Türkiye'de Alevilik Meselesi Ve Caferiliğin Tarihi

Alevîlik, Türkiye’de Sünni geleneğin ardından en fazla mensubu olan sosyo-kültürel bir yapılanmadır. Bu yapılanma tarihsel anlamda Kızılbaş, Rafizî ve Tahtacı gibi farklı isimlerle ifade edilse de günümüzde önemli ölçüde Alevî adı kullanılmaktadır. Anadolu Alevîliği, Şîîlik ve Nusayrîlik gibi farklı gruplarla karıştırılmamalıdır. Çünkü Anadolu Alevîlileri her şeyden önce tarihsel gelişimleri ile kendilerine özgü inanç ve kültürel değerlerle bu geleneklerden ayrılmaktadır. Alevî kavramı sözlükte, Ali’ye ait, Ali’nin taraftarı olan, Ali’nin soyundan gelen gibi anlamlara gelir. Alevîler kendileri ile ilgili olarak Hz. Ali’nin çocuklarına nispetle Seyyid veya Şerif gibi unvanlar kullanmışlardır. Bunun yanında Alevîler hakkında Kızılbaş ifadesinin kullanımı da meşhurdur. Kızılbaşlık hakkında günümüz tarihçileri farklı tanımlamalar yapıyor olsalar da bu kullanım, Safevî Şeyhi Haydar’ın on iki dilimli Kızılbaş tacını hem kendisinin giymesi hem de müritlerine giydirmesinden dolayı, Safevî taraftarlığını ifade eden bir tanımlama olarak kullanıla gelmiştir. Ancak bu kullanımın Osmanlı toplumunda Sünnî gelenekten gelen Müslümanlarca ahlak dışı ve din dışı anlamların yüklenmesinden dolayı Alevî vatandaşlarımız Kızılbaş kavramını kullanmak yerine Alevî kavramını kullanmaya başlamışlardır. Alevîler hakkında kullanılan bir diğer isim ise Bektaşîliktir. Bektaşîlik tarihi geçmişi ve derinliği ile Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar birçok coğrafyada derin izler bırakmış kadim bir tasavvufi gelenektir. Bektaşîlik ve Alevîlik kavramları tarihi süreç içerisinde birbirine iyice yaklaşmış ve birbiri yerine kullanılır olmuştur. Aslında Alevîlik ve Bektaşîlik özellikle Cumhuriyet sonrası ortaya çıkan yeni durum ve şartlardan olsa gerek birlikte anılmaya başlanan iki farklı oluşumdur. Bunun yanında özellikle XVI. yy. ortalarında ve sonlarına doğru “Işık” ve “Kalender” terimleri Alevî toplumlar için kullanıla gelmiştir. Bunun sebebi olarak ise bir tarikat geleneği olan Kalenderîliğin Safevi propagandaları sonucu Alevîliğe teveccüh etmesi gösterilebilir. Yine Işık kelimesiyle Alevîliğe meyilli olan kişilerin kastedildiği görülmektedir. Ancak ne Kalenderîlik ne de Işıklık Alevî cemiyeti kapsayacak şekilde kullanılan Kızılbaşlık teriminin yerini tutmamıştır.
Büyük ölçüde sözlü kültür geleneğinin hâkim olduğu ve kendine has özellikleri bulunan Anadolu Alevîliği Türklerin İslamlaşmasıyla birlikte yaklaşık X. yüzyıldan itibaren başlayan bir süreçte doğmuştur. Bundan dolayı Alevîliğin doğuşunda Türklerin İslamiyet’e girişlerinin önemli bir etkisi vardır. Bu süreçte özellikle konar-göçer Türk toplulukları arasında Haydarîlik ve Kalenderîlik gibi isimlerle ilk nüveleri görülen Alevî oluşumlar, Müslümanlığı kabul etmekle birlikte Şamanizm ve Budizm gibi eski din ve inançlarından gelen bazı öğeleri yeni dinle harmanlayarak eski inanç ve geleneklerini de tam anlamıyla terk etmemişlerdir. Eski ve yeni dinin birbiri içerisinde harmanlandığı bu ilk oluşumlar Alevî geleneğin oluşmasında ciddi bir alt yapı oluşturmuştur. Bu noktada göçebe topluluklar olarak yaşayan ve bütün dini değerlere saygı ve hoşgörü konusunda dünyaya örnek olabilecek bir topluluk olan Türklerin bazı Şîî davetçiler ile Ehl-i Beyt mensuplarının davetlerine icabet etmiş olmaları doğaldır. Arapça öğrenip Kur’an’ı ve İslam’ı asıl kaynaklarından inceleme imkânı bulamayan bu toplulukların kendilerine uygun bir dille tanıtılan yeni bir dini kabul etmemeleri için bir gerekçe yoktur. Bu sebeple onların bu değerlere sahip çıkmasını yadırgamak veya bu inanışları sebebiyle dışlamak fevkalade yanlış olacaktır. Kanaatimize göre bu noktada asıl hata imamet ve hilafet meselesini kendi arasında içinden çıkılamayacak şekilde büyüten ve bunu yeni Müslüman toplumlara aşırı biçimde anlatarak düşmanlığı körükleyen Emevî ve Abbasî idareleri ve ileri gelenleridir. Bunun yanında Türkler arasında hızla yayılan Alevîliğin, Emevî idarecilerince devlet dini haline dönüştürülen İslam anlayışlarına muhalif ve alternatif bir inanç haline dönüştürüldüğünü söylemek de mümkündür. Bu göçebe toplumların Moğol baskılarıyla Anadolu’ya gelmeleri Anadolu coğrafyasında ciddi hareketler meydana getirmiştir. Şehirli ve yerleşik Türkler arasında göçebe ve birçoğunun serkeş hayatı Anadolu’da şehirli-göçebe sınıflarını oluşturarak ciddi sosyolojik oluşumların temeli oldu. Aslında her ikisi de Türk olan bu iki toplum arasında ciddi tartışmaların filiz vermesinin ardından Anadolu’da Babaîler ayaklanmasının gerçekleşmesi Anadolu Alevîliğinin oluşumunda dönüm noktası oldu. Baba İshak ve Baba İlyas önderliğinde Selçuklu idaresine karşı önemli zaferler kazanan bu hareket, Anadolu’da tam bir zafere ulaşamamış olsa da Sünnî olmayan toplumların ortaklaşa büyük işler başarabilecekleri inancını oluşturması açısından önem arz etmektedir.

Babaîler ayaklanmasından sonra Alevî gruplar gerek Sünnî idareciler gerekse Müslüman çevreler tarafından isyankâr Kızılbaşlar olarak anılmaya ve devlete karşı bir tehdit unsuru olarak görülmeye başlanmıştır. İsyanların ardından teşkilatlanarak gelişen gelenek eski Türk inançları ile İslam’ı yoğurarak bir dini öğreti şeklinde gelişti. Bu arada Anadolu’ya gelen Moğol ve göçebe Türkmenlerin Müslümanlaşması için mücadele veren Hacı Bektaş Velî gibi birçok sufînin de geleneğin gelişmesine ciddi katkıları oldu. Alevîliğin gelişmesinde ve yazılı kaynaklarının telifinde önemli katkıları olan Hacı Bektaş Velî, İslam’ı saf ve anlaşılır olarak Türkmenlere ve Anadolu’da kalan Moğollara öğrettikçe gelenek Anadolu coğrafyasında kök salmaya başladı. Anadolu’da artık Rum Abdalları olarak tanınmaya başlayan kitle, birçok Hıristiyan’ın Müslümanlaşmasına da katkı sağlamıştır. Ayrıca Hacı Bektaş Velî döneminde yaptırılan dergâhlarda birçok mürit yetişmiştir. Bu sürecin arkasından bir takım Şîî motiflerle ortaya çıkan Safevî propagandası ve Alevî sözlü geleneğinin yazılı hale gelmeye başlamasının sonucunda Alevîlik önemli ölçüde günümüzdeki şekil ve yapısını kazanmış oldu. Anadolu Alevîliğinin günümüzdeki anlamıyla oluşumunda önemli bir etkisi olan bu propaganda faaliyeti, başlangıçta Sünnî bazı niteliklere sahip Seyh Safiyyüddin Erdebilî öncülüğünde Azerbaycan’ın Erdebil kentinden idare ediliyordu. Safevî hareketi Seyh Cüneyd döneminde farklı boyutlar kazanarak Şîîleşmeye ve bu dönemden itibaren hareket içerisinde Şîî motifler önem kazanmaya başlamıştır. Yine bu dönemde tarikat faaliyetleri gözle görünür bir şekilde siyasallaşmıştır. Tarikat asıl gelişimini Seyh Haydar döneminde tamamlamıştır. Her ne kadar tarikatın başı Azerbaycan Erdebil şehrinde olsa bile, Anadolu tarikatın en çok müntesibi bulunan coğrafya olmuştur. Şah İsmail ise Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar tarafından hazır hale getirilen bu kitlenin basına geçerek devleti kurmuştur. Şah İsmail idaresindeki Safevî devleti, uzun yıllar özellikle askerî bakımdan Anadolu’dan güç almıştır. Faaliyetleriyle Kızılbaşlığın teşkilatlanmasına, Şîîliğin doğuş ve gelişimine büyük etkileri olan Şah İsmail, Şîîliği yaymak amacıyla eski Türk gelenekleri ve göçebe kabile yapısını Hz. Ali, On İki İmam kültü ve Kerbelâ matemi gibi çok önemli Şîî unsurları mistik bir ruhla sentezleyerek, Anadolu Alevîlerini üzerinde ittifak edecekleri bir cemaat yapısına kavuşturdu. Bu süreçten sonra artık Safeviler’in birçok siyasi ve toplumsal olayda başı çekerek Anadolu’da Kızılbaşlar kendi kimliklerini kazanmış duruma geldiler.
Şah İsmail sonrası süreçte Anadolu’daki Kızılbaş Türkmenlerin Osmanlı siyasal iktidarı ile ilişkileri genellikle gergin bir seyir izlemiştir. Bu seyrin sonunda daha çok siyasi içerikli isyanlar ortaya çıkmıştır ve bu isyanların neticesinde, Osmanlı karşıtlığı, Anadolu Alevîliğinin zihniyet dünyasının adeta en temel öğelerinden biri haline gelmiş ve onların devletten uzaklaşmalarına yol açmıştır. Böylece söz konusu çevreler, hem siyasal iktidara karsı, hem de bu iktidarın temsil ettiği düşünülen kitabî/Sünnî İslam anlayışına karşı husumet duymaya başlamışlardır. Her tarihi hadise gibi bu olaylar, Sünnî ve Alevî geleneklerin iç içe yaşadığı ülkemizde derin psikolojik ve sosyolojik izler bırakmış, bu coğrafyada toplumsal bir takım yaraların oluşmasına sebep olmuştur. Bunun yanında Türklerin İslamla ilk tanıştıkları coğrafya olan İran ve Azerbaycan’ın Safevîler eliyle Şîileşmesi, Anadolu İslam kültürünü Orta Asya İslam geleneğinden koparmıştır. İran coğrafyası Safevîler eliyle Anadolu Müslümanlarıyla ata yurtları arasında bir set haline gelirken giderek kadim Pers geleneğinin yeniden doğduğu bir coğrafya haline gelmiştir. Alevî-Bektaşî çevreler çalkantılı tarihlerinin doğal bir sonucu olarak eklektik bir teolojik yapıya sahiptirler. Bu yapı da önemli ölçüde Hak Muhammed Ali düşüncesi ile öne çıkmaktadır. Bu düşünceye göre Hz. Muhammed son peygamberdir. Hz. Ali ise O’nun yerine gelecek olan vasîsi, velîsi ve imamıdır. Hz. Ali sahabebenin en faziletlisi ve peygamberin ardından Müslümanları idare edebilecek tek şahsiyettir. Alevî inancında Sünnî gelenekte olduğu gibi Allah (c.c), Muhammed (sav), Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali sıralamasının yerine on iki imam itikadının temelini teşkil eden Allah, Muhammed, Ali sıralaması esas alınarak Ehl-i Beyt ve on iki imam inancı temel kabul edilir. Alevî inancının temelinde Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki kâmil insan olma ilkeleri ve yolları Hacı Bektaş Veli tarafından belirlenmiştir. Kişi Allah’a ulaşmak için kırık makamlık bir serüvene çıkar ve bu yolun sonunda Allah’a erer. Kişi yolun kurallarına ve adabına riayet ettikçe yükselir. Alevîlerin ibadetler konusundaki tavırları birçok farklılık arz etmektedir. İçlerinde namaz, oruç, hac, zekât gibi temel ibadetleri ziyadesiyle yapanlar olduğu gibi bunları yapmayıp inkâra varacak derecede uzak duranlar da vardır. Bununla birlikte Alevîlerin ibadetler konusunda ihmalkâr davrandıkları öteden beri söylene gelmiştir.

