GenelGündemPolitika

Türkiye’de Terörün Kaynakları ve Sebepleri

 

Çalışmanın Sahibi: Gökay Havabulut

Terörist eylem, bir toplumun değerlerine zarar veren çeşitli faaliyetleri içine alan; ilgili toplumda devlet güç ve otoritesini zaafa uğratarak o toplumu içten çökertme hedefine yönelik bir sosyal sapma davranışıdır. Durum böyle olunca, terör eylemlerini ve terörist grupları oluşturan kişilerin genel mantık yapılarını, yaşadıkları çevreyi, ailelerini, ortak yönlerini, psikolojik yapılarında belirli bir bozukluk olup olmadığını ve onları eylemlere iten faktörlerin neler olduğunu ele almak gerekmektedir. Bilimsel araştırmalar, terör olgusunun sosyal nedenleri arasında; hızlı nüfus artışı, düzensiz kentleşme, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, istihdam sorunu, ekonomik sıkıntılar, belirtilen hususlarla bağlantılı olarak büyük şehirlere göç, göçün bireylere getirdiği sosyal, kültürel, ekonomik, psikolojik sorunlar sayılmıştır. Emre KONGAR da Ülkemizde şiddet ve terörün oluşmasındaki nedenleri ayrı ayrı ve ayrıntılı olarak ele alarak, Türkiye’de şiddetin ardında yatan genel nedenlerin; “Doğmatızm, farklı ve karşıt fikirlere paranoyakça yaklaşım, demokrasinin iktidarlarca ve muhalefetçe yozlaştırılması, güven bunalımı, partilere ve politikacılara duyulan genel güvensizlik, genel bir değer ve kültür bunalımının varlığı, Türkiye’de sosyal kontrolün gittikçe gücünü yitirmekte oluşu, siyasal olarak mevcut yapının sorun çözücü ve adil olduğuna ilişkin inançsızlık, tepeden inmeci siyasal gelenek, dış örneklerin özendiriciliği, dış ülkelerin desteği, toplumsal ve ekonomik sıkıntılar, toplumsal ve psikolojik öğeler, psikolojik öğeler, eğitime ilişkin öğeler, basına ve TV’ye ilişkin öğeler” Türkiye’de terörün ardında yatan özel nedenlerin ise; “Gençliğe ilişkin beklentiler ile olanakların dengesizliği, meşru öğrenci eylemleri ile şiddet eylemleri arasında çizgi çizilememiş olması, silahlı eylem propagandası ile düşünce özgürlüğünün birbirine karıştırılması, sağ ve sol terörün birbirini desteklemesi, halkın kendi görüşündeki cinayetlere karşı çıkmaması, sağ terör odaklarının ayrıcalıklı durumu, 1960 eylemi ile  Mart müdahalesinin sonuçları ve tepkileri, ırk ve mezhep ayrımlarının siyasal açıdan istismar edilebilmiş olması, cinayet şebekelerine katılmanın toplumsal güvenlik öğesi hale gelmiş olması, Ermeni teröristler silah ve uyuşturucu kaçakçıları ve katiller arasında işbirliği yapılması, cephe kavramının cinayetlere gerekçe olarak kullanılmış olması, örgütlü kamuoyunun cinayetlere yeterince karşı çıkmamış olması” olduğunu ifade etmektedir.

