamaları, fakat bizzat ‘gök’ ile ilgilenmemeleridir. Halbuki, bozkır Türk dininde, gökyüzü belirtileri (güneş, ay, yıldızlar) değil, yekpare gök’ün sembolleştirdiği tek ‘Tanrı’ inancı temel teşkil etmektedir. Bu suretledir ki, ‘Gök Tanrı’ dini Türklere mahsus bir inanç sistemi olarak ortaya çıkmaktadır.”

Yer-Su İnanışı

Eski Türkler Gök Tanrı’ya inancının yanında tabiatı da kutsal kabul eder ve bu tabiat inanışını “yer-su” (yer-sub) terimiyle ifade etmektedir.  Aynı şekilde Çin kaynakları Hunlar’ın Gök Tanrı’ya, Yer-Su ruhlarına ve atalarına kurban sunduklarını haber vermektedir. Eski Türklerde yer ve sular, “ıduk”, yani Tanrı tarafından gönderilen kutsal hediyeler sayılmıştır. Orhun Abideleri’nde Tek Tanrı inancına paralel olarak Yer-Su ruhlarının mukaddes olduğunu belirten ifadeler yer almıştır. Bu ifadelerden biri şöyledir:
Yukarıda Türk Tengrisi,
Türklerin mukaddes yeri, suyu.
Göktürkler, “mukaddes yer-su” terimiyle hem koruyucu ruhları hem de vatan topraklarını kastetmiştir. Geleneksel Türk Dini İnanışlarını muhafaza eden Türk boylarındaki dağ, su (ırmak, göl, pınar), ağaç, kaya inanışları, Türk yazıtlarında Yer- Su adı altında toplanmıştır. Türkler arasında Yer-Su inancının yaygın olması, insanın topraktan yaratılması ve tekrar toprak olacağı inancıyla da alakalandırılmaktadır. Dünya genelinde yaygın olan bu fikir, Çinli bilim adamları tarafından Yer-Su inancıyla bütünleştirilmiştir. Çin’in çok eski dönemine ait Örf ve Adetler Tarihi adlı tarihî kaynakta kadın ilah Noyvan’ın sarı topraktan insan yaptığı konusunda ilginç rivayetler yer almıştır. Günümüzde Uygurlar arasında bu Yer-Su inancının izlerine rastlanmaktadır. Bunun en bariz özellikleri insanların toprak ile olan ilişkilerinde karşımıza çıkmaktadır. Nitekim, Uygurlar geleneksel inanışlarıyla İslâm’ı birleştirmekte ve şöyle bir manzara ortaya çıkmaktadır: Onlar ölen insanı mezara koyduktan sonra, cenaze namazına katılanlar ellerine birer avuç toprak alıp (alınan toprağa Uygurlarda “İhlas Topisi” denmektedir.), dua okuduktan sonra, avuçlardaki toprağı birleştirip cesedin üzerine serpmektedir. Yer inancı dağ, su, orman gibi tabiat varlıklarının kutsallaştırılması inancına temel teşkil etmektedir.

Dağ İnanışı

Türk din tarihinde Yer-Suların en önemli temsilcileri dağlardır. Gerçekte Türklerde “dağ kültü”, Gök Tanrı inancıyla ilgilidir. Orta Asya’da dağların adları mübarek, mukaddes, büyük ata, büyük hakan gibi anlamları içeren Han Tanrı, Buztağata, Iduk, Art, Kuttağ…gibi isimlerle anılmıştır. Çinlilerin Tien-şan dedikleri Tanrı Dağı, Hunların en önemli kutsal yerlerinden biri olmuştur. Harun Göngür’ün Cüveynî’den naklettiğine göre, Uygurlar arasında saadet ve bolluk sağladığına inanılan Kuttağ diye bir dağın bulunduğundan söz edilmektedir. Eski Türkler Ötüken, Tanrı, Uluğ Dağları’nı (Yedi Su vilayetinde) tanrı dergahı diye kabul etmişlerdir. Bu kutsal dağlara olan inançtan dolayı Hun, Göktürk, Uygur hakanları Ötüken Dağı’nı başkent yapmıştır. Devlet erkanları toplantılarını ve devlet kurultaylarını o dağda yapmıştır. Uygur bölgesindeki dağlara Tanrı Dağı denmesi, onun masmavi buzlarla kaplı tepelerinin “Han Tanrı”, “Muztağ Ata” isimleriyle anılması yine dağların kutsallaştırılmasıyla ilgili bir inançtır. Eski Hun koşmalarında da dağ ile ilgili bir çok örnekler mevcuttur.
Ayrilip kalğanda Tilen tagidin,
Avumas bop kaldi çarva-malimiz.
Ayrilip kalğanda Alçi tagidin,
Munglinip sargaydi kız ayalimiz.
Tilen dağından ayrıldığımızdan beri,
Sürülerimiz çoğalmıyor.
Alçi dağından uzaklaştığımızda,
Kadın ve kızlarımız gam ve sıkıntıya daldı.
Bu koşmalardan da anlaşıldığı gibi Uygurların ataları bazı dağları kutsal ve sığınılacak yurt olarak görmüşlerdir. Dağla ilgili inanışlar, dağa gösterilen saygı, dağların Türk hayatında oynadığı önemli rolünden kaynaklanmıştır. Türk toplulukları arasında dağ, her zaman insanların sığınağı olarak kabul edilmiş, içinde insanları barındırdığına inanılmıştır.

Ağaç ve Orman İnanışı

Geleneksel Türk dini içerisinde, tabiat kuvvetlerine inanç çerçevesinde dağ inanışının yanı sıra “orman ve ağaç inanışı” da önemli bir yer tutmuştur. Bunda Ötügen dağının ormanlarla kaplı olmasının ve buraların Göktürkler ve Uygurlarca kutsal sayılmasının tesiri büyük olmuştur. Gerçekte orman inanışının, ormanda yaşayan ve yiyecek derleyip avcılık yaparak geçinen ilkel topluluklara mahsus olduğu; Türklerin de göçebe çoban hayatına oradan geçtikleri öne sürülmüştür. Türkler arasında bozkır kültürünün hakim olduğunu kabul eden bazı bilim adamları bu görüşe karşı çıkmıştır. Günümüzde Uygurlar arasında bazı ağaçlara özel önem vererek kutsal sayma inancı hala devam etmektedir. Uygurların inancında, elma kötü ruhlu olmayan sihirli ağaç sayılır. Onun için cinlerin ruhuna değsin diye elma ağacı ve elma kurusunu kullanarak tütsü yaparlar. Bunun için Perihunluk geleneğinde tuğ bağlandığında onun dalına bir elma ağacı asılır. Bahşi’nin (dinî hekim) elinde de elma sopası olur.

Su (Pınar, Irmak, Göl) ve Ateş İnanışı

nuna
Türklerin tabiat inanışında su önemli yer tutmuştur. Orhun Yazıtları’nda su, yer ile birlikte kutsal sayılmıştır. Eski Uygurların tarihî destanı “Oğuzname”de Oğuz Kağan’ın su tanrısının kızıyla evlenip, doğan oğluna da Deniz adını verdiği söylenmektedir. Uygur halk hikayelerinden “Yeril taş”ta dışlanan yetim kızın kardeşi sihirli su içtiği için geyiğe dönüştüğü, yetim kızın, su tanrısının yardımıyla düşmanların elinden kurtulduğu yazılmaktadır. Sihirli su içen kimsenin geyik veya kurda dönüşeceği gibi inanışlar halkın “Kutsal Su” inancıyla yakından ilgilidir. Halk arasında suyla ilgili inanışlardan biri de, bir kişi rüyasında suda yüzerse bütün günahları affedilir şeklindedir. Su inancından dolayı, Uygur Türkleri tarihinde ismi geçen hakan ve kahramanların çoğunun isimlerinin başına su, bulak (pınar), köl (göl) gibi suyu çağrıştıran kelimeler eklenmiştir. Mesela: Köl Erkin, Uygur Kutluk Bilge Köl Kağan, Köl Bilge Kağan, Köl Tekin, Bilge Kıdırhan, Köl Tarkan gibi kişi isimleri, Yetim Bulak (pınar), Oyma Bulak, Şor Bulak, Yan Bulak, Mercan Bulak, Noruz Bulak, Kizilsu, Aksu, Toksu, Yedisu, Onsu, Yaman Su gibi yer adları yukarıda bahsettiğimiz suyla ilgili inançlardan birer yansımadır. Türkler arasında ilk dönemlerden itibaren, ateş ile ilgili inanç ve uygulamalar görülmüştür. Onlar ateşin kutsal olduğuna ve temizleyici özelliği bulunduğuna inanmışlardır. Bu nedenle Türkler ateş ile hastaları tedavi etmeye çalışmış, ölüleri ve yaşadıkları evleri onunla tütsülemişlerdir. Bunlara ilave olarak ateş aynı zamanda bir kehanet aracı olarak da kullanılmıştır.

Atalara Saygı İnanışı

Ölmüş atalara tâzim ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve âdeti, Geleneksel Türk dini tarihinin en önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı kült konusu olmamakta, yalnızca saygıdeğer olanlar buna erişmektedir. Atalar kültü ile ilgili olarak, Türklerde ataların tasvirlerinin yapılıp saklandığına dair kayıtlar bulunmaktadır. Orta Asya Türkleri arasında görülen ve bazıları keçeden, paçavradan, kayın ağacı kabuğundan, bazıları da hayvan derilerinden yapılan sembollere Altaylılarda “töz”, Yakutılarda “tangara” denilmektedir. Bunlar duvarlara asılır veya torbalarda saklanmakta, önemli bir yolculuğa veya ava çıkılırken üzerlerine saçı saçılıp, ağızlarına yağ sürülmektedir. Moğolların “ongon” adını verdikleri tös veya töz kelimesi, anlam itibariyle “asıl, menşe, kök” demek olup, Uygur ve Hakaniye lehçelerinde de bu kelime aynı anlamı ifade etmektedir. Bu sembollere tös veya töz
denmesi ise, onların atalarının ruhunun hatırası olarak yapıldığını göstermektedir. Çin kaynakları, Göktürklerdeki benzeri uygulamaları “tanrıların tasvirleri” şeklinde bildirdikleri gibi, bir kısım araştırmacılar da tözlerin put-fetişler olduklarını ifade etmişlerse de, XIII.Yüzyılda Budist Uygurların tapınağında rastlanan tözler hakkında rahip Rubruk’un verdiği bilgi, yabancıların değerlendirmelerinin aksine, Uygurların onları tanrıların tasvirleri olarak değil, fakat ölen yakınlarını temsilen ve onların anısına yaptıklarını ve tapınaklarda sakladıklarını göstermektedirler. Ebu’l Gazî Bahadır Han’ın, tözlerle ilgili olarak, “bir kimsenin yakını öldüğünde onun suretini (kugurcak) yapar ve evinde saklardı” şeklindeki ifadesi de tözlerin ölen yakınları veya ataları temsil ettiğini göstermektedir. Eski Türklerde mezarlara dikilen balballar atalara saygıyı esas alan bir inanıştan kaynaklanmaktadır. Şincan Üniversitesi Filoloji Enstitüsü öğretim üyesi, Halk bilimcisi Rahile Davut, yaptığı bir araştırmada “Mezara tapma, Uygurların oldukça önemli bir bölümünde yaygın olan bir inanç faaliyetidir” diye yazmakta ve bunun kaynağının Uygurlardaki Şaman dini inancı ile ilgili olduğunu vurgulamaktadır.
Uygurlar arasındaki bu uygulamaları Şamanî unsurlardan ziyade Geleneksel Türk Dini inanışları arasındaki Atalar Kültü (yada atalara saygı) çerçevesinde değerlendirmek daha yerinde olacaktır.

Totem İnanışı

Din bir inançtır, fakat her inanç din değildir. İkisinin arasındaki fark kutsallık kavramında belirir. Dinî inançlarda varlıklar hakkında kutsal olan ve olmayan (meselâ İslâm’da haram, helâl) diye ayırım yapılmıştır. Kutsal olanlara dokunmak, karşı gelmek yasaklanmıştır. Tâzim etmek, saygılı davranmak suretiyle onları memnun etmeğe çalışmak lâzımdır. “Onun akrabası” anlamında gelen “totem” kelimesi, Kuzey Amerika’da yaşayan bir Kızılderili kabilesi dilinden alınmış olup, 1791 yılında ilk defa İngiltereli seyahatçi John Long’un Kızılderililer Yurduna Seyahat adlı kitabında ortaya atılmıştır. Çin’de totem kelimesi 1903 senesinden sonra İngilizce’den Çince’ye tercüme edilen eserlerde görülmeye başlamıştır. Halk bilimcisi Abdukerim Rahman:
“Tarihi kaynaklar ve arkeolojik kazılardan elde edilen malzemelere bakıldığında, Uygurlarda Totem inancının oldukça fazla olduğu görülmektedir. ‘Vei-Name Hunlar Tezkeresi’nde ‘Bir Hunlu kızla kurdun eşleşmesinden Tanrıkut doğmuştur’ denmektedir. ‘Cuname Türkler Tezkeresi’nde ‘Türklerin bayrağında altın renkli kurtbaşı vardır. Bu bayrak, Uygurların kurt’tan doğduğunu sembolize etmektedir. Dolayısıyla, bu aslını unutmama anlamındadır’ şeklinde yorumlanmaktadır.
‘Yeni Tangname: Türkler Tezkeresi’nde: ‘Sarayın kapısı önündeki ağaca altın renkli kurt başının resmi çizilmiş bayrak asılmış, onlar doğuya bakarak otururlar’, ‘Hakan tahta oturacağı vakit önce kurt başlı bayrağı selamlar, daha sonra oturur’ ifadesi yer almaktadır” diye yazmaktadır.
Sovyet arkeologları Moğolistan’daki Budist harabelerinde yaptıkları kazıda bir kemer bulmuşlardır. Bu kemer üzerinde bağlı bir dişi kurdun dört Türk çocuğunu emzirmesi resmedilmiştir. 1957 yılında ise Moğol arkeolog Doromcagulu, Miladi 570 yılında Türk Hakanı Moyonçur’un yaptırdığı bir abideyi bulmuştur. Aynı şekilde burada dişi bir bozkurdu emen bir çocuğun resmine rastlanılmıştır. Çince yazılı kaynaklarda Uygurların atalarına ait rivayetlerde kurdun insanı dünya’ya getirdiği, “Asena” adlı dişi kurdun adını Uygur boylarından birinin kendine soyadı yaptığı söylenmiştir. Oğuz Han destanında: mavi tüylü, mavi yeleli bir erkek kurdun orduya yol gösterdiği, aynı zamanda Oğuz Hakan’ın “Kurt bizim sembolümüz olsun” sözleri yer almıştır. Her ne kadar bazı kazılarda kurt resimlerine rastlansa veya Eski Türklerle kurt arasında çok yakın bir ilgi bilim adamlarınca kurulsa bile, eski Türklerde kurt saygı duyulan bir mahluk olmasına rağmen, ona tapınılmamıştır. Kurdun totemizmle ilgisi olsaydı, onunla ilgili Türkler arasında bir avlama yasağının olması gerekirdi. Bu nedenle herhangi bir toplulukta bazı hayvanlara saygı duyulması, o topluluğun totemci olduğuna delil sayılmamaktadır. Zamanla toplumun gelişmesiyle insanların hayvanlara olan inanışları değişime uğramıştır. Kurda olan inanışta da bazı değişimler olmasına rağmen, kurtla ilgili bir çok inanış Uygurların arasında korunarak günümüze kadar gelmiştir.
totem
Mesela: Uygurlar “Oğlan mı doğurdu kız mı?” sorusunun yerine “Börimı, tülkimu?” (kurt mı, tilki mi?) diye sorarlar. Erkekler kurt kemiğinden muska yapıp asarlar. Kadınlar doğum yaptıktan sonra, çocuğu kurdun derisinin üzerine yatırır. Bu adetler eski kurt inanışının halk hayatındaki bugünkü izleridir.
At: Eski Uygurların yaşamında çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü avcılık, hayvancılık hep ata dayanarak yapılırdı. Eskiden savaşların kazanılıp kazanılmayacağı ata bağlı idi. Bu yüzden Uygurların bazı boyları ata kutsal bir değer vermişlerdir. Baykal Gölü çevresindeki kayaya pek çok atın resmi oyulmuştur. Bunların içinde bir atın, hepsinin önünde gitmekte olduğu göze çarpar. Bilim adamları bu taşın altı bin yıl önceki bir Balbal olduğunu tahmin etmektedir. Tarihî kaynaklarda savaşta (Cengizhan’ın savaşlarında) ak bir at, savaş tanrısını temsilen ordunun önünde yürütülürdü ve ona kimse binmezdi. Sadece savaş bayrağı olarak atın eğerine üç küçük bayrak dikilirdi. İnanışlarına göre bu at, savaş ilahının bineceği attır. Bu yüzden bu ak ata çok özenle bakılırdı. Költekin önce dokuz kez çeşitli renkteki atlara binip savaşa girer fakat yenilir. En son ak ata biner ve savaşı kazanır.
Eskiden Sakalar büyük törenlerde kurban olarak at keserlermiş. Çünkü, onlar atı en hızlı kuşan ve “güneşle yarışabılen” olarak kabul etmişlerdir. Yapılan arkeolojik kazılarda padişahlar, kahramanlar, ünlü şahıslar öldüğü zaman hayattayken bindiği atların beraberlerinde gömüldüğü konusunda önemli deliller mevcuttur. Sığır, Uygurlarda kutsal bir hayvandır. Oğuz Kağan Destanı’nın ikinci satırında bir sığırın resmi vardır. Bunun dışında yine boğa, at gibi hayvanların resmi vardır. Eski Uygur boyları arasında bazılar yine aslan, deve ve ejderha gibi hayvanlara saygı duymuşlardır. Eski Uygurlarda bazı hayvanlara saygı duymanın dışında kuşlara karşı inanış da oldukça yaygındı. Bazı tarihî kaynaklarda, beyaz kuğu, şungkar (şahin), kırlangıç gibi kuşların Uygurların düşüncesinde sihirli kuş olduğu ifade edilmiştir. Yusuf Has Hacib”Kutatgu Bilig” adlı eserinde beyaz kuğuyu özellikle tasvir etmiştir. Nasirdin Rabguzi “Kıssesul Enbiya” adlı eserinde kırlangıcın “insanları tehlikeden kurtaran hayat elçisi” olduğundan bahsetmiştir. Dediği gibi Uygurlarda “bir kişi kırlangıç öldürürse, elleri titrek hastalığına yakalanır” diye bir inanış mevcuttur. Bu yüzden halk evinin dış yüzünün en iyi köşesine kırlangıçlar için yuvalar hazırlarlar. Uygurlar “kırlangıcın yuva kurduğu eve mutluluk gelir” diye kırlangıca ve yuvasına özel bir önem verirler.

Kam (Şaman) İnanışı

“Şaman” kelimesi Tunguz kökenli olup, Türkler arasında yaygın kullanılan şekli “kam”dır. Şaman kelimesinden Şamanizm türetilmiştir. Ancak Uygurlarda “Bahşı”ö “ferighun” kelimesi şaman yerine kullanılmaktadır. Uygurlarda “kam” daha çok büyücü şeklinde karşımıza çıkmaktadır. XI. Yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un Divanı’nda “kam” kelimesi “kahin” şeklinde tanımlanmaktadır. Aynı yüzyılda Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Biligi’nde onlar “otacılar” (tabipler) ile eş değer görülmektedir . Geleneksel Türk dinî inanışında, şaman, kam, fağhinun (ferighun), bahşı gibi isimlerin farklı bölgelerde farklı zamanlarda ifade edilen ve aynı anlamı içeren kelimeler olduğu anlaşılmaktadır. Verilen bilgilere göre, her şamanın kendine göre bir davulu, dümbelliği, tefi
olup, o bunları çaldığı zaman insanlar etrafında oynamaktadır. Bu merasimin asıl amacı, kötü ruhları defetmek, neyi kurban edeceğini bilmek, hastalığı tedavi etmek, ölüm ve başka belalardan insanları korumak ve gelecekle ilgili haber vermektir. Şamanizm’e göre, hastalığın asıl sebebi kötü ruhlardır. Şamanlar rüya tabir ederek, fal ve yıldızlara bakarak gelecek hakkında bilgi verirler. Kamların en başta gelen fonksiyonu hastalıkları iyileştirmede kendini göstermektedir. Bunların dışında, “ot köçürüş”, “muska yapmak”, “kan kılmak” (hayvan kesmek), “kötü ruhları toplamak”, “kasıtlama sihiri” gibi pek çok cinkeşlik (sihirbazlık) adetleri vardır. Bunların tamamı özel duacılar (dahan, bahşi) tarafından yapılır. Bu adetlerin hepsi Eski Şaman inancındaki ruhların düşüncesinden ortaya çıkmıştır. Uygur halk hikayelerinde sıkça rastladığımız cadı, yedi başlı tılsım, alnında sadece bir tane gözü olan tılsımlar, “küyükaf”, ve cennet bahçelerini mekan tutmuş perilerin hepsi birer sihir tiplemeleridir. Bu sihir tiplemeleri kadın kıyafetindedir. Bunlar bazen iyi, bazen kötü tiplerle tariflenir. Uygurlarda “perihun”, “dahan” veya “bahşi” diye adlandırılan kamlar, dönemin yalnız ünlü müzikçileri değil aynı zamanda insanları kötü ruhlardan koruyan, “kötü ruhların çarpmasıyla” ortaya çıkan hastalıkları efsun okuma yoluyla “iyileştiren sihirli tabiplerdir.”
Kamlar ölümlerinden sonra ailenin ve kabilenin koruyucuları sayılmışlardır. Ancak onlar, toplumsal hayatın ve hatta toplumun dinî yaşayışının tamamına hiçbir şekilde hâkim olamamışlardır. Zira, Orta Asya’da kamların dışında büyücü, kâhin ve halk hekimi gibi tiplerin varlığı da bilinmektedir. Onlar birçok durumlarda kamlarla birbirlerine karıştırılmışlardır. Uygurlarda, Bulgarlarda, Moğollarda, İskitlerde, Hunlarda kamların dışında büyücüler, kâhinler ve hekimler olmuştur. Özellikle Uygurlar ve Moğollarda sihrin ve kehânetin oldukça gelişmiş ve yaygın olduğu görülmektedir. Özellikle Uygurlarda Şamanî uygulamaların çok geliştiği, hatta Moğollara da onlardan geçtiği, Cüveyni ve Bar Hebraus tarafından öne sürülmüştür. Ancak bu iddia pek tutarlı görünmemekte ve anlaşılan Moğollarda olay oldukça köklü bir varlığa sahip bulunmaktadır. Özellikle Moğollar dönemi Geleneksel Türk din tarihi bakımından bu konuda oldukça etkili olmuş, Şamanizm’in sistemleşmesi de asıl bu dönemde gerçekleşmiştir. Esasen Şamanlığın en dikkate değer bir özelliği de girdiği bölgelerdeki halkın maneviyatına, ruh dünyasına bürünme kabiliyetidir. Şamanlık “extase”, ruhun seyahati ve tanrılarla bağlantı kurması konusunda, eski Türk topluluğunun tabiatta var kabul ettiği esrarlı kuvvetleri iyiden iyiye istismar etmiştir. Bu, özellikle, atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurbanının Şamanî vasıf kazanmasında görünür. Böylece Şamanlık eski Türk inanç sistemini yavaş yavaş işleyerek, bütün maneviyat alemini belirli bir kadro içine almağa muvaffak olarak kendini adeta bir “din” sağlamlığına ulaştırmıştır.
Günümüzde Çin’de yazılan bazı kaynaklarda, materyalist görüşün de tesiriyle, Uygurların İslâm öncesi dinî inanışlarından Şamanizm olarak söz edilmektedir. Nitekim, farklı dillerde yazılan başka eserlerde de, Türklerin İslâm’dan önceki dinî inanışlarından söz edilirken Şamanizm’den bahsedilmektedir. Buna karşılık Türkler hakkında çalışmalarıyla tanınan İbrahim Kafesoğlu, Şamanizm’i, temel prensibi ruhlara, cinlere, perilere emir ve kumanda etmek, gelecekten haber verme şeklinde gerçekleşen sihre benzetmekte ve bunun bir din olmadığını ileri sürmektedir.  Türkler hakkında araştırmalarda bulunan çeşitli bilim adamları, görünmeyen ruhlar âlemiyle irtibat kurma ve sosyal faaliyetleri yönetmede ruhların desteğini almada etkili olan vecdi ve tedavî ile ilgili metotlar bütünü olan Şamanizm’in , Orta ve Kuzey Asya’nın dinî hayatında yer almakta olduğu ve münhasıran Türklere mahsus bir dinî inanış olmadığında birleşmişlerdir. Ölümle İlgili İnanış ve Törenler (Cenaze Törenleri) Türkler, genellikle can ve ruhu ifade etmek için, “tın” kelimesini kullanmıştır. Günümüzde Uygur dilinde “tınığı var” demek, can çekişen birinin henüz ölmediği anlamındadır. Tın, bedeni terk ettiğinde, ölüm gerçekleşmiştir. Ölüm, Göktürklerde “uça barmak” yani “uçarak gitmek” sözü ile ifade edilmiştir. Onlar ruhun uçup Tanrı katına gittiğine inanmışlardır. Eski Türk yazıtlarında Kültekin ve Bilge Kağan için “öldü” yerine “kergek boldu” ifadesi kullanılmıştır. Bu deyimler Türkler arasında ölümü ifade etmek için kullanılan güzel sözler sayılmıştır.
destan
Defin töreni insan hayatının bu dünyadaki sona ermesini ifade eden bir tören sayılır. Bildiğimiz gibi, Uygurlar tarihte birkaç dine girmişlerdir. Bu dinler farklı tarihi dönemlerde Uygurların manevi hayatını ve kültürünü önemli derecede etkilemiştir. Dolayısıyla defin töreninde de çeşitliliği ortaya çıkarmıştır. Çin kaynaklarında Göktürklerin defin töreni hakkında geniş bilgi bulunmaktadır. Tan Sülalesi tarihi VI. Yüzyıl olaylarından söz ederken, Göktürklerdeki defin törenini şöyle anlatmaktadır: Ölüyü çadıra koyarlar. Oğulları, çocukları, erkek-kadın diğer akrabaları, at ve koyunlar keser, çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde yüzlerini kesip ağlarlar. Yüzlerinde kan ve yaş karışık olarak akar. Bu töreni yedi defa tekrar ederler. Sonra muayyen bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyayı, ölü ile beraber ateşe yakarlar; yılın belli günlerinde mezara gömerler. İlkbaharda ölenleri, sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün ölenleri, ilkbaharda gömerler. Defin gönünde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi at üzerinde gezer ve yüzlerini kesip ağlarlar. Ölü ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş koyarlar. Bu taşlar yüz, hatta bin kadar olurdu. Atlar ve koyunlar kurban ettikten sonra, kurban edilen bu hayvanların kafalarını kazıklar üstüne asarlardı. Eski Türklerde, yas alâmeti olarak yüksek sesle ağlanmakta, yüzler parçalanmakta ve kesilmektedir. Orhun Abideleri’nde yas tutarken saçların ve kulakların kesildiği, feryat ederek ağlanıldığı zikredilmektedir. Eski Oğuzların yas âdetleri Dede Korkut hikayelerinde detaylı bir biçimde yer almaktadır. Bu hikayelerde Beyrek için tutulan yas şöyle tasvir edilmektedir: Beyrek’in babası kaba sarığını kaldırıp yere çaldı, çekti yakasını yırttı. Oğul diyerek ağladı, feryat etti. Akbürçekli ak yanağını yırttı. Kara saçını yoldu. Kızı, gelini gülmez oldu. Yedi kız kardeşi ak çıkarıp kara giydiler. Beyrek’in yavuklusu karalar giydi, ak çıkardı, al yanağını çekti yırttı… Bunu işiten Kayan Selçuk oğlu Deli Dündar ak çıkardı, kara giydi. Beyrek’in dostları, yoldaşları, ak çıkarıp kara giydiler. Kudretli Oğuz beyleri Beyrek için büyük yas tuttular. Yas âlameti olarak Türklerde karalar giymek çok yaygındır. Günümüzde Uygurlar yas tuttuklarında halen kara ve ak renkli elbiseler giymektedirler.
Abdukerim Rahman’ın anlattığına göre, eskiden Uygurlarda cesedi yakma geleneği mevcuttur. Bu geleneğin hangi tarihten itibaren başlandığı ve ne zamana kadar devam ettiğiyle ilgili güvenilir tarihî bilgilere henüz ulaşılamamış olsa bile, Orhun Uygur Hanlığı döneminden çok önceleri cesedin toprağa gömüldüğü konusunda önemli bilgiler vardır. Bunu eski mezarlarda bulunan cesetler ispat etmektedir. O çağlarda cesedi gömerken yeni elbise giydirilip, kazılan mezarın içine sedir yapılıp, sedir üzerine kamıştan yapılmış hasır serilip, üstüne ceset konurmuş. Cesedi gömmeden önce büyük törenler düzenlenirmiş. Mezarın yanına ölen kişinin öz geçmişini anlatan, oyularak yazılan abide taş dikilirmiş. “Kağan” ölürse eşiyle birlikte gömülürmüş. Miladi 518 yılında Çinli gezgin Huy Sing ile Sun Yong, Luoyang’dan yola çıkıp 519 yılında Odun’a (Hoten) gelmişler. Orada gördükleri hakkında yazmış oldukları “Luoyang İbadethane Hatıraları” adlı kitabının beşinci bölümünde Odun (Hoten)’daki defin törenlerinden şöyle bahsetmektedirler: Ölen adamın cesedi ateşte yakılır, cesedin külü yere gömülür. Sık sık anmak için yanına put dikilir. Ağıt yakanlar saçını kesip, yüzünü boyarlar. Kağanın cesedi ateşe verilmez, tabuta konularak uzak ıssız yerlere gömülür, sık sık anmak için mezarın yanına buthane yapılır. Son yıllarda yapılan arkeolojik çalışmalar da bu görüşü desteklemektedir. 1959 yılında Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesi Müzesi arkeolojik kazı grubu eski Niye Şehri (şimdiki Niye Nahiyesi) harabesinde yaptığı kazıda Han dönemine (M.S. 2.yy) ait bir çift karı koca cesedi bulmuştur. Eylül 1964’te Hotan’ın Buzak köyündeki İmam Musa Kazım mezarında tabuta konarak gömülmüş cesetler bulunmuştur. Ceset konulan tabut söğüt ağacından yapılmıştır. Tabutun sırtına arslan suratı çizilmiştir. Tabutun dışına ejderha, kaplan, baş ve ayak kısmına ise kırmızı kuş, kaplumbağa gibi hayvan resimleri çizilmiştir. Bu tür tabutlara Hoten bölgesinde yapılan kazılarda oldukça sık rastlanmaktadır.
Çeşitli hafriyat ve kazılarda da küp ve kutular içerisinde ceset külleri oldukça çok miktarda bulunmaya devam etmektedir. Bugün bunların çoğu müzelerde koruma
altına alınmıştır. 1983-1984 yıllarında Doğu Türkistan Müzesi arkeolojik kazı grubu Hoten Vilayetinin Lop Nahiyesi Sanpul köyü’nün güneyindeki Sayvağ tarihî
mezarlığında toplam 52 mezarda kazı ve araştırmalar yapmıştır. Bu kazılarda genelde üç tip mezar çeşidi görülmüştür:
1) Dikdörtgen Şekilli Mezar: bu tip mezarların derinliği 2 metre, doğu taraf duvarı 4.9 metre, batı duvarı ise 4.1 metre, kuzey ve güney duvarları ise aynı şekilde 4.5 metredir. Mezar içindeki dört duvara yatsı şekilde 10-20 adet kazık çakılmış, dışarıdan kamışları kazığa bağlanmıştır. Kamışın dış cephesine 20-30 cm. kalınlığında buğday sapı konulmuştur. Mezarın dört köşesi ve duvarların arasına yatsı şekilde birer adet direk konulmuştur. Bu büyük mezarda toplam 133 adet ceset gömülmüştür. (Müzedeki bu mezarın numarası 84.H.L.S.mal) Cesetler içinde orta yaştakiler çoğunluktadır. Yaşlılar ve gençlerin cesedi ise daha az sayıdadır.
2) Dik ve Uzun Mezarlar: Bu şekildeki mezarlar dik ve uzun olarak kazılır, içine tabut konduktan sonra üzerine ağaç, onun üzerine kamış konup toprakla kapatılmaktadır. Tabutun kapağı yukarıya doğru açılmaktadır. Bu tabutların içerisine değişik zamanlarda ölmüş 4 ile 8 arasında değişen cesetler konmaktadır.
3) Tek Kişilik Mezar: Bunun yukarıdaki mezarlardan farkı, çok basit ve yüzeyde olmasıdır. Bazı mezarların derinliği iki metreye bile varmaz. Tek kişilik mezarlar gömme şekli bakımından birbirinden farklıdır .
a) Cesedin üzerine hamur teknesi konarak gömme şekli. Mezar yeri kazıldıktan sonra, altına kamış konulur. Sonra cesedin üzeri tekne ile kapatılır ve bunun üzerine kuru ot koyup üzerine toprak
doldurulur.
b) Mezarın içerisine tabut konulduktan sonra üzerine otlar konulup toprakla doldurulur.
c) Cesedi ağaçtan yapılmış büyük fıçı içerisine koyup üzerine ot ve ağaç parçaları konulduktan sonra toprak doldurulur.
d) Cesedi kamışa sararak gömme geleneği: tek kişilik mezarlıklardaki bu tip cesetlerin çoğu genellikle küçük çocuklara aittir.
Sanpul mezarlığında bulunan tek kişilik mezarlar içinde ceset ile birlikte gömülen iki adet boz ata da rastlanmıştır. Bu atlar da insanlar gibi defnedilmişlerdir. Önce mezarları kazınmış, üzerine kuru ot ve ağaç dalları örtülüp toprakla kapatılmıştır. Her iki atın da başına kuş tüyü asılmıştır. Eğerleriyle gömülen atların eğerleri deriyle kaplanmış ve üzeri kıymetli taşlarla süslenmiştir. Eğer üzerine 76.5×73 cm. büyüklüğünde kilim örtülmüştür. Kilimin dört köşesinde de süsler mevcuttur. Tüm bunlardan Uygurların hayatında atın ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu kolayca anlayabiliriz. Sanpul Kasabası’nda bulunan bu mezarlar o dönemde yaşayan eski Uygurların defin törenleri hakkında bize somut bilgiler vermektedir. Gömme şekli bakımından, pek çok kişiyi aynı mezara gömmek, karı kocayı beraber defnetme, bir aile ve akrabaları aynı mezara gömme, büyükler ile küçükleri ayrı ayrı gömme gibi defin türleri kullanılmıştır. Bu cesetlerle birlikte ölen kişinin ahiret eşyaları da yanlarında gömülmüştür. Bunlar, elbiselerin dışında, tabaklar, yün dokuma eşyalar, çeşitli renklerdeki kumaş, halı, keçe, yün kilim, ayna, demir orak, ağaç kürek, tarak, yelpaze, değinek, mercan, pudra gibi eşyalardır. Bunların dışında kuzu ve keçi kurban edilip başlarıyla birlikte ağaç tekne ve ağaç tabakalara konarak, cesedin ayak tarafına gömülmektedir. Cesedin iki bacağının ortasına kuzu ve keçinin etli kısımları konmuştur. Cesedin baş tarafına buğday, (terik) ezmesi konulan deriden yapılmış nesneler, ağaç tabak, kiremit tabaklar konulmuştur. Sampul’dan bulunan cesetlerin çoğuna renkli yün pantolon giydirilmiş ve pantolonun sol bacağına bir insan resmi işlenmiştir. Resimdeki insanın kaşları siyah , ağzı kırmızı, gözleri yeşil, kabartma şeklinde dokunmuştur. Bu resim bize Oğuz Kağan destanındaki Oğuz Han’ı hatırlatmaktadır. Destanda, Oğuz Kağan “Yüzü mavi, ağzı ateş gibi kırmızı, gözleri yeşil, saç ve kaşları siyah, perilerden de güzeldi” diye anlatılmaktadır.
Doğu Türkistan’ın diğer bölgelerindeki eski mezarlıklarda da bu şekilde defnedilmiş cesetlerin bulunması, bu görüşleri daha da kuvvetlendirmektedir. Uygurlar İslâm dinini kabul ettikten sonra, defnetme geleneğinde İslâm dini kurallarına uygun şekilde cenaze defnetmesine rağmen, eski döneme ait mezarlıkları da korumuştur. Aynı mezarlığa cenaze defnetmekte bir sakınca görmemiştir. Bunu son zamanlarda ortaya çıkan mezarlıklarda daha da net bir şekilde görmekteyiz. Uygurlar İslâmiyet’i benimsedikten sonra hızla İslâmi kültürün etkisi altına girmişlerdir. Hayatın her kesiminde olduğu gibi defin törenlerinde de değişiklikler olmuştur. Ama yeni adetler eski adetlerin tamamen ortadan kalkmasını sağlayamamıştır. Uygurların yoğun olarak yaşadığı Tanrı Dağları’nın güneyindeki Kaşgar, Hoten, Aksu, Korla, Kuça, Turfan, Kumul gibi bölgelerdeki mezarlarda hala bu eski defin adetlerinin izlerine rastlamaktayız. Bazı bölgelerde toprağa gömme uygun olmadığından cesedi tabuta veya fıçıya koyup defnetmişlerdir. Hatta bazı bölgelerde (Lopnor’un Taklamakan Çölü kenarındaki Karçuğu kasabasında) vasiyet üzerine büyük bir ağacın gövdesi oyularak içine ceset konup üzeri ağaçla kapatılmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

Bumairimu Abudukelimı , Uygur Türklerinin Dini İnanışları
Günay Tümer, Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi
Abdukerim Rahman, Uygur Folkloru
Durmuş Arık, Azerbaycan Türklerinin Dini Tarihi ve Halk İnanışları
Harun Güngör, Eski Türklerde Din ve Düşünce
İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini
Ahmet Doğan, İslâmiyet’ten Önceki Türk İnancına Dair
Fatma Ahsen Turan, Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü
Mustafa Erdem, Kırgız Türkleri
Eset Süleyman, Uygur Totem Medeniyeti
 
*Bu çalışmanın tüm hakları,Bumairimu Abudukelimı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Yazan Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

Bir Yorum

Bir Cevap bırakın

Bir Ping

  1. Pingback:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yakın Tarihimizin En Ciddi Provakasyonlarından Biri : 6-7 Eylül Olayları !

Seçmen Tercihlerinin Yönelimi Üzerine Bir Analiz : Oy Tercihini Etkileyen Temel Faktörler