Öte yandan Alevî ocaklarının önemli bir kısmında Cem ayinleri yapılmaktadır. Alevi çevreler, kutsal kabul ettikleri gün ve gecelerde kendilerine özgü bir toplanma merkezinde bir araya gelerek yine kendilerine özgü bir erkân ile ibadetlerini yerine getirmektedirler. Namaz konusunda ciddi ihtilafların olduğu bu gelenek içerisinde oruç ayı Ramazan idrak edilmekle birlikte özellikle Muharrem ayında 12 ya da 15 gün oruç tutulur. Fakat bu günlerde tutulan oruçlar Hz. Hüseyin’in Kerbela’da yaşadığı hadiselere binaen tutulduğu için daha çok su içmeme, sulu yiyeceklerden kaçınma gibi bir takım perhizlerden ibarettir. Ayrıca Alevîler Şubat aylarında Hızır Orucu da tutarlar. Zekât ise karakazan hakkı, mürid hakkı, çerağ hakkı olarak ocakların ortak hesabına verilir. Burada şunu ifade etmemiz gerekir. Hacı Bektaş Velî’nin Alevî ve Bektaşî gelenek içinde yeri önemlidir. Aslında birbirine paralel olarak hareket eden bu iki gelenek aynı kaynaktan beslenerek ortak yaşama ve hareket etme bilincini geliştirmiş ve adeta iç içe girmiştir. Anadolu’da yaşanan birçok isyan Kızılbaş hareketlere ithaf edilmekle beraber manevi ve entelektüel ilham kaynağı her zaman Bektaşîlik olmuştur. Başlangıçta devlet ve asker arasında ciddi etkileri olan Bektaşî gelenek 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve tekkelerinin kapatılmasının ardından yerleşik dini kurallara uymayı reddeden bir sosyal teolojiye bürünmüştür. Bu anlayış zamanla hür düşünce ve özgürlük gibi ortak idealler çerçevesinde bir araya gelen topluluklar olarak teşkilatlanmaya başlamış, XIX. yüzyıla geldiğinde Jön Türkler ile birlikte akıl ve Cumhuriyet söyleminin ön plana çıkaran kitlelere dönüşmüşlerdir. Bu anlayış Bektaşî geleneğin yeni kurulan Cumhuriyetin temel dinamiklerini ve kurucularını desteklemiş hatta bazı Alevî inançlarında Cumhuriyetin kurucu kadrosunun başında olan Mustafa Kemal Atatürk Hz. Ali ile karşılaştırılmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet döneminde yaşanan modernleşme, kentleşme gibi etkenler de bu yapının geleneksel niteliklerinin değişmesine yol açmıştır. Bugün Türkiye’de Alevîler, Anadolu toplumlarının temel unsurlarından biri halindedir. Coğrafyamızın muhtelif yerlerinde yaşayan Alevîler kendilerine has İslam algılarıyla halen yaşamaktadırlar. Yüzyıllardır süren Osmanlı idaresinden bir türlü memnun olmayan Alevî çevreler yeni Cumhuriyetin kurulmasıyla gerçekleşen değişim ve dönüşüm hareketlerinin birinci derece destekçisi olmuşlardır. Hilafetin ve saltanatın kaldırılması ile başlatılan eğitim birliği gibi radikal değişikliklere en büyük destek onlardan gelmiştir. Fakat tekke ve zaviyelerin kapatılması, Dersim hadiseleri de onların mevcut yönetimle arasını açmıştır. Zira tekke ve zaviyelerin kapatılması ile cem gibi toplu erkân gerçekleştirilmesi bir hayli zor hâle gelmişti. Yine seyyitlik ve şeyhlik gibi unvanlarının yasaklanması geleneksel Alevîliğe darbe vurdu. Alevî dedelerin Anadolu’nun muhtelif şehirlerindeki taliplerini ziyaret etmeleri zorlaştı. Ayrıca Dersim hadiseleri sırasında idarecilerin tutumu Alevîlerin geleneksel muhalif damarlarını ortaya çıkardı. Tüm bunlar geleneksel Alevî inanç ve kültüründe zayıflamalara yol açtı.
Buna rağmen Alevîler Cumhuriyet döneminde devletle olan ilişkilerinde her zaman yakın ve içten oldular. Osmanlı idaresinde aslında Alevîliğin tarihsel mirasını oluşturan kapalı yapı Cumhuriyetle yerini modernleşmeye bıraktı. Alevî çevreleri bekleyen diğer bir tehlike ise dünyada gelişen sol siyasetten hareketle ideolojik zıtlaşmaların yoğunlaşması sonucu, maalesef Sünnî muhafazakâr çevrelere karşı sol siyasetin içerisine girmeleri oldu. Böylece geleneksel olarak birbirine muhalif biçimde algılanan iki kadim gelenek bu noktada da karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Sol ideolojiyi yarım yamalak öğrenerek toplumu sınıflara bölmeye çalışan genç kitleler, bir yandan üretim tüketim hesapları yaparken diğer yandan Alevî dede ve dervişleri halkı sömüren kişiler olarak görmeye başladılar. Bunun yanında altmışlı yıllardan sonra ülkemizde büyüyen köyden kente, kentten Avrupa’ya göçler de geleneksel Alevî kültürüne önemli bir darbe vurdu. Artık cemlere katılımlar azalmaya, Musahiplik geleneği unutulmaya başladı. Bu süreçte genç Alevî kuşaklar yabancı ideolojilerin kurbanı oldu ve ciddi bir kimlik krizinin içine girdiler. Uzun yıllar Alevî gençlerin eğitimi, düşüncesi ve gereksinimleri göz önünde bulundurulmadığı gibi üniversitelerin veya benzeri eğitim kurumlarının da kendileriyle ilgili bir çalışması olmadı. Bu gelişmeler yeni yetişen kuşakların daha çok sol ve sosyalist akımlar içerisinde konumlanmasıyla sonuçlandı. Öyle ki artık Alevîlik esas anlam ve önemini kaybederek sosyalizmle özdeşleştirilir hale geldi. Aradan geçen yıllar Alevîleri şehir hayatına ve geleneğine alıştırdı. Şehirlerde yaşayan Alevîler dernekler kurarak bir araya gelmeye başladılar. Cemler başlangıçta gizli olarak yapılsa da zamanla bu gizlilik terk edildi. Birçok sanatçı ve ozanın katılımlarıyla gerçekleştirilen organizasyonlarda Alevîler bir araya geldiler ve birbirlerini tanıma imkânı buldular. Seksenlerden sonra demokratikleşme ve özgürlükler bağlamında Alevîler hakkında konuşulmaya başlandı. Bu tartışmaların ana ekseni ise Alevîlerin Diyanette temsili problemi oldu. Bu süreç içerisinde Alevîler, Alevî kültür merkezleri ve dernekleri toplumla yüzleşmeye, kent merkezlerinde ciddi anlamda kurumsallaşmaya başlamışlardır.
Doksanlı yıllara gelindiğinde ise Alevîler, taleplerini belirleyerek dönemin hükümetlerine bildirmeye başladırlar. Buna göre ilk talepleri, hutbe ve vaazlarda Alevîlik konusunun işlenmesi, radyo ve televizyonlardan Alevîliğin doğru tanıtımlarının yapılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Alevîlerin etkin olarak temsil edilmesi, Ramazan ayı gibi Muharrem ayının çeşitli etkinliklerle kutlanması ve okullarda verilen Din Kültürü derslerinde Alevîliğin de yer alması oldu. İleride bu isteklere Alevî dedelere maaş bağlanması, cem evlerinin ibadethane olarak sayılması ve elektrik, su gibi masrafların devlet tarafından ödenmesi, gibi önemli istekler eklendi. Doksanlı yıllar bazı iç ve dış mihrakların Alevî ve Sünnî toplumları karşı karşıya getirme yarışına girdikleri ve iki geleneği birbirine karşı kışkırtma derdine düştükleri bir dönem oldu. Sivas ve İstanbul’da yaşanan hadiseler gerek Sünnî Müslümanları gerekse de Alevî Müslümanları rencide edecek fiiller sergilenerek iki tarafın birbirine sabırları sınandı. Ayrıca bu yıllar siyasal Alevîliğin tavan yaptığı yıllar oldu. Sol ve sosyalist yaklaşımların ardından ulusal milliyetçi yaklaşımlar tarafından Alevîlik bir ulus dini olarak görülmeye ve Türk İslam’ı söylemlerinin kullanılmaya başlandığı yıllar oldu. Sünnî İslam anlayışının Arap İslam anlayışı olduğu bu sebeple Sünnî anlayış ile yürütülen dini faaliyetlerin Türkiye Cumhuriyeti kuruluş kaidelerine aykırı olduğu konuşulmaya başlandı. Alevîlik, laik, Atatürkçü ve çağdaş yüzüyle radikal İslamcılığa karşı bir panzehir olarak görülmeye başlandı. Yaşanan siyasi olaylar doksanlı yıllarda Alevî inançlarının Türk inancı olarak görülmesine, Sünnî geleneğin ise irtica ve gericilik tehdidi olduğu algısı oluşturuldu. Alevîler ve Alevîliği Türk İslam’ı olarak yorumlayan çevrelerce başta İmam-Hatipler ve Kur’an Kursları olmak üzere Sünnî İslam anlayışıyla inşa edilen bütün kurumlar birer tehlike olarak görülürken Alevî gelenek bir kurtarıcı gibi takdim edildi.

İki binli yıllar Türkiye’de adeta bir Alevî uyanışının yaşandığı dönem olmuştur. Doksanların buhranlı seneleri, ülke siyasetinin Dersim ve Kürt meselelerini tartışabilecek olgunluğa ulaşması bu Alevî uyanışı tetikledi. Bu dönem Alevîlerin kendilerini Anadolu toplumlarına anlatmaya ve tanıtmaya başladıkları bir dönem oldu. Cem, Ehl-i Beyt, Alevîlerin Sesi, Nefes, Kervan, Yurtta Birlik, Pir Sultan Abdal, Gönüllerin Sesi, Yol, Kızıl Deli, Kırkbudak, Serçeşme gibi önemli dergiler yayın hayatına başladı. Diyanet İşleri Başkanlığının öncülüğü ile Devlet televizyonu TRT tarafından Alevîler ile ilgili belgeseller ve yayınlar yapılmaya başlandı. Örneğin TRT tarafından “Bu Toprağın Canları” adıyla yetmiş bölümlük toplamda yaklaşık altmış saatlik bir belgesel hazırlanarak TRT’nin ulusal ve uluslararası yayın yapan ekranlarında izleyicilere sunuldu. Alevîler tarafından birçok radyo ve televizyon kanalları kuruldu. Bu kanallar, Alevî deyiş ve türkülerini yayınlamakla beraber Alevîler hakkında birçok eğitim ve kültür yayınları yapmaya başladı. Bu kanallarda Alevîlere ait önemli gün ve gecelerle ilgili organizasyonlar canlı olarak yayınlanmaktadır. Alevîler Avrupa ve Anadolu’da birçok dernek ve federasyon ile teşkilatlanmıştır. Bu dernek vakıf ve federasyonlar aracılığıyla Alevîler inançlarını kolayca yaşabilmekte, ritüellerini, gelenek ve göreneklerini yerine getirmekte her hangi bir engelle karşılaşmamaktadır.
Yakın dönem ise Alevî çevrelerin problemlerinin daha net olarak konuşulduğu iki tarafın birbirinin varlığını masaya oturabildikleri bir dönem oldu yok saymayarak karşılıklı hoşgörü içerisinde. Bu süreçte başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere resmi ve sivil Sünnî çevrelerde artık Alevîleri görmezden gelmenin yanlış olduğu kanaati hâkim oldu. Bizzat devlet yetkililerinin katılımlarıyla Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi kapsamında yedi Alevî Çalıştayı gerçekleştirildi.Kamuoyuna Alevî Açılımı olarak yansıyan süreçte karşılıklı istekler masaya yatırıldı ve ilgili Devlet Bakanlığı tarafından yapılacak adımlar istişare edildi. Birinci çalıştayda genel olarak Türkiye’de Alevî olmak ne demektir? Alevîler laiklikten ne anlıyor? Alevî sorunlarının hangi temelde ele alınması onların çıkarlarına uygun bir gelişme yaratabilir? Laiklik, insan hakları, demokrasi, siyaset; Alevîliğin sorunlarını nasıl tanımlayabiliriz? Alevîler hakkında devletin kusuru nedir? Alevîlerin kusuru nedir? Alevîler kendilerini bugün nasıl hissediyorlar? gibi genel konular üzerinde konuşulmasının ardından Din-Devlet İlişkileri, Cem Evleri ve Eğitim ile ilgili meseleler ele alınmıştır. İkinci Alevî Çalıştayında ise akademi dünyası ile Alevîlerin ilişkileri ve kimlik ve beyan meseleleri üzerine görüşmeler yapıldı. Birlikte yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması ve bu engellerin kaldırılmasında akademinin rolleri üzerine görüşler beyan edildi. Yine üçüncü çalıştayda İlahiyat dünyası ve Alevîlerin ilişkisi, dini çoğulculuk İslam’ın farklı yorumları ve Alevîlik, gündelik dini pratikleri ve Alevîlerle çözümde ilahiyatların rolü üzerinde duruldu. Dördüncü alevî çalıştayı özgün bir adımla sivil toplum örgütleri ve sanatçıların katılımlarıyla gerçekleştirildi. Çalıştaya işçi-memur temsilcileri gibi her alandan birçok toplum lideri ve sanatçılar söz aldı. Kültürel alanda Alevîlerle ilgili atılacak adımların değerlendirildiği bu çalıştay iki tarafın birbirini daha yakından tanımasının önünü açtı. Beşinci çalıştay ise Alevîlerin geçmiş ve gelecekleri, medya ile ilişkileri, birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesinde demokrasi ile Alevîlerin bağının konuşulduğu bir çalıştay oldu. Altıncı çalıştayda ise Alevîlerin devlet, millet ve siyasetle olan ilişkileri değerlendirilerek siyasal deneyimler ve Alevî talepleri ele alınarak çözüm arayışında Alevîler ve siyaset ilişkisi değerlendirildi. Yedinci çalıştay ise nihai rapor olarak hazırlandı. Raporda geçmişten geleceğe, tarihi hadiselerden hukuki haklara, Diyanet İşleri Başkanlığından cem evlerine kadar birçok konu hakkında öneriler ve çözüm arayışları açıkça ortaya konuldu.
Gerçekleştirilen çalıştaylar zinciri iki taraf arasında karşılıklı anlayış ve yeni bir dil arayışının temeli oldu. Geçmiş ve gelecek konuşularak sorunlar ve çözümleri değerlendirildi. Böylece muhatap arayışı yerini umuda bırakmış oldu. Alevîler kendileri hakkında bilinmek istenenleri ortaya koyarken başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere Sünnî gelenek ve onun temsilcileri Alevîleri yok saymaksızın hareket etme gerekliliğini öğrendi. Bu süreçte bilim, sanat ve siyaset kurumları üzerlerine düşen vazifeleri yapmak üzere sorumlu oldukları gösterilmiş oldu. Süreç sadece Alevîliğin kendisiyle ilgili kararlar verme noktasına değil karşılıklı olarak empati yapmanın konuşulduğu, atılacak adımların ülke ve millet menfaatlerini önceleyecek şekilde olması hedeflendi. Alevî köylerine ısrarla cami yapmak veya hoca göndermek gibi yok sayıcı hamleler yerine Alevî gerçekliği kabul edilerek hareket edilmeye başlandı. Alevî vatandaşlarımız İlk ve Ortaöğretim kurumlarındaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini almak durumunda olan Alevî öğrencilerin bu ve benzeri derslerden ya muaf tutulmasını istiyor ya da bu derslerde Alevî öğrencilere Alevî ritüellerinin öğretilmesini talep ediyor. Buna gerekçe olarak da ailevi durumlarının inanç ve düşünce olarak bu derslerde verilen değerlere uyuşmadığını belirtmekteler. Alevîlerce Sünnî İslam’a göre hazırlanmış olan bu derslerin içeriklerinin çocuklara uygun olmadığı tezi üzerinde duruluyor. Bu derslerin zorunlu olarak Sünnî öğretmenlerce veriliyor olması Alevîleri sindirme gayreti olarak görülüyor.
Yine Alevî öğrencilerin bu derslere zorunlu olarak katılmasının uluslar arası anlaşmalara hatta anayasada belirtilen ilkelere aykırı olduğu vurgulanıyor. Alevî öğrencilerin bu dersler aracılığıyla küçük yaşta Sünnîleştirilmeye çalışıldığı iddia ediliyor. Ders içeriklerinde Peygamber Efendimizin Ehl-i Beyt – Hz. Ali gibi Alevî ileri gelenleri hakkındaki sözlerinin ve tavsiyelerinin bilinçli olarak sansürlendiği iddia ediliyor. Bunun yanında Ortaöğretim kurumlarında verilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi içeriğinde Alevîlik ve Bektaşîliğe tahsis edilmiş üniteler bulunuyor. Yine tasavvufi bağlamda Alevîliğin bütün müesseseleriyle beraber tanıtıldığı üniteler bulunuyor. Bu dersleri verecek öğretmenler herhangi bir mezhep sorgulamasında geçmediği gibi böyle bir kriter de aranmıyor. Gerekli akademik başarıyı gösteren her Alevî veya Sünnî vatandaş bu derslerin öğretmeni olarak görevlendirilebiliyor. Ayrıca ders içerikleri daha çok kültürel değerler ön plana alınarak hazırlanmış durumda. Bunun yanında “Din ve Laiklik” gibi anayasanın temel kanunlarını ele alan üniteler de bulunuyor. Başta Türklerin ilk inanç biçimlerinden yola çıkılarak birçok din ve kültür hakkında tanıtıcı üniteler yer alıyor. Esasen ders bir din dersi olarak değil, kültür ve ahlak dersi olarak görülüyor. Alevî çevreler Diyanet İşleri Başkanlığının da mevcut halinin değişmesini istiyor. Bu haliyle objektif bir durumunun olmadığı, belirli bir din anlayışıyla idare edildiği üzerinde duruluyor. Başkanlığın varlığı laiklik ve inanç özgürlüğü kavramlarıyla bağdaşmıyor. Ayrıca bu durum devletin inançlar karşısında tarafsız kalma yükümlülüğünü de zedeliyor. Başkanlık Cem evlerini ibadethane olarak görmüyor ve ibadethane olarak tanımlandırılmasına karşı çıkıyor. Buna karşılık Alevi çevrelerce bir ibadethane ve sosyal yaşam merkezi olarak görülen Cem evlerinin camiler gibi özel merkezler olarak kabul edilip devlet imkânlarından yararlanmasını isitiyor. Yine Alevi çevrelerce Başkanlık köktendinci anlayışların liderliğini yaparak farklı anlayış biçimlerinin İslam dışı olarak değerlendirilmesine ön ayak oluyor.

Bu gerekçelerle Alevî çevrelerin bazılarına göre Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalı tezi savunuluyor. Yine Diyanetin özerkleştirilmesi ya da yeniden yapılandırılması gibi fikirlerin yanında, Alevî vatandaşlarımıza olan hizmet alanlarının genişletilmesi önerisi bulunuyor. Bu şekilde Alevî çevreler Diyanet’te daha fazla temsil edilmek ve Diyanet tarafından sağlanan dini hizmetlerden daha fazla faydalanmak istediklerini beyan etmekteler. Burada şunu ifade etmemiz gerekir ki Diyanet İşleri Başkanlığı dini bir teşkilat olmaktan ziyade genel idare içerisine kendisine verilen görevleri yerine getiren bir kurumdur. Bu sebeple başkanlığın değiştirilmesi, özelleştirilmesi, özerkleştirilmesi veya kaldırılması meseleleri dini bir tartışma olmaktan ziyade siyasi ve idari bir meseledir. Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması hakkında genel kanaate baktığımızda başkanlığın yerine alternatif olabilecek bir kurumun inşa edilmesi yılları alacak veya başkanlığın yerine getirdiği görevlerin nasıl idare olunacağı hakkında net bir şey söylenememektedir. Dolayısıyla içerisinde önemli oranda belirsizlik ve risk barındıran bu önerinin kabul edilmesi mümkün görülmemektedir. Yine başkanlığın özelleştirilerek din işlerinin cemaatlerin kendi tasarruflarına bırakılması da ciddi belirsizlikler taşımaktadır. Hangi cemaatin hangi camide faaliyet göstereceği, bu camilerin kime ve neye göre belirleneceği gibi konularda net bir şey söylemek mümkün görünmemektedir. Ayrıca camiler, tüm Müslümanların değil de sadece bir cemaatin camisi algısını oluşturmak, milli menfaatler açısından tehlike arz edecektir. Burada en mantıklı yaklaşımın Başkanlığın özerk bir yapıya kavuşturulması olduğu düşünülebilir. Ancak mevcut yapısı değiştirilmeyen özerk bir Diyanet İşleri Başkanlığının kendi başkanını kendi seçmesi ve bir siyasi kuruma bağlı olmaması dışında bir manası olmayacaktır. Böyle bir durumda da Başkanlığın ciddi anayasa değişiklikleriyle donatılması gerekmektedir. Hülasa, mevcut durum içerisinde Alevî vatandaşlarımızın istekleri de göz önünde bulundurulmasıyla her mezhep ve meşrepten Müslüman’a hizmet götüren bir Diyanet herkesin takdirini ve sevgisini kazanacaktır.
Bu anlamda Başkanlık Alevî Dedelerine ihtiyaç ölçüsünde eğitimler vermek ve Cem evlerinde Kur’an-ı Kerim öğretmek gibi çalışmalar başlatmıştır. Bunun yanında kendi personelini de Alevîlik ve Alevî inanç yapıları hakkında hizmet içi eğitimlerle bilgilendirmeye almıştır. Başkanlık ve Kültür Bakanlığı hizmetiyle birçok Alevî dedesi Kerbela, Necef ziyaretlerini de içerisinde barındıran umreler gerçekleştirmiştir. Başkanlık bir yandan da Alevî-Bektaşî kültürünü yansıtan klasikleri kitap haline getirme hamlesi başlatmış ve bu çerçevede aralarında Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât, Velâyetnâme ve Besmele Tefsiri ile Saraynâme, İlm-i Câvidân, Hızırnâme, Muhammed bin Hanefiyye Cengi, Fütüvvetname-i Tarikat, Dâstân-ı İbrâhîm Ethem, Kitâb-ı Dâr, Dil-güşâ ve Erkânnâme gibi 17 eser, Diyanet tarafından basılmıştır. Bunun yanında Diyanet İşleri Başkanlığı Ramazan ayının yanında Muharrem aylarında da oruç ve iftar programları başlatarak Alevî vatandaşlara yönelik İftar ve Muharrem taziyelerinde bulunmaktadır. Alevî çevrelerin bir başka isteği ise devlet tarafından camilere tanınan ibadethane haklarının cem evlerine de verilmesi, camilerin ihtiyaçlarının karşılandığı gibi cem evlerinin de ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Alevî çevreler cem evlerinin hukuki durumlarının tanınmasını, cem evi açmak için gereken kolaylıklarının sağlanmasını, hatta camiler gibi cem evlerinin de devlet tarafından gereken yerlerde açılmasını istiyorlar. Yine buralarda görevli dedelerin tıpkı imamlar gibi sosyal haklardan faydalanmalarını istiyorlar. Bu anlamda başkanlığın cem evlerini ibadethane olarak tanıyacak yetkisi olmamakla beraber ihtiyaç duyulan yerlerde cem evlerinin inşasını desteklemektedir.
Bütün bunlara karşılık Alevî çevrelerin farklı gruplara ayrılmış olması, onlarla ilgili alınacak kararlarda kafa karışıklığına yol açmaktadır. Kimine göre yeni bir din, kimine göre bir mezhep, kimine göre bir tasavvuf hareketi, kimine göre ise siyasi bir meşrep olarak görülen Alevî kimliği ile ilgili olarak Alevî çevreler, ortak bir noktada buluşabilmiş değiller. Bu durum kendileri ile ilgili alınacak kararlarda en büyük çıkmazı meydana getirmektedir. Eğer Alevîlik kimilerinin söylediği gibi İslam dışı yeni bir din ise hukuki çerçevede diğer dini azınlıklara mensup olanların tabi oldukları yasalar onlar içinde geçerlidir. Yok, eğer İslam içi bir mezhepse o zaman bütün Müslümanların ortak değerleri olan cami, gibi dini değerler ortak demektir bunlara alternatif koymak İslam içi bir mezhep olmaya muhalif yorumlar sayılabilir. Eğer Alevîlik bir tasavvuf hareketi ise birçok tasavvuf hareketi gibi o da kendi içinde gerektirdiği usulü uygulamada serbesttir bu konuda devlet eliyle telkin ve teşvik edilen bir tasavvufi hareket de yoktur. Siyasi bir muhalif hareket olarak kabul ediliyor ise burada konu edilecek bir mesele değildir. Bütün bu tartışmaların yanında Alevîler bu toprağı kendi yurtları olarak görüyor ve başka bir ülke arayışına girmiyorlar. Dolayısıyla bu ülkeden başka bir yerde yaşamak gibi alternatifleri olmadığı gibi böyle bir dertleri de yok. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak yaşamak ve bu ülkeye hizmet edip hizmet görmek istiyorlar. Kısacası kendi ülkelerinde her vatandaşa tanınan bütün haklardan faydalanmak istiyorlar.

Türkiye’de yaşayan diğer bir mezhebi grup ise Caferîlik ve Caferîler’dir. Caferîlik, Hz. İmam Cafer Sadık’ın mezhebine mensup olmak demek olup, Resulullah (s.a.v)’den sonra Hz. Ali’den başlamak üzere on iki imamdan biri olan Cafer-i Sadık’ın yolunda gitmek anlamına gelir. On iki imamdan biri kabul edilen Cafer-i Sadık, İmâmiyye Şîa’sının fıkıh ekolünün kurucusudur. İleride ele alacağımız İran Şîîliği’nin fıkıh ekolünü İmam Cafer’in içtihatları oluşturur ve Şîa denildiğinde İmamiyye yani Câferîyye anlaşılır. İmam Cafer-i Sadık hayatı boyunca siyasetten çok ilimle meşgul olmuş, siyasi tartışmalar içerisinde kalmak yerine ilmi çalışmalara önem vermiştir. Siyaset onun hayatında ilmin önüne hiçbir zaman geçmemiştir. Ona göre siyaset ve liderlik küçük insanların uğraşacağı işlerdir. İhlâslı, menfaatlerden uzak iffet ve ismet sahibi bir insandır. Ferasetiyle ve ileri görüşlülüğüyle meşhur olmuştur. Bu sebeple Cafer-i Sadık Şîî literatürde önemli bir yer tutmakta, İsnaaşeriyye’nin oluşumunda ciddi etkileri bulunmaktadır.
Irak’ta ortaya çıkan Caferîlik, Safeviler’in yoğun mezhep politikaları sonucunda zamanla İran, Horasan, Türkistan ve Hindistan bölgelerine kadar uzanmış, çoğu Türk olan boylar arasında da yayılarak kabul görmeye başlamıştır. Safevilerce yürütülen yoğun mezhep politikasına maruz kalmış ve zamanla İran ve Azerbaycan coğrafyasından Anadolu’ya göç etmiş Caferî topluluklar Azerbaycan ve İran’a sınır olan Iğdır ve Kars gibi illerimizde yoğunlaşmıştır. Caferî vatandaşlarımız çoğunlukla bu iki ilde yaşamakta olup çok az bir kısmı da Ağrı ve Van sınırları içerisinde yaşamaktadır. Bunun yanında bölgede sürekli devam eden batıya göç hareketleri bağlamında birçoğu başta İstanbul ve Ankara olmak üzere İzmir, Bursa ve Manisa gibi illere yerleşmişlerdir. Buna göre ülkemizde 1,5 milyon civarında Caferî vatandaşımız bulunmaktadır. Bugün ülkemizde taşra ve il merkezlerinde birçok Caferî Camii bulunmakta, bu camilerin çevresi dernekler, kütüphaneler ve spor merkezleri gibi hizmet alanlarını da kapsamaktadır. Bu camilerde Caferî inanç ve ibadet şekilleri uygulanmakta ve Caferî öğretisi yeni nesillere aktarılmaktadır. Buralarda görev yapmakta olan mollaların büyük bir kısmı temel eğitimlerini Türkiye’de tamamlamış dini eğitimlerini ise İran veya Irak’da bulunan Şîî okullarda tamamlamışlardır. Bu camilerde Caferî mezhebinin kurucusu kabul edilen İmam Cafer-i Sadık’ın itikat ve ibadetler hakkındaki içtihatları esas alınır.
Türkiye’de bulunan Caferîler kendi çevrelerinde birçok faaliyette bulunmaktadırlar. Bunların başında Caferîlikte önemli bir yer tutan Aşure Yası gelir. Caferîlerin bir araya gelmesiyle büyük kitleler halinde Muharrem ayının onuncu günü Hz. Hüseyin’in Kerbela’da yaşadığı hadiselere binaen çeşitli gösteriler ve dua şölenleri yapılır. Uzun yıllar kendilerini kanlar içinde zincirlere vurarak dikkat çeken bu dini tertipler günümüzde kan dökmeden yaşatılmaktadır. Bunların dışında Caferîlerin Hz. Fatıma’nın doğum gününü, Gadir-i Hum günü ile de bayram olarak kutladıkları görülmektedir. Caferîlerin kendilerine mahsus dernekleri bu derneklere bağlı camiler, yayın organları ve internet siteleri vardır. Buralarda Caferîliği yeni nesillere ve birlikte yaşanılan din anlayışlarına karşı daha iyi anlatma ve ortak bilinç oluşturma amacı güdülmektedir. Caferîler’i kendi içerisinde iki grupta ele almak mümkündür:
1. Kevser grubu,
2. Zeynebiye grubu.
Kevser grubunu Caferî fıkhına ait eğitimini genel olarak İran’da almış olanlar oluştururken, Zeynebiye grubunu da özellikle İstanbul Halkalı’da bulunan Caferîler teşkil etmektedirler. Zeynebiye grubu Türkiye’deki Caferîlerin lideri olarak Selahaddin Özgündüz’ü kabul etmektedirler. Ancak Türkiye’deki Caferîlerin tamamı aynı görüşte değildir. Bu yüzden Ankara’da yaşayan Caferîlerin büyük çoğunluğu herhangi bir lideri desteklememektedir. Onlar, Türkiye ölçeğinde kendilerine öncülük yapabilecek özelliklere sahip bir liderin olmadığı kanaatini taşımaktadırlar. Çünkü böyle bir liderin hem sosyal hem siyasi hem de dini bir lider özelliği taşıması gerektiğini, bunun da oldukça zor bir iş olduğunu düşünmektedirler. Türkiye’de yaşayan Caferîler bazı şikâyetleri ve istekleri olmakla birlikte mevcut durumdan memnun olduklarını söylemektedirler. Caferîler, istekleri ve şikâyetleriyle ilgili olarak bu durumu Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle çözmenin doğruluğuna inanmaktadırlar. Özellikle kendi camilerine karışılmamasını, okullarda Caferîlerle ilgili bilgilerin verilmesini, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda kendilerinin de temsil edilmelerini, fıkıhlarını öğrenmek için İran ya da Irak gibi ülkelere gitmek yerine bunun kendi ülkelerinde sağlanmasını istemektedirler.
Türkiye Caferîlerinin yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşündükleri konuların başında da okullarda verilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde Sünnî İslam merkezli bir din anlayışının var oluşu ve bu derslerin Caferî gençlerine okutulmasıdır. Caferîler bu derslerin mezhep temelli değil mezhepler üstü olmasını istemektedirler. Bu derslerde her hangi bir mezhebi yermek ya da öncelememek gerektiğini savunarak bu derslerde öğrencilerin Sünnîleştirildiklerini düşünmektedirler. Onlar daha çok bu derslerde işlenen konuların bir mezhebi veya dini anlayışı öncelemeden temel ahlak değerlerini göz önüne almasını istemektedirler. Farklı anlayış biçimlerinin mezhep ve tarikatların ise birer ayrılık unsurları olarak değil aksine İslam’ın farklı renkleri olarak değerlendirilmesini istemektedirler. Bu dersler bazı Caferî derneklerin önde gelenleri tarafından ciddi eleştiriye maruz kalmıştır. Bunun yanında bu derslerde “dört hak mezhep” kavramı da Caferî vatandaşlarımızın şikâyet ettiği önemli meselelerden biridir. Bu şekilde kendilerinin İslam dairesinin dışına konulduklarını ve genç zihinlerde önyargılar oluşturulduğunu düşünmektedirler. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitabında Caferîliğin bir ders konusu olarak işlenmeye başlaması olumlu bir adım olarak görülmeye başlanmasının yanında Caferîler hakkında “İslam öncesi kültürlerle İslam dinini sentezlemeye çalışmaktadırlar” gibi yanlış bilgilerin verildiğini düşünmektedirler. Ancak son düzenlemelerde yedinci sınıf ve on birinci sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarında fıkhi yorumlar başlığı altında ele alınan Câferîlik hakkındaki bu ifadeler de kaldırılmıştır.

Câferîlik hak bir mezhep olarak fıkhi yorumlar başlığı altında Hanefîlik, Şâfîlik, Hanbelîlik ve Mâlikîlik ile aynı başlık altında ele alınmıştır. Esasen baktığımızda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri Caferî inancını kapsayarak İslam içi bir mezhep olduğunun kabul eden bir içerikte hazırlanmıştır. Ancak namaz, abdest gibi ameli konularda ve bazı itikâdî konularda Sünnî mezhepler arasında bir ittifak bulunmasına rağmen Şîî ve Sünnî mezhepler arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Bu sebeple derslerin işlenmesinde mezhepler üstü bir metot izlemek bir hayli zordur. Örneğin, İmamet meselesinin itikâdî olarak şart olduğu üzerine işlenen bir ders aslında Caferî bir anlayışla işlenmiş olur. Buna karşılık İmamet meselesinin itikâdî meseleler dâhilinde olmadığı bir ders Sünnî İslam anlayışıyla işlenmiş olur. Bu noktada da ülkenin çoğunluğu oluşturan Sünnî Hanefi İslam anlayışı derslerde temel akide olarak kabul edilmiştir. Bir diğer tartışma konusu ise Diyanet İşleri Başkanlığı hakkındadır. Caferîlere göre Diyanet İşleri Başkanlığı da kendilerini temsil etmekten öte tek bir mezhep temelli politikaları önceleyen bir yapıya sahiptir. Başkanlığın Sünnî İslam anlayışını öncelediğini ve kendilerine karşı bir sindirme siyaseti izlediğini düşünmektedirler. Caferî liderler Başkanlığın bu yaklaşımına yayınlanan Caferî ilmihali üzerinden de eleştiri getirmektedirler. Başkanlık tarafından basılan Caferî ilmihalinde Caferîlik ve Şîîlik hakkında “siyasi ve fıkhî bir mezhep” olarak bahsedilmesi Caferî çevrelerce Başkanlığın Caferîleri “İslam dışı olmaya yakın bir durumda” olduklarını ifade ettiği şeklinde anlaşılmıştır.
Caferîlere göre Türkiye’de Başkanlık eliyle Caferîlik dolayısıyla Şîîlik topluma zararlı ve problemli bir din anlayışı olarak sunulmakta ve tehlikeli olduğu yer yer açıkça yer yer gizlice vurgulanmaktadır. Yine Caferî inançlarının fitne ile bağlantılı olarak izah edilmesi, mezhebin siyasi bir temelle aslında dini bir anlayıştan öte siyasi bir kazanç elde etmek maksadıyla oluşturulduğu üzerinde durulduğu ifade edilmektedir. Caferîlerin bir diğer problemleri ise din hizmetlerini görecek insanları Türkiye dışına göndermek durumunda kalmalarıdır. Bu durum hem çocuklarını gönderen aileler hem de öğrenim için yurt dışına giden öğrenciler için ciddi maddi ve manevi zorlukları beraberinde getirmektedir. Son zamanlarda daha çok İran’a gönderilen ve Kum’daki eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönen öğrencilerin “İran’daki rejimi Türkiye’ye getirecek kişiler” olarak yargılandığı görülmekte bu da ciddi bir güvensizlik ortamını doğurmaktadır. Bu tür öğrencilerin öğrenimlerini Türkiye’de sağlamak için bazı adımların atılması ve ülke dışında okuyup geri dönenlere ön yargılı suçlamalardan kaçınılması Caferî’lerin en başta gelen isteklerini oluşturmaktadır. Yine Türkiye’de camilerin denetimi Anayasa tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmiştir. Bu yüzden bu camilere Sünnî imamların atandığı görülmektedir. Caferî cemaati de bu imamların arkasında namaz kılmayı istememektedirler. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı Caferî vatandaşlarımıza yönelik hizmetlerde onların meşru haklarını yok sayacak yapılanmalarda bulunmamaktadır.
Ancak Caferî dernekleri ve ileri gelenleri Başkanlığın mevcut halinin bütün mezhepleri kapsamadığı gerekçesiyle eleştiriler yöneltmektedirler. Aslında Başkanlık yasal zorunluluklar ile din anlayışları arasında kalmakta denilebilir. Öyle ki bir tarafta ülke nüfusunun ciddi bir bölümünü oluşturan Sünnî Müslümanlara hizmet verme gayreti koşturulurken bir taraftan da daha az müntesibi bulunan bu anlayışlara da hizmet götürmek durumundadır. Ancak yasal zorunluluklar bu noktada Başkanlığın elini bir nebzede bağlamaktadır. Örneğin, Başkanlığın cami yönetim ve kadrolarının kendisine bağlı olması gerektiği yasalarla belirlenmişken bu camilerdeki ibadet ve itikâdî anlayış farklılıklarını göz önüne almakla beraber ülkenin tamamında bu derece yaygın bir yapılanmanın kurulabilmesi bir hayli zor görünmektedir. Bu eleştirilere rağmen Diyanet İşleri Başkanlığı Caferî İlmihali başta olmak üzere Caferî vatandaşlara değişik hizmetler götürme gayreti göstermiştir. Ağrı, Iğdır gibi Caferî vatandaşlarımızın yoğun yaşadıkları illerimizde camilerin Caferî itikat ve ibadet esaslarına göre tanzimi sağlanmaktadır. Bu camilerde ibadetler, ezanlar ve bayramlar Caferî itikadına göre düzenlenmektedir. Günümüzde Caferî vatandaşlarımızla Diyanet İşleri Başkanlığı arasında camilerde görevli personelini neye göre belirleneceği tartışması yaşanmaktadır. Başkanlık her devlet kurumu gibi kendi bünyesinde görevlendirdiği görevlilerin aldığı eğitimi kendi vermek veya ulusal eğitim birimlerinde yetişmiş olmasını önemsemektedir. Caferî vatandaşlar kendi camilerinde kendi inançlarından kişilerin görevli olmasını istemekte ancak Türkiye’de Caferî inançlarını öğrenebilecekleri bir kurum olmadığı için başka ülkelere gitmektedir. Başka bir devletin ve anlayışın idaresi altında eğitim görerek Başkanlığın sorumluluğu altındaki camilerde görev yapmaları, Başkanlık tarafından iyi karşılanmamaktadır. Buna karşılık Caferî vatandaşlarımız ise kendi ülkelerinde inançlarını öğrenebilecekleri bir kurum olmasını istemektedirler. Bu noktada iki taraf masaya oturarak eğitim-öğretim hizmetlerinden başlamak üzere ortak bir uzlaşma zemini aramalı ve karşılıklı hak ve saygınlığa zarar vermeyecek şekilde kararlar almalıdırlar. Son tahlilde baktığımız zaman, genelde Azeri Türkü olan Caferî vatandaşlarımız bu toplumun içinde yaşamaktan memnundurlar ve başka bir ülkede yaşamak istememektedirler. Türkiye’de farklı inanç biçimleriyle ortak bir yaşama alanı içerisinde buluşmayı öncelemektedirler.
Yararlanılan Kaynaklar
Seyit Aslan, Ortadoğu Coğrafyasında Mezhep Politikaları: Türkiye, İran Ve Suudi Arabistan Örneği
Ümit Erkan, 16. Yüzyılda Osmanlı’da Kızılbaş Ayaklanmaları
Mehmet Keskin, Caferî İlmihali, Cilt 1
Selahattin Özgündüz, “Diyanet Ne Yapmaya Çalışıyor”, Caferîyol Dergisi, Sayı 1
Ali Albayrak, “Dini Gruplar Bağlamında Caferîlik”
Filiz Demirci, Caferîlerin Dini Örf ve Adetleri: Iğdır Örneği
İlyas Üzüm, İnanç Esasları Açısından Türkiye’de Caferlik
Mustafa Öz, ”Cafer es-Sadık” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 7
Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şîası Ca’feriyye Mezhebi
Mehmet Atalan, Şîîliğin Farklılaşma Sürecinde Ca’fer es-Sadık’ın Yeri
Muhammed Ebu Zehra, Fıkhi Mezhepler Tarihi
Battal Pehlivan, Alevîler ve Diyanet
Fuat Bozkurt, Alevîliğin Yeniden Yapılanma Sürecinde Toplum Devlet İlişkisi
Rıza Gül, Alevîliğin Sosyal Mücadeledeki Yeri
Necdet Subaşı, Alevî Modernleşmesi
Faruk Sümer, Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü
Suraiya Faroqhi, Anadolu’da Bektaşîlik
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Seyit Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.