terör-620x300

Türkiye’de karşılaşılan terör; bir güvenlik sorunu olmanın çok ötesinde, toplumsal yapıda; siyasal kültürde, kamu yönetiminde, eğitimde ve ekonomik yapıda derin kökleri bulunan bir toplumsal bunalımdır denilebilir. Ayrıca tarihin her döneminde, üzerinde ya da yakın çevresinde çok yönlü çıkar ve güç çatışmalarına sahne olan ülkemizin, teröre sürekli olarak hedef olmasında genel olarak iç ve dış bazı etkenlerin rol oynadığı söylenebilir. Bu doğrultuda, Türkiye’de terörün nedenlerini; iç ve dış nedenler olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Türkiye’deki terörizmin dış kaynaklarının, genel ifadeyle; ‘‘ehl-i İslam ve gayri Müslimlerin kavgası’’ olarak tanımlanan şark meselesi ve ülkemizin jeopolitik-jeostratejik konumu olduğu belirtilmektedir. Terörizm sorunu; vatandaşlarımız tarafından genelde dış kaynaklı görülmekte ve “dış düşmanlar”ın bizi yıkmak için yürüttüğü faaliyetler olarak algılanmaktadır. Elbette terör örgütleri dış desteksiz yaşayamazlar. Ancak, terörün yeşerdiği ortam, ülke içi sorunlardır, dolayısıyla ülke iç bünye olarak zayıfsa, terörizmi silâh olarak kullanan odaklar amaçlarına ulaşabilirler. Bu kapsamda, Türkiye’de terörün ele alındığı bu bölümde; ülkemizdeki terörizmin iç kaynakları üzerinde durulacaktır. İçsel kaynakları da; ekonomik, siyasal ve yönetime ilişkin, sosyo-kültürel, eğitim sisteminden kaynaklanan ve psikolojik olmak üzere (5) ana başlık altında kategorize etmek faydalı olacaktır.

Ekonomik Nedenler

Toplumsal yaşamın vazgeçilmez unsurlarından olan ekonomi; bozuk ve sallantıda olduğu zamanlarda, terör olayları üzerinde mutlaka etkide bulunmaktadır. Oluşan dengesizlik, adaletsizlik ve yolsuzluklar gayri memnun bir zümre oluşmaktadır ki, bu durumda terörün işine gelmektedir. Çünkü terör örgütleri daha çok ekonomik yönden gayri memnun kesimden kendilerine destek ve eleman temin edebilmektedir. Toplumdaki dengesiz gelir dağılımı da, terör odakları için yararlanılan en önemli kaynaklardan biridir. Konu propaganda malzemesi yapılarak, mümkün olduğunca istismar edilmeye çalışılmaktadır. TÜRKDOĞAN; ”ferdi gelirlerin milli dağılımındaki eşitsizlik ne kadar büyük olursa şiddetin seviyesi de o kadar büyük olmaktadır” demektedir. Özellikle Ekonomik ve sosyal hayattaki hızlı gelişmeler birçok olumlu sonuçlar doğurmakla birlikte hassas dönemde bulunan gençlik kesiminde, uyumsuzluk ve dengesizliklere de yol açabilmektedir. Bu kapsamda ekonomik gelişme sosyal bütünleşme ile desteklenmelidir. Ayrıca suç ve teröre kaynaklık eden sosyal adaletsizliklerin giderilmesi gerekmektedir.

Siyasal ve Yönetime ilişkin Nedenler

M. Sami DENKER; Siyasi sebepleri “İç ve Dış Siyasal Sebepler” olmak üzere (2)’ye ayırmıştır. Dış Siyasal Sebeplerin; bir ülkenin gücünü azaltmak, şantaj unsuru olarak kullanmak, kendi ideolojisini başka ülkelere taşımak yada ülkedeki terör gruplarının desteklenmesi şeklinde, İç Siyasal Sebeplerin ise; iktidarın iyi kullanılmaması veya içteki siyasi grup/partilerin ülke menfaatlerini bırakarak kavga etmeleri, böylece doğan otorite boşluğu ile terörist unsurların cesaret kazanarak terörün daha da büyümesine yol açması şeklinde olabileceğini belirtmektedir.
Alvin TOFFLER’ın da söylediği gibi toplumlarda, hoşnutsuzlukların oluşturduğu küçük grupların varlığı kaçınılmazdır. Ancak, siyasal sistem dengesini koruduğu sürece, bu durum çok fazla korku verici olarak kabul edilmemektedir.

fft99_mf3334173

Ayrıca, iktidar olma mücadelesinde toplum düzeni bozulabileceği gibi iktidarın kullanılmasına ilişkin aksaklıklar nedeniyle de düzen bozulabilecektir. Bunun en belirgin örneğini, uzun süren iktidar boşluklarının ve iktidar zaafının bulunması halinde görülmektedir. Sağlıklı işleyen bir siyasal sistemin ‘şiddet’i tamamen ortadan kaldırmasa bile en düşük seviyede tutacak kurallara sahip olduğu kabul edilirse, toplum düzenin bozulması sonucu, söz konusu kuralların işlemesini sağlamayan siyasal düzenler şiddet olgusu ile karşılaşacaktır. Şüphesiz buna en iyi örnek; siyasi nedenlerden kaynaklanan terör olaylarının yaşandığı “İdeolojik Terör Dalgası-1980 öncesi” dönem gösterilebilir. Bu doğrultuda, terörün doğmasında; siyasal partilerin, iktidarların ve yönetimi temsil edenlerin sorumluğunun da bulunduğu açıktır. Şöyle ki; siyasal partiler, kendi varlıklarının gerekçesi olan demokrasi kavramında asgari ölçüde anlayış birliğine varmış değildirler. Bu yüzden yandaşları olan geniş yığınlar, ortak siyasal kültür tabanı üzerinde buluşamamaktadırlar. Türkiye, 1950 yılından itibaren Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte, çok partili siyasi hayata geçiş yapmıştır. Ancak, tarihimizde demokrasinin alt kültürü bulunmadığından, 1954 yılına kadar büyük bir atılım gerçekleştiren DP; bu yıldan sonra istediklerini gerçekleştirememiş, başarısızlığını da özellikle muhalif gördüğü gazeteci, akademisyen ve siyasi partileri antidemokratik uygulamaları ile susturmaya çalışmıştır. DP’nin bu tutumu karşısında büyük öğrenci gösterileri olmuş, olayların büyümesi üzerine önce sıkıyönetim ilân edilmiş, akabinde DP’nin problemlerin çözümünü baskıyı artırmada görmesi sonucu, 1960 ihtilali gerçekleştirilmiştir. Ülkemizde, DP’nin iktidardan uzaklaştırılmasından sonra da, Türk halkı devamlı olarak ikili siyasi çekişme, buhran ve kaos içinde yaşatılmıştır. Siyasi alanda yaşanan bu sorunların sonucu olarak, ülkemizde büyük bir otorite boşluğu doğmuş; bu boşluğu da terör örgütleri doldurmaya çalışmışlardır. Siyasal iktidarların savundukları ilkelere uygun hareket etmemeleri, vaatlerini yerine getirmemeleri de halkta bir güven bunalımına sebep olmakta ve radikal görüşlü siyasal oluşumların önünün açılarak, halk kutuplaşmaya sürüklenmektedir. Bu bağlamda, terörizmin en önemli panzehiri; toplumumuzda yaşayan farklı ideoloji, inanç ve dünya görüşüne sahip grupların birbirleriyle kavga etmeden yaşatılabilmesinin sağlanması olduğu söylenebilir. Nitekim son yıllarda toplumumuzun uzlaşı kültürünü kazanmaya başladığını ve devletin de gerekli reformları yapmak için çaba içerisinde olduğunu görüyoruz. Terörün engellenmesi için bu çalışmaların daha da hızlandırılarak devam ettirilmesi gerekmektedir.

Sosyo-Kültürel Nedenler

Esas itibariyle sosyal bir olay olan terörizm, şüphesiz ki çok yönlü ve karmaşık bir sorunlar yumağıdır. Terörü sosyal bir olay olarak ele alırken, toplumun değer yargılarını, alışkanlıklarını, gelenek ve göreneklerini inceleyerek gözden geçirmek gerekmektedir. Bu bağlamda, sosyal değerlerdeki hızlı değişmeler, toplumda artan sapmalara ve uyuşmazlıklara sebep olabilmektedir. Bu değişim döneminde yaşanan sıkıntı, buhran ve kaoslar; hem teröristleri ve şiddet yanlılarını beslemekte, hem de onların toplumu etkilemelerine neden olmaktadır. Toplumdaki değer yargıları ve bunların benimsenişinin zaman içerisinde değişikliğe uğraması ve çağın ihtiyaçlarına göre değişmesi normaldir. Ancak sosyal yapıdaki değişim çok hızlı olursa ve geneli kapsayacak özellik taşımazsa, problemler ortaya çıkmakta ve sosyal denge bozulmaktadır. Sosyal değerlerdeki bu hızlı değişim; hem sosyal problemlere, çatışmalara sebep olmakta, hem de fertlerin, içine kapanık, şiddet yanlısı, görüşlerini açıklamak yerine zorla kabul ettirmeye yönelen kişiler haline gelmesine neden olmaktadır. Kısaca; sosyal değerlerdeki bu erozyon milleti kamplara bölerek, birbirine düşman kitlelerin oluşmasına sebep olmaktadır. Tarih, dil örf ve adetler, sanat ve edebiyat eserleri gibi kültür unsurları milli, şahsiyetin sürekliliğini gösterir. Bunlar arasındaki gelişmeci ve tekâmülcü bağın koparılması toplulukta anormal belirtilerin gösterilmesine yol açar. Bu anormal belirtiler genellikle anarşi, şiddet ve sosyal çözülme olarak kendini gösterir. Esasında şiddet ve anarşi taraftarları da özellikle kültür, dil, din, ahlak, aile ile ilgili kavramlarda kargaşalık yaratarak toplumu ve onu oluşturan fertleri neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeyecek bir duruma getirmek ve böylece kendi sundukları reçeteyi itirazsız kabul etmelerini sağlamak amacını güderler . Bu doğrultuda, günümüzde sanayi toplumlarının; oluşturduğu karmaşa ile kişileri şiddete yönelten bir kuvvet olduğu söylenebilir. Özellikle “şehirleşme” ve “göç” olgularından kaynaklanan sosyal çalkantılar ve kültür değişimleri suça olduğu kadar şiddet kullanımına da katkıda bulunmaktadır. Sosyal gelişmeyle birlikte ortaya çıkan hızlı nüfus artışında olduğu gibi toplumun niteliği değişmekte, toplum sahipsiz ve yalnız hissetmiştir. Kendilerinin ezilmiş, horlanmış ve dışlanmış olduğunu düşünen insanlarımız, çok duygusal ve daha az kontrollüdür, bu nedenle bu insanların içine düştükleri boşluğu, dini istismar eden gruplar ve terör örgütleri en iyi şekilde doldurmuşlardır. Emre KONGAR da şiddetin oluşmasında ; kentsel alanlarda, endüstri tarafından emilemeyen iş gücünün yarattığı “gecekondu bölgelerinin” etkisi olduğunu belirtmektedir. Bir diğer ifadeyle, günümüzde yaşanan hızlı kentleşme, toplumda; yeni bir yapı, değişik bir hayat tarzı-kültürünün oluşması açısından büyük önem arz etmektedir. Bölgeler arasındaki dengesizlikler ve kentler içinde gelir ve yaşam düzeyi dengesizlikleri kısacası “çarpık kentleşmenin” özellikleri, şiddet olaylarının ortaya çıkmasında ana etkenler arasında sayılmaktadır.

Sonuç olarak; 1950’li yıllardan itibaren ülkemizde yaşanan ekonomik ve toplumsal değişimlerin, siyasal şiddet potansiyelini geliştirdiği, bu kapsamda yurdumuzdaki nüfus patlamasının, artan işsizliğin, gecekondulaşmanın, ağırlaşan geçim koşullarının, yüksek öğrenim kurumlarına giremeyen kitlelerin büyük bir ölçüde terör örgütlerinin yürüttükleri propagandalara konu teşkil ettiği söylenebilir. Ayrıca, bölgesel farklılıklar ve etnik kökenler ön plana çıkarılarak bölücü terör eylemlerine de girişildiği vurgulanabilir. Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan terörizmden kurtulabilmesi için, sosyal ve kültürel problemlerini çözerek, toplumun iç bünyesine yönelik tehditlere karşı, savunma reflekslerini güçlendirmesi gerekmektedir.

_01443299707

Eğitim Sisteminden Kaynaklanan Nedenler

Ekonomik eksikliklerden dolayı eğitim verilmemiş hatta cahil kalmış insanların, istismar edilmeye çok müsait konuma geldikleri, bu noktada zorluklarla büyümüş yeterli bir eğitim görmemiş, kaybedecek hiç olmayan birisinin, eline geçen ilk fırsatta içinde birikmiş olan hıncını topluma yöneltmesinin doğal olduğu belirtilmektedir. Bu itibarla terörü besleyen en önemli kaynaklardan birinin “eğitim eksikliği“ya da “cehalet” olduğu, böylece cehaleti ortadan kaldırmaya yönelik her türlü eğitim faaliyetinin aynı zamanda teröre karşı etkin bir önlem olacağını söylemek yanlış bir ifade olmayacaktır. Eğitim ailede başlar, sokakta, okulda ve iş yerinde devam eder. Siyasal partiler, dernekler, sendikalar, gönüllü kuruluşlar, basın ve diğer toplumsal kurumlar, bu eğitim süreci içerisinde yer alırlar. Ancak, günümüzde eğitim denince büyük ölçüde “okullarda” yapılan eğitim anlaşılmaktadır. Bunun temel ne-deni olarak, karmaşıklaşan sanayi toplumlarında eğitimin ayrı bir kurum olarak ortaya çıkıp çok çeşitli işlevleri yerine getirmesi gösterilebilir. Eğitime ilişkin sebepler; “gençlerin kötü eğitilmelerinden kaynaklanan sebepler” ve “bizzat eğitimin kendi sorunlarından kaynaklanan sebepler” olarak (2)’ye ayrılabilir. Bir diğer ifadeyle Ülkemizde eğitim sistemi miadını doldurmuş ve toplumumuzun gereksinmelerine cevap vermekten uzak hale gelmiştir. Ayrıca, fertler açısından eğitim maliyetinin yüksek olması; barınmadan yiyeceğe, pahalı kitaptan bulunmayan ders notuna, defter ve kaleme kadar bir diploma alabilmek için aşılması gereken birçok sorun vardır. Özellikle Türkiye’de 1960’ların sonlarındaki öğrenci olaylarının başlamasında bu tür sorunlar önemli bir yer tutmuştur. Ülkemizde 1991 yılı DİE verilerine göre; 63 milyon kişi bulunmakta ve bunların 40 milyonu, 12 ve daha üst yaş grubunda yer almaktadır. Bu 40 milyonun, 10 milyonu okuma-yazma bilmemektedir. 21 milyonu ilkokul, 3 milyon 600 bin kişi ortaokul, 3 milyon 300 bin kişi lise ve 1 milyon 200 bin kişi ise üniversite mezunudur. Gençlere gelince, 15-19 yaş arasında 1 milyon gencimiz okuma yazma bilmemektedir. Çocuklarımızın 6-11 yaş grubunda 2 milyonu hiç okula gitmemektedir. Öte yandan, okuma-yazma bilmeyenlerin 1,5 milyonu okul ve öğretmen yönünden en yoğun olan İstanbul, İzmir ve Ankara’da bulunmaktadır.
Ayrıca yapılan araştırmalarda, Türkiye’de her 5 yetişkinden 1’inin okuma-yazma bilmediği, bu durumun kadınlarda daha da düştüğü ve her 3 kadından 1’inin okuma-yazma bilmediği görülmektedir. Başka araştırmalara göre ise, teröristler arasında, politik farklılıklar olmasına rağmen, yaş, eğitim ve gelir düzeyleri açısından; hep aynı noktada birleştikleri, bu noktada köylerden şehirlere gelenler, üniversite öğrencileri ve 16-25 yaş arası kişilerin ilk sırayı oluşturdukları görülmüştür. Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere; ülkemizin eğitim seviyesi oldukça düşüktür. Bunun yanında, okullarda verilen eğitimin kalitesi de yeterli değildir. Bu hususu yakalanan örgüt militanlarının ifadelerinden de anlamak mümkündür.

Terör örgütü PKK‘nın Diyarbakır bölgesi genel sekreterliğini yapmış olan Hıdır AKBALIK, şunları ifade etmektedir:

“Çocukluktan gençliğe adım attığımız yıllarda, artık toplumsal meselelere de ilgi duymaya başladık. Ailemizde ve çevremizde öğrendiğimiz şeyler bizi tatmin etmiyordu. Okullarda da aradığımızı bulamıyorduk. Gençliğimizin bu dönemini çok iyi değerlendiren komünistler, gençlerin tecrübesizlikleri ve heyecanlarından istifade ederek, gelişmelerin önünde engel olarak gördükleri dini ve milli duyguları zayıflatmak ve giderek yok etmek suretiyle düşünce alanında bir boşluk yarattılar. Milliyetçi düşünceler yerine enternasyonalizmi, milli ahlâk yerine proleter ahlâk dedikleri komünist ahlâkı yerleştirmeye çalıştılar. Bütün bunların yanı sıra ekonomik, sosyal ve siyasal meseleleri istismar edip, tek çıkar yolun komünist ideoloji olduğunu kabul ettirdiler.”

Bu noktada eğitim üzerine yaptığı çalışmalar ile tanınan Abbas GÜÇLÜ, teröre karışanların çoğunun liseli ve üniversiteli gençler olduğunu, ayrıca terör örgütlerinde lider pozisyonunda olanlarında örgütlere genelde üniversitede katıldığını belirtmektedir. Gerçekten de GÜÇLÜ’nün ifade ettiği gibi, ülkemizde faaliyet yürüten terör örgütlerinin kurucularını-beyin takımını; genelde en gözde üniversitelerinden mezun olmuş ya da yarıda bırakmış kişiler oluşturmuştur. Örneğin; THKP/C terör örgütünün kurucusu Mahir ÇAYAN, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrenicisidir. TKP/ML TİKKO terör örgütünün kurucusu İbrahim KAYPAKKAYA, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğrencisidir. THKO terör örgütünün kurucusu Deniz GEZMİŞ, İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisidir. PKK Terör örgütünün kurucusu Abdullah ÖCALAN Siyasal Bilgiler Fakültesi ikinci sınıftan terktir. Hizbullah örgütünün kurucusu Hüseyin VELİOĞLU, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur . Yukarıda sıralanan örnekler, ülkemizde eğitim sistemimizin içinde bulunduğu durumu gözler önüne sermektedir. Zira 15 yılı okullarda geçen bir genç, yanlış eğitim sistemi yüzünden terör örgütlerinin insan kaynağını oluşturabilmektedir. Dolayısıyla eğitim sistemimizin bu açıdan enine boyuna incelenerek, eksik ve aksak yönlerinin en kısa sürede düzeltilmesi gerekmektedir.

pkk-terörist

Psikolojik Nedenler

Sosyal boyutlarının yanında gerek toplumsal yapıdan, gerekse bizzat insanın ruhsal halinden kaynaklanan psikolojik bir takım sebepler; terörün oluşmasında ve uygulanmasında büyük yer tutmaktadır. Ekonomik ve siyasi istikrarsızlıktan kaynaklanan olumsuzluklar, toplum bireylerini psikolojik açıdan etki altına almaktadır. İnsanlar, temel ihtiyaçlarını karşılayamamanın verdiği psikoloji ile farklı yönelişler içerisine girebilmektedirler. Terör örgütlerine katılan şahıslar incelendiğinde; çoğunlukla gelişim çağında olan bu gençlerin çoğunun, aile ve çevrelerinin doğurduğu problemler nedeniyle psikolojik yönden sağlıklı olmadıkları görülmüştür. Ekonomik şartların zorluğu, insanları maddi yönden etkilediği gibi psikolojik ve moral yönünden de etkilemektedir ve bu husus da terör örgütleri tarafından kullanılmaya çalışılmaktadır. Bu itibarla, Türkiye’de terörün oluşmasındaki psikolojik sebepler; mantıksızlık ve ruhi bozukluk, moda, hızlı toplumsal değişme, kompleks ve baskı, uyumsuzluk, beyin yıkama ve telkin, psikiyatrik hastalıklar şeklinde sıralanabilir.Toplumda azınlık durumunda olduğunu, kendilerine farklı davranıldığını algılayan ya da böyle olduğunu sanan insanlar başkalarına güven duymazlar. Bu güvensizlik duygusunun etkisiyle kimi kez doğru kimi kez hatalı değerlendirmeler sonucu; toplumun, yöneticilerin, güvenlik güçlerinin kendilerine karşı art niyetli, ön yargılı ve haksız davrandıklarını düşünürler. Bu nedenle; sert, saldırgan içerikli davranış kalıplarını benimserler. Bu davranışlara ortak değerler yüklerler. Akabinde saygınlıklarını korumak için şiddet eylemleri yaparlar. Böylece din, mezhep, tarikat, ideolojik ve etnik kökenden kaynaklanan terör örgütlerine giren genç militanlar saldırgan davranışlar ve şiddet eylemlerinde bulunarak bağlı oldukları gençlik alt kültürüne şan, şeref ve üstünlük sağladıklarını sanıp insan ve çevreye zarar verirler.

Bir diğer ifadeyle; kişisel becerisi, yeteneği yetersiz olanlar, içinde bulundukları durumu, rolü ve yeri beğenmezler. Toplum tarafından engellendiklerini, ilgi, sevgi, saygı görmediklerini düşünürler. İlgi görmek, saygınlık kazanmak için, saldırgan davranışlara ve şiddet eylemlerine yer veren davranış örneklerini kullanırlar. Ancak Mustafa Erkal ‘ a göre ;

“Fert, kendi psikolojik bunalımını dindirmek amacıyla teröre baş vurmaz. Başvurduğu haller ise ferdi kalır ve sosyal değildir. Tabii ki, teröre katılan bu olay içinde yer alan kişilerin psikolojik durumlarının da önemli bir yeri vardır. Ancak, toplumda görülen terör olayları birkaç olaya veya bunu yapan fertlere bağlanamaz ve şahsileştirilemez . ”

Ülkemizde de terör örgütlerinin eleman kaynağının; 15-25 yaş arası gençler olduğunu görülmektedir. Çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemi olarak ifade edilen bu dönemde 13-14 yaşları ile 22-25 yaşları arası önemlidir. Bu geçiş dönemi sırasında olması gereken hususlardan biri benimseme duygusunun gelişmesidir. Bu kavram, kişinin geçmişinin devamı ve bir gruba ait olma duygusunun bir karışımıdır. Ferdin cemiyet içindeki yerini bulması manasına gelir. Ayrıca, gençliğin aşırı cereyanların etkisi altında kalmasının sebebi, gençlik çağının kendine has idealizminin olmasıdır. Bu idealizm olumlu yönde kullanılabileceği gibi kötü niyetli kişilerce olumsuz yönde de kullanılabilir. Öte yandan geçiş dönemi gençlerinin yanı sıra beyin gelişmesi yeterli olmayanlar da terörde kullanılmaktadır. Bazı kişilerde beyin gelişmesindeki eksiklik sonucu olan zeka geriliği öfkenin kontrolünü sağlayan ailenin ve kültürel değerlerin benimsenmesinin yetersizliğine yol açabilir. Böylece bu kişiler diğer kişilerden intikam alma vasıtası olarak çeşitli acımasız ve yıkıcı davranış bozuklukları geliştirebilirler. Özel olarak belirtmek gerekirse, şiddet eylemlerine katılan gençlerin en belirgin özellikleri olarak; gerçeklerden kopma, idrak sapması ve aşırı şüphe sayılabilir. Son olarak kısaca şunu diyebiliriz ki, bazı fertler vücut ve ruh bakımından hastadırlar, hayat kavgasında şiddete başvururlar.

  • Bu çalışmanın tüm hakları Gökay Havabulut adlı kişiye aittir…

Yararlanılan Kaynaklar :

 

Gökay Havabulut , Terörizm ‘ in Değişen Yanı Ve El-Kaide ‘ nin Sosyo-Kültürel Yorumu

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün