Türkiye'de Sermaye Hareketleri Ve 2001 Ekonomik Krizi

1929 ekonomik krizinin tüm dünyayı sarsan yıkıcı etkisinden devletçilik-korumacılık politikasıyla kurtulan Türkiye Cumhuriyeti, hızlı bir şekilde sanayileşme dönemine giriş yapmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca ortalama 4,9´luk bir büyüme yakalamıştır. 1980 sonrası dönemde IMF ve Dünya Bankası politikaları ekseninde yürütülen ekonomi politikaları doğrultusunda uygulanmaya başlanan neo-liberal politikalar sebebiyle sermayenin ekonomi üzerindeki otoritesi artmış ve büyüme hızı düşmüştür.
1929´dan sonra uygulanan devletçilik-korumacılık politikası doğrultusunda alınan tedbirlere baktığımızda dış dünyaya mümkün mertebe kapalı, dış işlemlerin sıkı bir şekilde denetime tabi tutulduğu, kendine yetebilmeyi öngören, dış pazarla alışverişini asgari düzeye indiren makro ekonomik devletçi politikaların benimsendiği görülmektedir. Bu dönemde Türk Lirası değer kaybetmesi, piyasalarda panik yaşanmasına neden olmuş ve döviz kontrolü yapacak, gerektiğinde para basacak, finansal araçlarla piyasadaki para miktarını ayarlayacak bir kurum ihtiyacı oluşmuştur. 1930´da Merkez Bankası´nın kurulmasıyla, piyasada meydana gelen kargaşanın spekülatörlerden, döviz satışı yapan tüccarlardan ve yabancı bankalardan kaynaklandığı tespit edilmiştir.
1930 yılında Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kurulmuş; yerli malı üretimi ve tüketimi ile tasarrufa teşvik başlamış diğer yandan ithal malların tüketimi azaltılmaya çalışılmıştır. Dış ticaretin üzerindeki artan siyasi kontroller, işlerin büyük ölçüde takas anlaşmaları ile yürümesi, Cumhuriyet öncesinde yabancılara verilen ayrıcalıklı hakların kaldırılarak kamu hizmeti veren tüm kurumların millileştirilmesi 1930-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti´nin ihracat fazlası vermesiyle sonuçlanmıştır.

1939-1948 döneminde savaş ekonomisi uygulamak zorunda kalan Türkiye, 1948 yılında ABD ile ekonomik iş birliği anlaşması imzalamış; sanayileşme ve dışa kapalı korumacı politikadan vazgeçerek ekonomisini yabancılara açmıştır.

ABD, Türkiye ile yaptığı ekonomik anlaşma doğrultusunda yaptığı yardımlara karşılık, Türkiye´nin “hür dünyanın hububat ambarı” olmasını talep etmiş ve sanayileşmeye çalışan ekonomiyi tarımda makinalaşmaya itmiştir. Öte yandan borcun geri dolar olarak ödenmesi teminatı, borç ile yapılan yatırımlar sonucu elde edilen gelirle yapılacak üretimin ABD´den yapılacak ithalat mallarıyla rekabet konusu oluşturmaması, alınan borç ile kurulacak üretim şirketlerinin hisselerinin çoğunlukla özel sektöre ait olması gibi şartlarla Türkiye ekonomisi 1970´li yıllara kadar ABD ve Batı Dünyası´nın montaj atölyesi olarak küresel kapitalist sisteme eklemlenmiştir.

İkinci dünya savaşından sonra İthal İkameci Sistem uygulamaya başlayan Türkiye kısmen de olsa iç ekonomiyi koruma kalkanı oluşturabilmiştir. Üretimde ara mallar ithal edildikten sonra, ülke içinde nihai mala dönüştürülerek tüketime sunulabilmiştir. Ancak üretimin bir şekilde ithalata bağlı olması döviz rezervindeki hareketlerin krize dönüşmesi hususunda oldukça kırılgan bir mekanizma oluşturmaktadır. Türkiye´nin bu dönemdeki sermayesi krediler ve yurtdışında çalışan işçilerin ülkeye getirdiği dövizler olmuştur. 1970 itibariyle İthal İkameci Politikanın sonunu getiren olayları şu şekilde sıralayabiliriz;
Türkiye siyasetinde meydana gelen kutuplaşmalar, o dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği´nden gelen komünizm tehlikesinin, ABD yanlısı uygulanan ekonomi politikalarına karşı bilenmiş toplum üzerindeki ayrıştırıcı etkisi sonrasına tüm dünyada yaşanan 1973 Petrol Krizi, devam eden ABD ambargosu ve 1974 Kıbrıs Harekatıdır. Bu kaotik ortamda ekonomik kriz ve toplumsal kriz iç içe geçmiş vaziyette gerçekleşmiştir.
1973-1974 ve 1978-1979 petrol şokları, istikrarsız ve değişken para ve maliye politikaları sonucu oluşan dış borç krizi, Türkiye ekonomisine küçülen bir ekonomi ve büyüyen enflasyon formu getirmiştir. Sanayicilerin kârı düşmüş, doların karaborsa fiyatı oluşmuş, Avrupa´da çalışan işçilerden gelen döviz miktarı azalmış, işsizlik artmış ve beraberinde grevler başlamıştır. Sendikalar ön plana çıkmış. Sermayedarlar ile sendikalar karşı karşıya gelmişlerdir. Karşıt görüşler arasında çatışmalar yaşanmaya başlamıştır.

1980 yılından itibaren Türkiye tekrardan dışa dönük büyüme stratejisine ve serbest piyasa mekanizmasına dönüş için, ihracata yönelik sanayileşme modelini ön plana çıkararak 24 Ocak kararlarıyla uygulamaya koymuş, iç talebi kısarak, döviz fazlası oluşturma; ihracat yaparak elde edilen gelir ile makina, teçhizat ve hammadde alma planı uygulamaya başlamıştır.

Bu amaçla devalüasyon yapılmış, ihraç edilecek mallar ucuzlatılarak cazip hale getirilmiştir. Kamu dış borcunun azaltılması için kamu harcamaları kısılmış, özelleştirme arttırılarak üretimde kalitenin artması amaçlanmış, ihraç mallarının rekabet gücünün arttırılması amacıyla da maliyetlerin düşük olması için ücretler baskılanmıştır.
1980 sonrası ülkelerin ekonomi politikaları ABD´nin tercihleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Sermaye hareketlerinin öneminin ve neo-liberal politikaların yerleşikliğinin en önemli kanıtlarından biri budur. 1981 yılında finansal serbestlik kararı alınmış ve oturmamış kararsız ekonomik sistem ile eksik hukuki altyapı karşısında 1982´de “bankerler krizi” yaşanmıştır. 1984 yılında alına karar ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bankalarda döviz mevduat hesabı açmalarına, 1989 yılından itibaren de sermaye hareketlerinin serbest bırakılması ile ülkeye her türlü yabancı sermaye giriş çıkışına izin verilmiştir.
1984-1987 döneminde büyüme hızı ortalama %6.4 civarında iken, 1988-1989 döneminde %1.6´ya gerilemiş; net sermaye girişi 1 milyar doların altına düşmüştür. Gelir dağılımı tamamen bozulan ülkede ücretler asgari geçim standartlarının çok çok altına inmiştir. 1989´da dış ticaretini serbestleştirerek, IMF´nin konvertibilite koşullarını kabul ettiğini açıklayan ancak herhangi bir resmi gerekçe sunmayan siyasi irade, dış kaynak girişleri ile ekonomiyi canlandırmayı, kamu harcamalarını ve ücretleri arttırmayı hedeflemiştir. Bu noktadan itibaren senaryo diğer gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı kriz süreçleriyle hemen hemen aynıdır.
Makroekonomik performans, net sermaye giriş-çıkışlarına aşırı duyarlı hale gelmiş; ekonomi dolarlaşarak, ulusal paraya olan talep azalmıştır. Yüksek kamu açıklarının, kısa vadeli sermaye hareketleriyle kapatılmaya çalışılması, faiz oranlarının yükseltilerek sermayenin ülkeye çekilmesi, düşük kur artışları; nihai olarak ülkeyi “sıcak para bağımlısı” haline getirmiştir.

”1990´da yaşanan krizlerin temelinde ise, kamu açıklarının iç borç ile finansmanında bankaların -kısa vadeli dış borçlanmayla, yabancı para pozisyonlarını açarak ve bilanço dışı repo işlemlerini büyüterek- üstlendiği aracılık işlevinin hızla gelişmesi, bir yandan iç borçlanmanın vadesini kısaltarak, diğer yandan para politikasının iç borçlanma düzeninin sürdürülmeye çalışılması ve bu durumun mali piyasalarda nispi bir istikrar sağlama amacını ön plana çıkararak enflasyonu indirmek için uygulanacak politikaların göz ardı edilmesi, yatmaktadır”.

Türkiye´de 1991 yılından sonra siyasal sistemde oluşan parçalanma; politik kaygılar doğrultusunda kamu ücretlerinde büyük artışlar gerçekleştirilmesine neden olmuştur. Kamudan sonra devlet tarım sektörüne de el atmış hem fiyatları yükseltmiş hem de destekleme alımları gerçekleştirmiştir. Finans sektöründe ise kamu bankaları aracılığıyla siyasi yakınlığı olan esnafa ve çiftçiye düşük faizli krediler sağlanmıştır. Kamu İktisadi Kuruluşlarının malları oldukça ucuz fiyattan satışa çıkarılmış ve bu kuruluşlar büyük zarara uğramışlardır. Yine 1994-1998 yılları arasındaki bu dönemde artış gösteren terör olaylarının maliyeti de ülke ekonomisine ilave bir yük bindirmiştir. Tüm bu maliyetler kamu bankaları bilançolarına “görev zararı” olarak kaydedilmiş, kamuoyundan ve meclis denetiminden gizlenmeye çalışılmıştır.
1994 yılından itibaren kamu açıkları Merkez Bankası´nın kaynaklarından kapatılmaya başlanmıştır. Hazine de yine bu dönemde Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) çıkararak ortalama %4 faizle Merkez Bankası´ndan borçlanmaya başlamıştır. Sonrasında ise şu döngü gerçekleşmektedir; Hazine, kamu bankaları ve tarımsal destekleme alımları aracılığıyla bu parayı piyasaya aktarıyor, faizler yükselmiyor, akabinde çıkarılan bir yasa doğrultusunda hazinenin merkez bankasına olan borcu siliniyor.
Bu süreçte ekonomi kısa çevrimli, mini büyüme-kriz-istikrar sarmalına sokulmuştur. Kamu kesimi borç sınırını aşmış, tasarruf ve yatırım yapamaz duruma gelmiş, bankacılık sistemini bloke ederek, reel sektörün kaynağını tüketmiştir. Özel sektör reel üretimden vazgeçmiş, spekülatif ataklı finans sektörüne yönelmiş, piyasa kuralsızlaşmış ve tüm ülkede gelir dağılımı bozulmuştur. 1990 sonrası on yıllık dönem tüm dünyada makroekonomik politikaların ve yaşanan krizlerin çeşitlilik sergilediği dünyanın en parlak on yılı olarak nitelendirilebilir. Türkiye´de de bu dönem 1994 öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılmaktadır.

“1994 yılından önce kamu kesimi faiz-dışı harcamaları, kamu gelirinden daha hızlı artmış, kamu kesimi faiz-dışı dengesi açık vermiştir. Faiz-dışı açığın milli gelire oranı 1989´da %1.7´den, 1991-1993 döneminde ortalama %6.4´e yükselmiş ve kamu borç stoku giderek artış göstermiştir. Merkez Bankası borç stokundaki artışı engelleyebilmek için finansman kaynağı sağlamıştır”.

1994 krizinden sonra kamu faiz dışı dengede kısmi iyileşmeler sağlanmış, bu sefer de kamu borç stokundaki artışın kaynakları değişmiş, reel faiz oranı ile milli gelir büyüme hızı arasındaki fark, 1997 itibariyle büyüyerek yeni bir krize dönüşmüştür. 1994 Krizi sonrası uygulanan 5 Nisan kararları, 1998 IMF programları çözüm sağlayamamış; 1998 Asya ve Rusya krizlerinin de etkileriyle gerçekleşen 1998 krizi Türkiye ekonomisinin ciddi bir biçimde daralmasına neden olmuştur.
Pek tabi bu durumda uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, hazır olmayan hukuki altyapı ve ekonomik taban, kökten gerçekleştirilmesi gereken reformlar yerine sıcak parayı çekici, kısa vadeli günlük çözümler üreten politik programların uygulamaya konulması ve başta ABD olmak üzere dünya ekonomik güçlerinin pazar arayışlarında gelişmekte olan ülkeleri kendilerine hedef seçmeleri Türkiye ekonomisinde ve dünyadaki diğer gelişmekte olan ülke ekonomilerinde yaşanan krizleri ortak paydada buluşturmaktadır. Ekonomiler uluslararası sermayenin peşine düşerek sanayileşme modeli büyüme yerine kısa vadeli sermaye akınlarının oluşturduğu yapay büyümeye önem vererek bir bakıma kendi sonlarını hazırlamışlardır.

2001 Krizi Öncesi Sermaye Hareketleri ve Makroekonomik Durum

1990´ların ikinci yarısı özellikle, makro ekonomik performans net sermaye girişi ile doğru orantılı bir konjonktür izlemiştir. Bu bağlamda kısaca ülke dışına tekrardan bakmak gerekmektedir. 1994-1995 Meksika Krizi sonrasında 1996-1997 yıllarında gelişmekte olan, gelecek vadeden ülkelere yönelik sermaye hareketlerinde bir artış yaşanmış, 1997 sonlarına doğru Asya´da, 1998´de Rusya´da, 1999´da Brezilya´da yaşanan krizlerden sonra bu artış yerini daralmaya ve duraklamaya bırakmıştır. 1995´ten sonra gelişim gösteren ekonomilerde finansal yatırımların çoğalması, bunun etkisiyle yeni yatırımcıların yeterli enformasyona sahip olmadan piyasalara spekülatif ataklarla girip çıkmaları kısa vadeli sermaye hareketlerinin artmasına ve hareket kabiliyetlerinin hızlanmasına neden olmuştur.
Uluslararası sermaye piyasalarındaki getiri ve beraberinde artan risk farklılıkları, gelişmiş ülkelerin konjonktürünü de duyarlı hale getirmiştir. 1996-1997 yıllarındaki bolluk döneminden Türkiye´de payına düşeni almış, dış piyasada faizlerin düşmesi ile yatırımcılara sunduğu arbitraj imkânı mali sermaye girişlerinin artmasına neden olmuştur. Merkez Bankası, kısa vadeli faiz oranlarında ani düşüş ve/veya yükselmeleri kontrol altına alabilmek için bankalar arası faiz oranının istikrarını korumaya çalışmış, piyasaların kaynak faiz oranını kabul etmelerini sağlamıştır. 1998 yılında para politikası programında ise Merkez Bankası iç varlık artışını sınırlayacağını sadece dış varlıklara yatırım yapacağını duyurmuştur.
Merkez Bankası 1996-1999 döneminde enflasyon kadar denge kur politikasına da önem vermiştir. Uluslararası bankalardan kredi kullanarak kaynak sağlayan yerli özel büyük firmalar da özel sektör borçlanması ile bu dönemde ciddi büyüklükte kaynak kullanmışlardır. Yine bu dönemde bavul ticaretinden gelen dövizler, kısmen Gümrük Birliği Anlaşması´nın da etkisiyle ithalatta görülen artış ve net hizmet ihracatındaki artışlar dış ticaret açığının artmasını engellemiştir. Parasal genişleme başlamış, Merkez Bankası´nın döviz rezervleri artmış, tabi bunların artmasına kaynak oluşturan kredi stoku da beraberinde artmış; yatırımlar ve milli gelir de artış göstererek enflasyon oranı da bu artışlara uyum sağlamıştır.

1998´e gelindiğinde Rusya Krizi, Türkiye ekonomisi büyüme hızını düşürecek etkiler göstermiştir; net sermaye akımı negatife dönmüş, bavul ticareti durmuş, iç borçlanma faizleri yükselmiştir.

1998´de IMF destekli bir istikrar programı açıklanmış ancak uygulanamamıştır. 1999´da gerçekleşen büyük deprem sonrası da kamu açıkları artmış, dış borçlanma artmış ve ekonomi %6.1 oranında küçülmüştür. 5 Nisan Krizinden sonra yaşanan beş yıl boyunca, krizden hiç ders çıkarılmamış gibi kalıcı çözümler üretilmeden, günübirlik politikalarla adeta daha güçlü bir krize davetiye çıkarılmıştır.

 
1996-1999 döneminde Merkez Bankası´nın izlediği genel yaklaşımın unsurlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
“1. Kamu kesimi faiz-dışı dengesinde açık verilmemeye çalışılmış, 1996-1998´de kamu sektörü net dış borç ödeyici konumuna gelmiştir.
2.Kamu borçlarının iç borçla finansmanı, piyasa faizli nakit iç borç stokunun ve nominal faiz ödemelerinin hızlı artışı ile sonuçlanmıştır.
3.1999´da kamunun toplam borçlanma gereğinin milli gelirin %16´sına yakın bir seviyeye geldiği ve nakit iç borç stokunun geniş tanımlı para arzına oranının %50´ye yükseldiği ve mali sistem üzerindeki baskıların arttığı görülmektedir.”
Bankaların döviz pozisyon açıkları büyümüş bu durum kur riskinin artmasına neden olmuştur. Özel ticari bankaların açık döviz pozisyonları kamu bankalarına göre daha yüksek olduğundan kur riski bu bankalarda daha fazla görülmüştür.

“1999 yılında kısa vadeli mevduatların toplam mevduat içindeki oranı %72; ortalama vadesi 11.7 ay olan nakit iç borç stokunun toplam pasife oranı %30 olmuştur. 1999 sonu itibariyle, sabit getirili borçlanma araçlarının nakit iç borç stoku içindeki payı %75.8 oranındadır.”

1996-1999 döneminde yönlendirilen esnek kur rejimi ile reel kurda istikrar sağlanmaya çalışılmış, faizlerin piyasada belirlenmesine izin verilmiştir. Kamu kesimi net dış borç ödeyici konumuna gelmiştir, bu durum iç borç stokunu ve faizleri hızlı bir şekilde arttırmıştır. 1997´den sonra büyüme hızının düşmesi, sermayenin çekilmesi, iç borç stokunun aşırı miktarda artarak bütçenin reel faiz yükünü katlamıştır. Öte yandan ekonominin dolarlaşması, enflasyonun yükseleceğine dair oluşan beklentiler iç borçlanma ihtiyacını arttırarak, vade uzatımını zorlaştırmış ve mali sistemi baskılamıştır. Para ve kur politikası mali sistem üzerindeki bu baskıyı azaltmak için iç borçlanmayı kolaylaştırma yoluna gitmiştir. Bu sayede Türkiye 1998-1999 yıllarında yaşanan dış krizlerin domino etkisinden korunmuştur.

2000 Kasım- 2001 Şubat Krizleri

Türkiye´de gerçekleşen sermaye hareketleri ve bu doğrultuda yaşanan finansal krizlere genel bir bakış atıldıktan sonra, gelişmekte olan ülkelerde finansal serbestleşme ve dışa açılma akabinde yaşanan kriz süreçlerinin birbirleriyle hemen hemen aynı olduğu görülmektedir. Türkiye ekonomisinin en büyük sorunu iç ve dış siyasi yapıdan kaynaklanan ekonomik kısıtlardır. Başlangıcı 1990 yılında TL´nin konvertibıl para olarak ilan edilmesi ve sermaye hareketlerinin serbest bırakılması olan krizlerin temeli,1984 yılında getirilen döviz tevdiat hesabı açma izni ve daha da öncesinde serbest bırakılan faiz oranlarının hazırladığı taban üzerinde gelişmiştir. Finansal serbestleşme ekonominin reel kesimi ile finans kesimini zaman zaman karşı karşıya getirmiş, birindeki daralmanın diğerinde krize dönüşmesine sebebiyet vermiştir.
Krizler tarihi sürecinde Türkiye, IMF ile bir çok kez istikrar programları yapmış ancak enflasyonu düşürme ve ödemeler bilançosunu düzeltme konularında kalıcı bir başarı sağlayamamıştır. Ödemeler bilançosundaki açıkların kontrolden çıkması, siyasi çatışmalar ile ülkede kaotik bir ortamın oluşması, kredibilitenin ve güven duygusunun içeride ve dışarıda bir çok kez zedelenmesi, kökten çözüm üretecek yapısal reformların gerçekleştirilememesi, hukuki alt yapı eksiklikleri; enflasyonun kontrol altına alınamamasına, döviz ve faiz makasının açılmasına, bütçe açığının artmasına, iç ve dış faiz yükünün artmasına, dış borç hacminin ve taksit ödemelerinin miktarının çoğalmasına neden olmuştur.
Faiz ödemeleri ve sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan transferlerdeki yükselme artan kamu açıklarına, artan kamu açıkları da kronik yüksek enflasyona neden olurken, yükselen reel faizler de kamu kesimini daha da borçlandırarak borçfaiz döngüsünü oluşturmuşlardır. Aynı zamanda kamu bankalarının da görev zararları nedeniyle oluşan finansman ihtiyaçları da faizlerin artmasına neden olurken faiz ve kur riski oluşturarak banka sektörünün de kırılgan bir hal almasına neden olmuştur. Bankacılık sistemi içerisindeki kısa vadeli araçların hacmi artmış, bankalar reel ekonomiye fon kaynağı sağlayan aracılar olmaktan uzaklaşarak kamu açıklarının finansmanı rolüne bürünmüşlerdir. Bankalar çok ciddi kur ve vade riski ile karşı karşıya kalmışlardır.

Tüm makroekonomik göstergelerle beraber ekonomi bir krize doğru sürüklenirken, 9 Aralık 1999´da bir niyet mektubu verilmiş, 22 Aralık 1999´da IMF İcra Kurulu tarafından onaylanmış ve 2000-2002 yılları arasında uygulanacak bir istikrar programı oluşturulmuştur.

22 Aralık 1999´da yapılan 2000 yılı enflasyonu düşürme programı üç yıllık bir süre için hazırlanmıştır. Bu programın daha önce uygulana istikrar programlarından farkı süreli olması ve enflasyonla mücadeleyi hedeflemesidir. Merkez Bankası´nın 1999´da yayımladığı yıllık raporunda “Enflasyonu Düşürme Çerçevesinde Para ve Kur Politikaları” ana maddeleri şu şekildedir:
“1. 1 Ocak tarihinden itibaren bir yıl boyunca günlük olarak açıklanacak kur sepeti 1 ABD Doları + 0,77 Euro olarak alınmıştır.
2. T.C. Merkez Bankası, 2000 yılında kur sepeti artış oranını %20 olarak, yıl sonu TEFE artış hedefi ile uyumlu bir şekilde belirleyerek, kronik enflasyondan kaynaklanan ve enflasyonist süreci besleyen beklentilerin kırılması ve belirsizliklerin en aza indirilip buna ait maliyetlerin azaltılması hedeflenmiştir.
3. Program sırasında iki farklı kur rejimi uygulanması benimsenmiştir. Döviz kuru politikası Ocak 2000- Haziran 2001 dönemini kapsayan 18 aylık sürede “enflasyon hedefine yönelik kur sepeti”; bunu izleyen ikinci 18 aylık dönemde ise Temmuz 2001- Aralık 2002 “kademeli olarak genişleyen band” çerçevesinde yürütülecektir. 1 Temmuz 2001´de uygulanmaya başlayacak olan bandın toplam genişliği 31 Aralık 2001´de %7.5´e, 30 Haziran 2002´de %15´e ve 31 Aralık 2002´de %22.5´e yükseltilecektir.
4. IMF ile yapılan Stand-by anlaşması çerçevesinde belirlenen para politikası, T.C. Merkez Bankası bilançosundaki temel büyüklükler itibariyle izlenecek ve 1999 yılı sonundan başlayarak her üç ay sonu itibariyle bu büyüklüklere ilişkin veriler performans kriterlerine esas tutulacaktır.
5. Buna göre, bilançodaki “net iç varlıklar” kalemi değerleme hesabındaki değişmenin etkisi hariç, eksi 1.200 trilyon Türk Lirası olarak belirlenmiş ve 2000 yılı boyunca sabit tutulmuştur. Ancak bu kaleme her bir çeyrek içinde önceki üç ayın sonundaki para tabanı büyüklüğünün, artı-eksi %5´inin belirlediği maksimum sapma sınırlarının oluşturduğu bir band içinde hareket etme imkânı tanınmaktadır. Bu esneklik dönem içinde faizlerin ani ve aşırı hareketliliğini önlemeyi amaçlamaktadır.”

2000 yılı enflasyonu düşürme programında finansal yatırımların getirisi üzerindeki belirsizliğin en aza indirilmesi için Merkez Bankası döviz kuru çapasını uygulamaya koyarak; enflasyonist beklentilerin azalmasını, uygulanan programın güvenilirliğinin ve sürdürülebilirliğine olan inancın artmasını, geçmişteki programların başarısızlığının şu anki izlenen programı ve gelecekteki durumu etkilemeyeceği güvencesini sağlamak ve kur riskini azaltarak sermaye girişlerinin artmasını sağlamak olarak sıralanmaktadır.

Para politikası kanalında ise, Merkez Bankası bilançosunda yer alan sadece net dış varlıklar kalemindeki değişme parasal tabandaki değişme için baz alınmıştır. Merkez Bankası, programdaki kur politikasını desteklemek için net iç varlıklara belirli tavanlar koymuştur. Bankacılık sisteminde zorunlu karşılık oranı düşürülmüş, likidite miktarı arttırılmıştır.
“Net iç varlıkların toplam para tabanının +/- %5 etrafında eşdeğer bir bant içinde gezinmesine izin verilmiştir. Merkez Bankası´nın para politikasına etkisi net iç varlıklarla kısıtlanmış ve net iç varlıklar sabit hale getirilmiştir. Para tabanı, ödemeler dengesi aracılığıyla ve para politikası likidite genişlemesini, yabancı kaynak girişine bağlayarak oluşacaktır.” Net iç varlıklar ve net dış varlıklar kanalından baktığımızda öncelikle ihracat sonucu elde edilecek dövizin para tabanını genişleteceği düşünülmüştür.
Öte yandan ihracatçı mallarının üretimi için para talebi oluşturduğunda, ihracat kanalı ile ülkeye giren dövizin oluşturduğu parasal genişleme enflasyonist bir etki oluşturamayacaktır. Merkez Bankası´nın da para arzını arttırması ya da kısması ülkeye giren net dış varlık miktarı ile orantılı olarak ayarlanmıştır. Para kurulu uygulamasının benzeri olan bu durum, her gün değişen ancak önceden bilinen bir kurdan işlemlerin yapılması şeklinde uygulanan bir para politikasıdır.
Bu süreçte Maliye Politikası ise; gelir arttırıcı, harcama azaltıcı tedbirler alarak, özelleştirmenin hızlandırılmasını sağlayarak, iç borçlanmada uzun vadeli, değişken faizli tahvil ihracına yönelerek, faiz dışı fazlayı arttırarak kamu borcunun GSMH´ya oranını 2000 yılında %58´lere indirmeyi ve sonrasında da kamu kesimi mali dengesinde kalıcı bir iyileşme sağlamayı amaçlamıştır. Reel sektörde ise ücret politikası, fiyat artışları ve memur maaşları TÜFE oranına endekslenmiş, hedeflenen enflasyon oranı çizgisinde ayarlanmıştır.2000-2002 yılları arasındaki özelleştirme planına Petrol Ofisi, Tüpraş, GSM Lisansı, Türk Telekom, Vakıfbank, Çaykur, MKEK, Eti Holding ve TEKEL’in bazı bölümleri eklenmiş, 18 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde edilmesi planlanmıştır.

2000 yılında başlayıp, 2002´de tamamlanacak bu süreçte nihai amaç, Merkez Bankası´nın fiyat istikrarını sağlamasıdır.

Mevcut durumdaki uzun süreli enflasyonist baskılar ve uluslararası sermaye hareketlerinden kaynaklanan istikrarsızlıklar Merkez Bankası´nı zorunlu bir reform sürecine itmiştir. Para politikasının birincil görevi enflasyon hedeflemesi olmuştur.
“Enflasyon hedeflemesi rejimi; Merkez Bankası´nın sürdürülebilir fiyat istikrarını sağlaması için, para politikasının, makul bir dönem için belirlenen sayısal bir enflasyon hedefine dayandırılması ve bunun kamuoyuna açıklanması şeklindeki para politikası uygulamasıdır.”
“Bu kapsamda temel hedef tüketici enflasyonunu; yapısal reformlarla desteklenen, tutarlı, güçlü, itibarlı ve süreklilik arz eden maliye, gelir, para ve kur politikalarının eş güdümlü uygulanması ile 2000 yılı sonunda %25, 2001 yılı sonunda %12 ve 2002 yılında %7 ye indirmektir.”
1996-2001 dönemi Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, 19 Ekim 2000 tarihinde “Enflasyon Hedeflemesi” konulu açılış konuşmasında, enflasyon hedeflemesinin para politikasının şeffaf, güvenilebilir ve öngörülebilir olmasını sağlayacak temel koşullarını şu şekilde sıralamaktadır; enflasyona ilişkin orta vadeli rakamsal hedefler önceden kamuoyuna açıklanmalıdır; diğer nominal hedefler bir tarafa bırakılarak, fiyat istikrarı para politikasının tek hedefi olarak kabul edilmelidir; para politikası stratejisinde şeffaflığın arttırılması, para otoritelerinin planları, hedefleri ve kararları hakkında kamuoyu ve piyasalar bilgilendirilmelidir; merkez bankası kurumsal anlamda da operasyonel anlamda da bağımsızdır; uygun politika araçları geliştirilmelidir; para politikası aktarım mekanizması iyi anlaşılmalıdır; orta ve uzun dönemli enflasyon öngörüsü için güvenilir bir model geliştirilmelidir.

“Gazi Erçel, 2000 yılı enflasyonu düşürme programını da üç temel unsura dayandırmaktadır, bu unsurlar; programın başında kamu kesimi temel fazlasının yüksek tutulması, yapısal reformlar ve tutarlı gelir politikaları ile desteklenmiş döviz kuru ve para politikalarından oluşmaktadır.”

Burada işaret edilen nokta enflasyona sebep olan kamu kesimi dengesizliğinin giderilmesinin amaçlanmasıdır. Enflasyonla mücadele temeline dayanan programın diğer amaçlarını da kısaca şu şekilde sıralayabiliriz; ekonominin büyüme potansiyelini arttırmak, reel faiz oranlarını düşürmek, ekonomik kaynakların etkin ve adil dağılımını sağlamak, özelleştirmeye hız vermek, bankacılık sisteminin hukuki alt yapısını düzenleyerek güçlendirmek, mali yönetimde şeffaflığı sağlamak, vergi politikası ve idaresi ile sosyal güvenlikte reformlar yapmak.

Cumhuriyet tarihinin en sarsıcı krizleri olan Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin çıkmasını engelleyemeyen bu programda; tarımsal desteklemede doğrudan gelir sistemine geçilmesi, girdi ve kredi desteklerinin azaltılması, kamu mali yönetiminde şeffaflık ve kamu bankalarının yeniden yapılandırılması gibi alt yapı düzenlemeleri de planlanmış ancak uygulamaya koyulmada başarıya ulaşılamamıştır.
Programın başarıya ulaşamamasının ve peş peşe çok ağır maliyetleri olan iki krizin yaşanmasının nedenlerine bakıldığında, bankacılık sisteminin ağırlığı ön planda görülmektedir. Denetimin yeterli olmaması, bankaların uygulanan istikrar programına sadık kalmaması, gerek bankacılığın geçmişten gelen alt yapı sorunları, gerek de enflasyonu düşürme programında ortaya çıkan uyum sorunları ve likidite yönetiminde de Merkez Bankasının rolünün kısıtlanması, sistem akışının kilitlenmesine neden olmuş, Kasım Krizi öncesi bankalar ciddi bir likidite sıkıntısı içine girmişlerdir.
Likidite sıkıntısı döviz talebini arttırmış, uygulanan döviz kuru politikasına da güven azalmıştır. 1990’lı yıllardan başlayan siyasi istikrarsızlıklar ve çatışmalar da ülke ekonomisini kırılganlaştıran, piyasada güven oluşmasını engelleyen bir etki oluşturmaktadır. Diğer yandan cari işlemler açığının artışı engellenememiş, faizler artmaya devam etmiş, TL aşırı değerlenmiş, mali sektörün sermaye yapısı kırılganlaşmış, kamu bankalarının görev zararı artmıştır. Dolayısıyla en başından 2000 yılı enflasyonu düşürme politikasının sağlam bir temele oturtulmadan uygulanmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.

2000 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı sonrası Kasım 2000 krizi

Öncelikle 2000 yılı enflasyonu düşürme programının eksikliklerine ve ülke ekonomisini Kasım 2000 Krizi´ne nasıl sürüklediğine bakıldığında ayarlanabilir döviz kuru uygulamasının temel yanlışlıklardan biri olduğu görülmektedir. Bu uygulamanın beraberinde getirdiği sorunlar şu şekildedir:
– Ücretlerin ve ticarete konu olmayan malların yavaş ayarlanması nedeniyle ticarete konu olan malları üreten sektörlerin kârları azalmış ve TL´nin değeri artmıştır.
– Döviz kurlarının sabitlenmesi ödemeler dengesi krizine neden olmuştur. Uygun para ve maliye politikaları uygulanmadığından ülke parası reel olarak değerlenmiş, kısa dönemde ticarete konu olan malların üretim hacmi daralmıştır. Dolayısıyla cari işlemler açığı artmış, döviz rezervleri azalmıştır.
– Faiz oranları yeterince yükseltilemediğinden sermaye çıkışı gerçekleşmiş, parasal daralmayla beraber ödemeler dengesi krizine neden olmuştur.
– Merkez Bankası’nın para basımı sınırlandırılmış, iç varlıklarına sınır getiren sıkı para politikası uygulamaya başlamış, parasal tabanın genişlemesi net dış varlıkların artması ile sınırlandırılmış; Merkez Bankası Para Kurulu gibi çalışmaya başlamıştır, parasal tabanlı kısa vadeli sermaye giriş-çıkışları denetimsiz kalmıştır. Bu sistemde para kurulu, döviz rezervi ile yabancı varlıklarına orantılı olarak piyasaya likiditeyi sabit kurdan dövizlerin değişimi ile sağlayan bir kurul niteliğindedir. Reeskont ve açık piyasa işlemleri uygulayamaz ve piyasaya kredi veremez. Parasal taban ödemeler dengesine bağlı olarak artar.
Para Kurulu sermaye hareketlerini kontrol edemez, ulusal paranın aşırı değerlenmesini önleyemez. Kısa süreli sermaye girişi, parasal genişleme ve enflasyona neden olmakta, çıkışı esnasında da önce finans sektörü ardında da reel sektör ciddi mali kayıp yaşamaktadır. Merkez Bankasının pasifize edildiği bir sistem, sermaye hareketlerinin risklerine daha açık bir halde bulunmaktadır.

Başlangıçta, programın ilk yarısında ekonomik göstergelerde iyileşmeler görülmektedir.

Enflasyon oranı 2000 yılında TEFE´de %32.7, TÜFE´de %39 olarak gerçekleşmiş, 1999 yılında yaşanan depremin de etkisiyle %6.1 küçülen ekonomi, 2000 yılında %6.1 büyümüştür. Yine ilk yarıda görülen reel faizlerdeki düşüş, bankaların tüketici kredilerini genişletmelerine ve dolayısıyla tüketimin artmasına neden olmuştur. Bu sırada aşırı değerlenen yerli para karşısında ithal mallarının değeri ucuzlamış, iç talep ithalatı uyarmış ve bu durum da cari işlemler dengesini olumsuz etkilemiştir. 2000 yılında ihracat %3.4 artış göstererek 27,5 milyar dolara çıkarken, ithalat %32.7´lik bir yükselişle 54 milyar dolara çıkmış; dış ticaret açığı %89.1´lik artışla 27 milyar dolar rekoruna ulaşmıştır
Ayrıca kur çapası da tüketim malı ithalatında aşırı bir artış yaşanmasına neden olmuş, bu durum talep enflasyonunu arttırmış, fiyatlardaki artış saptanan döviz kurunun üzerine çıkmıştır. Sonuç olarak TL iyice değerlenmiş, ihracatta rekabet gücünü kaybetmiş, bu durum dış ticaret açığının artmasına neden olmuştur. Sermaye hareketleri açısından programın etkilerini incelediğimizde, yılın ilk yarısında uluslararası kuruluşların programa destek olmaları ve merkezi çevrelerin programın yürütüleceğine dair kararlılıklarını kamuoyuna duyurmalarının etkisiyle Eylül ayına kadar 11.2 milyar dolarlık sermaye girişi gerçekleşmiştir. Eylül ayından itibaren kaçaklar başlamıştır. Yıl boyunca Hazine 7.5 milyar dolar tutarında tahvil piyasaya sürerek sermaye girişlerine davetiye çıkarmıştır ve piyasaya sürülen tahvil tutarının yarısı uzun vadeli ayarlanmıştır.
Yılın ilk yarısında para ve maliye politikasına ilişkin hedefler gerçekleştirilmiş ancak dengeler bozulmaya başlayınca tavizler verilmiştir. Merkez Bankası´nın dış varlıklarla likidite oluşturmaya çalışması sonucu Kasım ayında dış varlıklarda ciddi azalmaların görülmesiyle sonuçlanmış nihayetinde Merkez Bankası net iç varlıklar tavan değerini ihlal ederek piyasaya likidite sağlamıştır.

Kasım 2000 Krizi

2000 yılı enflasyonu düşürme programı yılın ilk yarısı kısmen bir iyileşme sağlamış ancak, ikinci yarıda bir takım olumsuz gelişmelerle beraber tıkanıklıklar başlamış ve programın sürdürülemeyeceği anlaşılmıştır. Ülkeden sermaye kaçışının başlaması kasım ayında likidite sıkışıklığının krize dönmesine neden olmuştur. Merkez Bankası programın dışına çıkarak piyasaya müdahale etmek zorunda kalmış, bu durum ciddi sermaye çıkışına neden olurken, beraberinde döviz talebini ve kuru da arttırmıştır.
Yılın ilk yarısı görülen iyileşme halinin ikinci yarıda terse dönüp, krize neden olması; yapısal reformların gerçekleştirilememesi, Merkez Bankasının yetkilerinin kısıtlanarak para kurulu gibi çalışması ve gerektiği zamanlarda sermaye giriş çıkışlarını kontrol altına alacak müdahalelerde bulunamaması, bankaların açık pozisyonlarının giderek artması ve bu açıklarını kapatabilmek için döviz taleplerini arttırmaları ve döviz alabilmek için de TL taleplerini arttırmaları, bu gelişmelerin yerli ve yabancı yatırımcılarda spekülatif atakları tetiklemesi ve yatırımcıların birbirlerini etkileyerek yayılmacı bir psikolojiyle geniş hacimli sermaye kaçışlarının yaşanması şeklinde kabaca sıralanabilmektedir.
Yükselen piyasaların hepsinde görülen kur-bazlı uygulanan istikrar programlarında cari açık sermaye ortadan kaldırılmış olur, bunun sonucunda yerli para aşırı değerlenmiştir. Sıcak paranın -kısa vadeli sermaye girişleri- dış açık üzerinde bu kadar etkili olması da Merkez Bankası´nın politik manevra kabiliyetini kısıtlamaktadır. Bir yandan kur nominal çıpası uygulanan, diğer yandan ulusal parası değerlenen ülkelerde oluşan arbitraj fırsatından yararlanmak isteyen yatırımcılar sermaye akını oluştururlar ancak aşırı değerlenen ulusal para karşısında kaçınılmaz bir devalüasyon beklentisi oluştuğu anda da bu yatırımcılar geldiklerinden çok daha hızlı bir şekilde ülkeyi terk ederler. Sonuçta kur ters yönde faiz oranları ile birlikte fırlar ve hedef aşımı gerçekleşir. 2000 yılının ilk yarısı kamu borçlanma faizlerinin enflasyon oranının ve TL´nin aşınma değerinin üstünde olması bu dönemle gelen sıcak para için çekici bir güç oluşturmuştur.

2000 yılının ilk on ayında 15.2 milyar dolarlık net sermaye girişi gerçekleşmiştir.

Bu rakamın 5.7 milyar doları hazinenin tahvil ihracı karşılığında oluşurken, kalan kısmı ise ulusal bankaların yabancı bankalardan aldığı uzun (3.2 milyar dolar) ve kısa (3.6 milyar dolar) vadeli kredilerden oluşan borçlanmalardır. İlk on ay içerisinde gerçekleşen sermaye akını 2000 yılı dış borç stokunu 12.8 milyar dolar arttırmıştır. Buraya eklenmesi gereken husus dış borç stokunun artmasında kur arbitraj farkından faydalanmak isteyen yerleşiklerin yurtdışına çıkardıkları 5.3 milyar dolarlık bir sermaye çıkışının da etkili olduğudur. Yerleşiklerin yurtdışına çıkardıkları sermayenin yarıya yakını net hata ve noksan kaleminden oluşmaktadır. 2000 yılı enflasyonu düşürme programına güvenini kaybeden yabancı sermayedarlardan önce yerli yatırımcılar olmuştur.
Kısa vadeli dış borçların Merkez Bankaları rezervlerine oranı, para krizleri için öncü gösterge niteliğindedir. Rodrik ve Velasco bu oranı %60 olarak belirlemektedir. Türkiye´de bu oran 1989 yılından beri %100´ün altına düşmemiştir. 2001´in Haziran ayında %112 olan kısa vadeli dış borç/Merkez Bankası Rezervleri oranı 2001 Aralık ayında %145 seviyesine yükselmiştir. Ödemeler dengesi dış borç açığının, milli gelire oranının %4´ü aşması öncü göstergeler açısından “tehlikeli bölgeye” girildiğini göstermektedir.
Türkiye krizlerinde de bu oran hep %4´ün üzerinde seyretmiştir. Diğer yandan yerli paranın kısa vadede (2 yıl gibi) %25´in üzerinde değerlenmesi de tehlikeli bölgeye girildiğine işaret etmektedir.1998 yılında TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru endeksi 120.9´olup, Kasım 2001´de ise 146.5´e fırlayarak iki yılda 25 puan artış göstermiştir. Tüm bu öncü göstergeler ışığında 2000 yılı ilk on ayı boyunca gerçekleşen sermaye girişleri, Kasım ayında 5.2 milyar dolarlık sermaye çıkışına dönüşmüştür.

“Merkez Bankası rezervleri 17-24 Kasım aralığında 3 milyar dolar, 14 Kasım-1Aralık aralığında ise 2.5 milyar dolar olmak üzere 5.5 milyar dolarlık kayba uğramıştır. Brüt döviz rezervi 24.4 milyar dolardan 18.9 milyar dolara inmiştir.”

Kasım 2000 Krizinin yaşanmasının bir diğer nedeni de bankaların açık pozisyonlarının 20 milyar doları bulmasıdır. Ziraat Bankası ve Halk Bankası görev zararları 1999´da 19 milyar dolar iken, 2000 yılında 21 milyar dolara çıkmıştır. Kamu bankalarının görev zararlarının GSYİH oranı %8,2´den %11,4´e fırlamıştır (OECD, 2002: Şubat). Likidite krizi öncesi finansal sistem iyice kırılgan bir hale gelmiştir. Piyasada likidite sıkıntısı başlar başlamaz bankalar pozisyonlarını kapatmaya çalışmış, kamu kağıtlarını ellerinden çıkarmaya başlamışlardır. Elinde en çok DİBS (devlet iç borçlanma senedi) bulunan Demirbank´ın bunları satmaya başlaması, devalüasyon beklentisi oluşturmuş ve piyasada bir telaş çıkarmıştır. Demirbank fona devredildiğinde 300 milyon dolar sermayesi, 4-5 milyon dolar kamu kağıdı elinde bulundurmaktaydır.

Kasım ayında artık iyice açığa çıkan likidite krizi sonrası gecelik faizler rekor seviyelere çıkmış, spekülatif hareketler başlamış, Merkez Bankası programın dışına çıkarak Net İç Varlıklar tavanını yok sayarak piyasaya likidite aktarmıştır. Açık piyasa işlemleriyle piyasaya likidite pompalayan Merkez Bankası´nın bu hamlesi döviz talebini arttırmıştır. Piyasanın tedirginliği geçmemiştir. Merkez Bankası Net İç Varlıklar tavanı uygulamasına geri döneceğini açıklamış, IMF´den Ek Rezerv Kolaylığı adı altında 7.5 milyar dolar kredi almaya karar vermiştir. Bu arada Demirbank tüm alacak ve borçları devlet garantisi altında olmak üzere TMSF´ye devredilmiş ardından bütün bankalardaki mevduat ve borçlar devlet garantisi altına alınmıştır. Böylece yabancı bankalar geri dönmeyen kredilerin risklerini de üzerlerinden atmışlardır. Bu uygulama “ahlak-dışı yutturmacanın” resmiyet kazanmasıdır.

Kasım Krizi´nden sonra IMF´den sağlanan ek kredi ve destek ile faizler aşağıya çekilmiş ve sermaye çıkışı durdurulmuştur.

IMF bu desteğiyle, Kasım Krizi atlatıldıktan sonra programa tekrar geri dönülmesi gerektiği fikrini ve olumlu sonuçlar elde edilebileceğine dair inancını ortaya koymuştur. Kasım ayının ilk yarısında uygulanan program sayesinde daha önce ulaşılamamış makroekonomik seviyelere ulaşılmış, mevcut kriz atlatıldıktan sonra, yapısal reformlar ve özelleştirmeye de hız verilerek programa devam edilmesi durumunda tüm hedeflerin gerçekleşeceği yanılgısına düşülmüştür.

Şubat 2001 Krizi

Şubat 2001´de Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında yaşanan gerginlik ikinci bir spekülatif atakla sonuçlanmış, 19 Şubat tarihinde 7.6 milyar dolarlık döviz talebi gerçekleşmiş, Merkez Bankası bunun 1.2 milyar dolarına cevap verebilmiştir. Kur nominal çıpasının kaldırıldığı açıklanmış ve Cumhuriyet tarihinin en ağır finansal krizi yaşanmıştır. Türkiye´nin kredi notu düşürülmüş, risk pirimi arttırılmıştır. 21 Şubat´ta Interbank´ta gecelik faizler %4018.6 oranına çıkarken, 19 Şubat´ta 686.500 TL olan dolar, TL´nin %40 devalüe edilmesiyle 28 Şubat´ta 960.000 TL olmuştur. Kurun serbest bırakılmasıyla iki hafta içerisinde dolar 1.200.000 TL´ye yükselmiştir. Ocak ayında %60´larda iken şubat ayında %70´lere çıkan faiz oranı iç borçları çevrilemez hale getirirken, yüksek iç borç stoku, artan enflasyon oranı, TL´nin aşırı değerlenmesi halihazırda kriz için gerekli ortamı oluşturmuşlardır. Merkez Bankası´nın döviz rezervleri hızla erimiş, ocak ayında 24.8 milyar dolar olan brüt döviz rezervi Mart ayında 18.5 milyar dolara düşmüştür.
Bu dönemde yaşanan yoğun sermaye çıkışının 11,166 milyar dolarlık kısmını kısa vadeli sermaye oluşturmuştur. Bu noktada varılan sonuç spekülatif amaçlı gerçekleşen uluslararası sermaye hareketleri finansal krizlerin temel nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Ocak-Ekim döneminde gerçekleşen sermaye akını Kasım 2000-Haziran 2001 döneminde terse dönmüş ve sermaye hareketlerinde GSMH´nın %12´sine denk gelen bir çıkış yaşanmıştır. Diğer yandan ekonominin içinde bulunduğu yapısal sorunlar, kaynakların etkin kullanılamaması, ülkeye giren yabancı sermayenin döviz kazandırıcı cari işlemler yerine geri dönüşümsüz alanlarda harcanılması ve bu durumun cari açığı daha da arttırması, sermaye hareketlerinin krizleri tetikleyebilecek ölçüde etki gösterebilecekleri kırılgan bir ekonomik yapının oluşmasına neden olan diğer etkenler olarak sıralanmaktadır.

Uluslararası sermaye hareketlerinin serbestlik kazanmasıyla beraber başlayan finansal krizler, 1990´dan sonra sıcak paraya dayalı büyüme modeli uygulayan Türkiye´de art arda iki büyük kriz yaşanmasına neden olmuş, bu krizlerin maliyeti mali kesimden çok daha fazla reel kesime çıkmıştır.

Ülke ekonomisi topyekûn küçülmüştür. 2001 yılının ilk yarısına kadar 18 banka TMSF´ye devredilmiş, TESK´in verilerine göre 52.800 işyeri kapanmıştır. Gelir dağılımı ülke genelinde bozulmuş, çok az bir kesim ciddi zenginlik içinde yaşarken, nüfusun büyük bir kısmı açlık ve geçim sıkıntısı içine düşmüştür. Ülkede toplumsal gerginlik had safhaya gelmiştir. İşsizlik oranı 2000 yılında %6.5 iken, 2001 yılında %8.6´ya, 2002 yılı başında ise %11.8´e ulaşmıştır. Ülkede 2.5 milyon kişi işsiz kalmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Necla Buruc Akdemir, Uluslararası Sermaye Hareketlerinin Finansal Krizlere Etkileri: 2001 Türkiye Krizi
Korkut Boratav, Türkiye’de Finansal Krizin Oluşumu” İktisat İşletme ve Finans
Gülten Kazgan,İktisadi Düşünce veya Politik İktisat’ın Evrimi
Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar
Ercan Uygur, 2000 Kasım ve 2001 Şubat Krizleri Üzerine Değerlendirmeler, Mülkiyeliler Birliği Dergisi
İdris Akkuzu, Türkiye´de Finansal Liberalleşme ve Şubat 2001 Krizi
Şevket Pamuk, Kısa Vadeli Sermaye Hareketlerinin Ekonomik Etkileri ve Türkiye Örneği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Necla Buruc Akdemir’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.