Türkiye ' de '' Vicdani Red '' Kavramının Tarihçesi Ve 1982 Anayasası ' nda Vicdani Red

Türkiye’de Vicdani Red

Türkiye‟de vicdani reddi anlamanın yolu, ülkemizin kendi özel durumlarını anlamaktan geçmektedir. Öyle ki sahip olduğumuz ordu-millet kültürü ve bu anlayışın ortaya çıkarttığı kült yapı tüm kurum ve kuruluşları ile mevzuatlara da yansıyacak şekilde kendisini sürekli yeniden kurgulamıştır. Bu şekli ile ortaya çıkan ve her alanda etkinlik sağlamış olan bu yapı içerisinde belirecek herhangi bir muhalif tavır özü gereği sistem tarafından bastırılmaya çalışılacaktır. Ülkemiz açısından vicdani ret yukarıda bahsedilen yapı gereği sistem içinde hoş görülmeyecektir. Askere gitmeyeceğini belirten bir erkek( ki burada ordu içerisinde bayanların rütbeli olarak yer alıp, zorunlu askerlikten muaf tutulmaları ordunun cinsiyetçi boyutunun
tartışılmasında ana etkendir) sistem içerisinde tek tek ardıl yapılar tarafından kendince “şiddete” ya da “dışlanmışlığa” uğrar. Öyle ki karşısına çıkacak olan ilk yapı mevzuat sistemidir. Yapmış olduğu eylem yasalara uygun olmadığı için tutuklanacak ve yargılanacaktır. Ardından devreye giren kültürel ardıl ile toplum tarafından “özlerine” saygısızlık yapmakla itham edilerek, toplumsal bir baskıya maruz kalacaktır . Bununda ötesinde çok daha önemli bir aşama olan işe girme süreçlerinde askerlik hizmeti tamamlanmamış olacağından ötürü işe girişlerde istenen bu koşulun eksikliğinden dolayı mağduriyetlerde söz konusu olacaktır.
Her ne kadar tarihsel köklerimizde “savaşçı toplum” olgusu var olsa da Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinden cumhuriyetin ilk yıllarına ve oradan da bugünlere kadar çeşitli sebeplerden dolayı askerden kaçma eylemleri yaşanmıştır. Savaşın getirdiği büyük olumsuzluğun bir yansıması olarak bakabileceğimiz askerden kaçma eylemleri bugünde olduğu gibi dünde farklı şekillerde engellenmeye çalışılmıştır. Ancak askerlikten kaçanların o dönem için vicdani ret kavramından beslendikleri ve temelinde bu kavramın öğretilerinden yararlandıklarını söylemek çok doğru bir tespit olmayacaktır. Fakat tam anlamıyla bu kavram gereği olmasa da kaçakların bir bölümünün vicdani kaygılar çektiği için bu girişimde bulunduklarını söylemek de yanlış olmayacaktır.
I.Dünya Savaşı’nın yaşandığı (Aralık 1917)dönemlerde bazı kaynaklara göre Osmanlı Ordusundaki kaçakların sayısı 300.000 kişiydi. Bu durum karşısında Osmanlı İmparatorluğu‟ndaki Alman askeri birliğinin başı ve süvari generali Otto Liman von Sanders İmparatorluk genelinde acil durum alarmı vermiş ve “ Türk Ordusunun Mevcut Durumu” isminde yazmış olduğu raporunda şunlardan bahsetmiştir, “Türk ordusunda şu anda 300.000‟den fazla asker kaçağı mevcuttur. Bunlar düşmana katılmamakta ancak memleketlerinin art bölgelerine kaçıp burada yağma ve talan yaparak ülke güvenliğini tehdit etmektedirler. Her yerde birlikler bu kaçakları yakalamak üzere harekete geçirilmelidir” (Sanders‟ten aktaran
Zürcher,2008:61-62). 1920‟lerin sonlarına doğru gelindikçe asker kaçakları artmaya başlar ve bu durumdan rahatsız olmaya başlayan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa‟nın ve hükümetin ısrarları sonucu, yasama ve yürütme gücünü elinde bulunduran Meclis bu durumu değerlendirerek 11 Eylül tarihinde “Firari Kanunu” nu çıkartır. Bunun sonucu olarak kurulan İstiklal Mahkemelerin de çok ciddi yargılamalar yapılır ve hemen sonrasında “ Hıyaneti Vataniye Kanunu” da bu mahkemenin görev alanına sokulur . Türkiye‟de sistematik ve entelektüel bir alt yapının ardından oluşmaya başlayan vicdani ret hareketi Batı‟da ki oluşumunun aksine farklılıklar gösterir. Batı‟da ki ilk retçilerin başlıca çıkış noktası ve beslendikleri kaynak Hıristiyanlıktır.
İnsan yaşamının en önemli değer sayılması ve ne amaç olursa olsun öldürmenin yasaklanması, dindarların askerliğe bakışını biçimlendirmiştir. Bu bakış açısı Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden kalan bir gelenektir. Çünkü Roma ordusu saflarında yer alan Hıristiyanlar da savaşı ve savaşmayı reddetmişlerdir . Vicdani ret Türkiye açısından ise, 1980‟lerin sonu 1990‟ların başı olarak verebileceğimiz bir tarihte ortaya çıkmıştır. Bunun en önemli nedeni ülkenin içinde bulunduğu çatışma ortamıdır. PKK ile 1990‟lı yıllarda başlayan ağır çatışmalar Türkiye‟nin vicdani ret ile tanışmasına neden olmuştur. Vicdani ret Türkiye‟de, içerisinde anarşist bir yapının da olduğu ve her türlü hizmeti yok sayan “total retçi” bir oluşum olarak ortaya çıkmıştır. Bu anarşist yapıyı Türkiye‟nin ilk vicdani retçilerinden Tayfun Gönül(1989) ve Vedat Zencir‟in(1990) açıklamalarında görebilmekteyiz. Bu anlamda Vedat Zencir‟in vicdani ret açıklaması şu şekildedir:
“(…)Yaşantımı bir takım ahlaki ilkeler doğrultusunda göstermeye özen gösteriyorum. Bunun için yaşam anlayışımla çelişecek kurum, kuruluş ve
işlerde bulunmuyorum. (…)İnsan benim için dinsel boyutta kutsal bir yaratık değil, fakat ben insana tanrısal bir yükleme yapmadan her insanın
yaşamını en az kendiminki kadar kutsal buluyorum. Bu yüzden de gerekçesi ne olursa olsun öldürmeye yönelik herhangi bir yapı içinde bulunamam. Kendi değerlerim doğrultusunda yaşamak benim en doğal hakkım. Üstelik benim değerlerim gayet safiyane şeyler. Şiddet istemiyorum. Emir almak-vermek istemiyorum” .
Benzer şekilde Erkan Çalpur ise şunları söylemektedir,
“(…)Düşüncelerim ve ahlaki ilkelerimle ben (elbette ki) insan öldürmek ve bunu yapacak kişileri eğitmek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğunu
düşündüğüm orduya katılmayı, bir olmayı reddediyorum. Bu hareketim üzerine bana ya da konusunda nutuk çekmek isteyenler olabilir. Ama ben
kendimi herhangi bir millete dâhil ya da devlete ait hissetmiyorum. Egemen ahlaki kalıplar da beni bağlamıyor. Birey olarak kendi (insanca olduğunu düşündüğüm) ahlakım var ve ona göre hareket ediyorum”
Bu bağlamda, Türkiye‟de vicdani retçilik Batı‟daki evrimci çizgisinden sıyrılarak, daha marjinal bir düzeyde anarşizmin etkisi altında gelişim göstermiş oluyor .
Türkiye‟de oluşmaya başlayan bu yeni durum sadece söylevde kalmamış aynı zamanda kurumsal bir nitelikte kazanmaya başlamıştır. 1992 yılında Tayfun Gönül ve Vedat Zencir‟in başını çektiği bir grup anarşist ve savaş karşıtı İzmir‟de Savaş Karşıtları Derneği‟ni(SKD) kurmuştur. Derneğin kurulması ile bu alandaki çalışmalar hızlanmış, kamuoyu algısı yaratılmaya çalışılmıştır. Ancak Türkiye‟de yeni sayılacak bu söylevler hem toplumda hem de devlet yapılanmasında ciddi karşı duruşları beraberinde getirmiştir. İzmir valiliği derneğin tüzüğünde yer alan “militarizme karşı olmak” ifadesini Türkiye de böyle bir yapılanmanın olmadığını öne sürerek çıkartılmasını istemiş ve girişilen müzakereler sonucu dernek 1993 ‟ de feshedilmiştir . Bu durum karşısında aynı görüşe sahip kişilerce İzmir Savaş Karşıtları Derneği(İSKD) olarak yeniden kurulmuştur . Dernek daha sonraları ülkenin gündemine yönelik birçok çalışma yürütmüştür. Öyle ki insan hakları, demokrasi, ırkçılık, cinsiyetçilik, çevre sorunları, komşu ülkeler ile olan sorunlarla alakalı bir dizi açıklamalar yapmış ve bir muhalif yapı olarak belirmeye başlamışlardır. Özelliklede ülkenin doğu coğrafyasında yaşanan çatışmalarla ilgili olarak; “Ne askere git, ne de dağa çık!” sloganı, dönemin içinde bulunduğu politik atmosfer düşünüldüğünde son derece radikal bir söylev olarak karşımıza çıkmaktadır .
Savaşa ve savaşmaya yönelik olarak oluşan bu muhalif yapı ülkenin diğer yerlerinde kurulan savaş karşıtı dernekler ile gelişim göstermeye başlamıştır. Ancak Türkiye‟de ki vicdani ret olgusunda kırılma noktası yaratan olaylardan en önemlisi 1996 yılında Osman Murat Ülke‟nin tutuklanmasıdır. Ülke, 1996 yılında tutuklanmadan önce, 1995 tarihinde İSKD‟de vicdani reddini açıklamış ve askerlik cüzdanını yakmıştır. Bu durumdan da önce İstanbul Savaş Karşıtları Derneği adına açılmış bir mahkeme sonucu birçok kişi “ halkı askerlikten soğutma” suçlamalarından dolayı hapis cezaları almış fakat Ülke beraat etmiştir. Ancak daha sonra yani 1996‟da tekrar tutuklanmıştır . Ülkenin tutuklanmasını bu kadar önemli kılan nokta daha sonra yaşanacak olan hem hukuki hem de siyasi alanlardaki derin çaplı tartışmalar olmuştur. Ancak çok daha önemlisi AİHM‟nin Türkiye‟yi Ülke davasından dolayı tazminata mahkum etmesidir. Türkiye‟nin AB‟ye üyelik yolunda adımlar attığı ve hayalini kurduğu bu tarihlerde evrensel insani değerlerin savunucusu rolündeki bu uluslararası örgütlenmeden alınan olumsuz karar Türkiye‟de siyaseti hızlandırmıştır.

1982 Anayasası’nda Vicdani Ret

Anayasanın 72.maddesi Siyasi Haklar başlığı altında “vatan hizmeti” kavramını açıklar. Bu açıklamayı yaparken “vatan hizmeti” nin farklı şekillerde
yerine getirilebileceğini de aslında vurgular. Bu görüş birçok yorumcu tarafından paylaşılmaktadır. İlgili madde “vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir” şeklindedir. Öncelikle anayasa bu hizmeti belirlerken kategorize etmiştir. Vatan hizmetinin ya Silahlı Kuvvetlerde(SK) ya kamu kesiminde ya da bunların dışında farklı bir düzenleme ile yerine getirilmiş sayılacağından bahseder. “Vatan hizmeti” nin SK‟de yapılması zaten mevcut mevzuatımız gereği de zorunlu bir durumdur. Burada üzerinde durulması gereken diğer iki kategoridir. Öncelikle ilgili hizmetin “kamu kesiminde” de yerine getirilebileceği açıklaması iki farklı olguyu ortaya çıkartmaktadır. Bunlardan ilki daha önce değindiğimiz “alternatif hizmet” modelidir. Bu model askere gitmeyi vicdani gerekçeler ile reddedenlerin, “vatana hizmet” lerini farklı bir yolla sağlamalarının önünü açmaktadır. İnsanların bir kamu kuruluşunda hizmet vererek bu görevi yerine getirmesi, “vatana hizmet” şeklinin sadece SK bünyesinde bulunmakla olmayacağını vurgular. Diğer taraftan “vatana hizmet” şekli bazı düzenlemeler ile farklı biçimlerde mevzuata eklenmiştir. Örneğin Tıp Fakültelerinden mezun olanların 2 yılı geçmemek üzere zorunlu tutuldukları “mecburi hizmet” ile yurt dışında doktora eğitimini tamamlayanların ülkeye döndükten sonra bir devlet üniversitesinde yapacakları zorunlu eğitmenlik görevi bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak yinede bu uygulamalar vatan hizmeti olarak algılanmamakta ve her erkek yurttaş SK‟nın bünyesinde bulunmadan vatanına hizmet etmiş sayılmamaktadır.
1982 Anayasasında yer alan “vatan hizmeti” açıklaması ve bunun nasıl yerine getirileceği bizce de alternatif başka kamusal hizmetlerin olabilirliği üzerine kurgulanmıştır.1961 Anayasası’nın 60. maddesi, “vatan hizmeti” ni “Yurt savunmasına katılma, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu ödev ve askerlik yükümü kanunla düzenlenir” şeklinde açıklamıştır. Bu düzenleme hiç kuşku yok ki “ vatan hizmeti” ni tamamen askerlik hizmeti odak alınarak düzenlenmiştir. Başka bir kamusal hizmet alternatifinin kurgulanmadığı çok nettir. 1961 Anayasasının 60.maddesinin ilk hali bu şekilde iken 29.09.1971 tarihli 1488 sayılı Kanunla bu madde değiştirilmiştir. Yeni madde vatan hizmetini şu şekilde kurgulamıştır, “Vatan hizmeti , her Türk’ün hakkı ve ödevidir. Bu ödevin, Silahlı Kuvvetlerde veya kamu hizmetlerinde ne şekilde yerine getirileceği kanunla düzenlenir.” Görüldüğü gibi yapılan değişiklik ile daha önce “ vatan hizmeti” konusunda var olan alternatifsizlik durumu anayasal olarak ortadan kalkmıştır. İlgili madde 1982 Anayasası da küçük bir değişiklik ile aynı şekilde yer almıştır. 1961 Anayasasının 60.maddesinde kivatan hizmetinin “ne şekilde yerine getirileceği” ifadesi, 1982 Anayasasında “ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı” şeklinde değiştirilmiştir. Yapılan bu değişiklik ciddi bir öngörünün sonucudur. Çünkü değişikliğin gerekçesinde daha sonra yapılacak kanuni değişikliklere zemin hazırlama amacından bahsedilmektedir. Dönemin Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonunun değişiklik gerekçesin de şu ifadeler yer almıştır;
“Vatan hizmetini düzenleyen Danışma Meclisinin kabul ettiği 81 inci maddede yer alan ‘ … ne şekilde yerine getirileceği’ deyimi ‘ … ‘ne şekilde
yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı’ şeklinde değiştirilmiştir. Yabancı ülkelerde işçi sıfatı ile çalışmakta olan ve oturma hakkına sahip
bulunan askerlik yükümlüsü işçilerin, belli miktarda yabancı ülke parasını ödemeleri ve iki aylık askerlik temel eğitimine tabi tutulmaları suretiyle,
vatan ödevini yerine getirmiş sayılacakları kabul edilmektedir. Buna benzer şekilde vatan ödevinin yerine getirilmiş sayılacağı hallerin gelecekte kanunla düzenlenmesine imkân vermek ve kanun koyucuya bu yönden ışık tutmak amacıyla maddede gerekli değişiklik yapılmıştır. Milli savunma hak ve ödevi ile ilgili bu maddenin, bazı noktalardan açıklığa kavuşturulması zorunluluğu, son yıllarda karşılaşılan birtakım sorunların çözümündeki güçlüklerle ortaya çıkmıştır. Nüfusun hızlı artışı sonucu olarak askerlik yükümü altındaki vatandaşların muvazzaflık devresinde bulunanlarının sayısı da büyük bir artma göstermekte ve sayıları ihtiyacın üstünde olan bu kimselerin hepsinin muvazzaf olarak görevlendirilmesi Devlet için büyük maddi külfetlere mal olmaktadır. Hâlbuki hızlı bir kalkınma ihtiyaç ve çabası içinde bulunan memleketimizde, askerlik çağındaki genç vatandaşların enerjisinden faydalanması da zorunludur. Devlet, böylece mevcut insan gücünden en verimli şekilde faydalanmış olacaktır. Maddede, kenar başlığı da dâhil, yapılan değişiklik bu gerekçeye dayanmakta ve Devlete, ‘vatan hizmeti’ni ‘askerlik’ veya ‘başka kamu hizmetleri’ şeklinde yerine getirme imkânını ihtiyaca göre kullanma yetkisi açıkça verilmektedir” .
Bu açıklamadan da görüldüğü gibi dana önceki anayasalarda birebir olarak yer verilen askerlik hizmeti ile vatan hizmetinin yapılmış sayılacağı kültü artık ülkenin içinde bulunduğu koşullarda düşünüldüğünde bir insan kaynakları zihniyeti ile mevcut duruma yaklaşılmış ve bunun üzerinden bir sonuç çıkartılmıştır . Abdurrahman Eren ‘ in de belirttiği gibi “Bu kapsamda, zorunlu askerliğe karşı vicdani ret eylemine girişenler için, alternatif bir kamu hizmetinin yasa ile öngörülmesinin önünde anayasal bir engel yoktur” .
Vicdani ret eyleminin anayasal bir engelinin olmadığına yönelik diğer bir vurguyu Osman Can yapmaktadır. Vicdani kanaat özgürlüğü üzerinden yola çıkan Can, 1982 Anayasasının 24.maddesine gönderme yapmaktadır. İlgili maddede yer alan “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” ifadesi ile hiç kimsenin “dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” ifadeleri Türkiye de vicdani ret eylemini savunanlara ciddi bir hak alanı açmaktadır. Can‟a göre “Anayasanın 24.maddesi‟nin 1.fıkrası „kanaat özgürlüğünü‟ herhangi bir sınırlama olanağı öngörmeden güvenceye kavuşturmuştur. Bu anayasal tercihini, kanaat özgürlüğünü, yine anayasa‟nın “savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde” temel hakların kısmen ya da tamamen durdurabileceğini belirleyen 15.madde‟nin kapsamına dâhil etmeyerek hiçbir kuşkuya alan bırakmayacak biçimde vurgulamıştır” . Burada bahsedilen nokta “Çekirdek Haklar” olarak bilinen hak alanlarına( ki buraya kanaat özgürlüğü ilk sıradan girmektedir) her ne koşulda olursa olsun dokunulamayacağıdır. Bir kanaat ve vicdan açıklaması olan vicdani ret‟e hem temel insan hakları
belgeleri açısından hem de anayasal açıdan bir hareket alanı tanınıyor olması gerekir. Bu hareket alanını en önde uluslararası sözleşmeler sağlar. Ülkemizin bu alanda uluslararası sözleşmelere yönelik ihlaller yaptığı gerekçesiyle pek çok dava da bahsi geçmiştir. Anayasamızın 90.maddesi “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” şeklindedir. Anayasanın bu net hükmü üzerine bir açıklamaya
giden Askeri Yargıtay 1.dairesi ilgili konu üzerine şunları belirtmiştir;
“T.C. Anayasanın 90 ncı maddesinin son fıkrasında, usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Anlaşmaların kanun hükmünde olduğu belirtilmekle beraber, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 ncu maddesinin 2 nci fıkrasında, kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun
eden bu hürriyetler, demokratik toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak Milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adalet kuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla, muayyen merasime, şartlara tehditlere
veya müeyyidelere tabi tutulabileceği hükmünün yer alması nedeniyle, gerek Anayasada ve gerekse kanunlarda yer verilen askerlik hizmetinin
“vicdani ret” gibi bir düşünceyle yerine getirilmemesi kanunların ön gördüğü müeyyideye tabi olacaktır”

Yararlanılan Kaynaklar

Muhammed Körlegen , Sivil İtaatsizlik Bağlamında Bir Savaş Karşıtı Hareket Olarak : Vicdani Red
Şeniz Anbarlı , Baskıya Karşı Direnme ve Sivil İtaatsizlik: Türkiye Örneği
H. Arendt , Şiddet Üzerine
Abdurrahman Eren , Türk Hukukunda Vicdani Red
Osman Can , Vicdani Red Ve Anayasa
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Muhammed Körlegen’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu